Kültür Manşet

100’e 4 kala bir yazar portresi: Hıfzı Topuz

1923 yılında dünyaya gelen ve Galatasaray Lisesi’nden mezun olduktan sonra İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni bitiren Topuz, hayatına uzun yıllar gazeteci olarak devam eder ve UNESCO’da gazetecilik eğitimi projelerini yürütür. Topuz, tarihi biyografik romanlarıyla da okuyucunun kalbine taht kurar. Yazar, yaşamından kesitleri şöyle anlatıyor:

“Lise döneminden beri gazeteci ve yazar olmayı çok arzu ediyordum. Galatasaray’ı bitirdikten sonra Hukuk Fakültesine girdim. Fakülteyi bitirirken yine gazetecilik hastalığım tuttu. Kapı kapı dolaştım, iş aradım ve Akşam’da buldum. ‘Beyoğlu muhabiri’ olarak 50 lira aylıkla işe başladım. Beyoğlu muhabirleri; elçiliklerin basın toplantılarına giden, yabancılarla iletişim kuran gazetecilerdi. Bu işi galiba iyi yaptım ki 2 ay sonra aylığım 90 liraya çıktı. (Gülümsüyoruz.)

Askere gitmeden önce staj için bir avukatın yanında çalışmaya başladım. Geçimimi sağlamak için avukatlık yapmayı düşünüyordum. Baroya yazıldım. 6 ay avukatlık ve gazetecilik yaptım. Gazete işi tutunca avukatlıktan istifa ederek Akşam’da çalışmaya devam ettim. Burs alarak Paris’e gittim ve oradan gazeteye yazı göndermeye devam ettim. 1953’te İstanbul’a döndüm. Melih Cevdet, yakın arkadaşımdı. Melih, Akşam’da edebiyat sayfasını başlattı. Gazeteye sık sık yazar ve şairler geliyordu. Edebiyat sayfası, çok canlı bir sayfa olmuştu.”

Bir anda etiyle kemiğiyle Melih Cevdet de katılıyor adeta sohbetimize. Tarifi zor… “Sonunda ah çekeriz derinden / Kim anlayacak sahiden olduğunu / Sen söyle yalnız / Zülfündedir baht-ı siyâhım bestesini / Dede’den” diye fısıldıyor sanki Alaturka şiirinin son bölümünü…

UNESCO’da çalışmanın hayatında büyük bir değişiklik yarattığı Topuz’a, genç ülkelerde gazeteciliğin geliştirilmesi göreviyle Afrika kapıları açılıyor. Paris’te, Dadaizmin babası Tristan Tzara’nın evinde (bunu anlatırken Tzara’yı bilmem onu şaşırtıyor ve memnun oluyor) ilk kez karşılaştığı Afrika sanatına hayran olan Topuz, Afrika maske ve heykellerinden oluşan dillere destan bir koleksiyona sahip.

Akşam, TRT ve üniversiteye doğru

1983’te UNESCO’dan emekli olup İstanbul’a gelen yazar, kısa bir dönem TRT’de görev yaptıktan sonra üniversitede ders vermeye başlıyor. Bir süre sonra dersler kesilince de okuyucu, Topuz’un tarihi biyografik romanlarına kavuşuyor: “Arkadaşlarıma büyükannemin annesi Meyyâle Hanım’ı anlatıyordum. Bunu yazsana roman olur, dediler; yazdım. Meyyâle çok tuttu. Romanlarımda hep biyografileri tercih ettim.”

Gazi ve Fikriye, Hatice Sultan, Çamlıca’nın Üç Gülü gibi birçok biyografik roman kaleme alan yazar, “Elbet Sabah Olacaktır” adlı romanında Servet-i Fünûn dönemi şairi Tevfik Fikret’i anlatır. Topuz, Fikret’e Galatasaray’dan beri hayran olduğunu söylüyor. Romanlarında maksadının bütün bir hayatı anlatmak olmadığının, gerçeklere sadık kalarak biyografisini yazdığı isimlerin hayatlarından kesitler verdiğinin de altını çiziyor.

Edebiyatımızın ünlü isimleri, Galatasaray’da Hıfzı Topuz’un hocası oluyor:

“Esat Mahmut Karakurt, hocamızdı, romanlarını okur, bayılırdık. Karakurt’un romanları Akşam’da tefrika edilirdi, kendisine hayrandım. Mezun olduktan sonra Esat Mahmut’la dost olduk, TRT’deki programımda da kendisini konuk ettim.

4 yıl hocamız olan İsmail Habip Sevük’ten edebiyata dair çok şey öğrendim. Yazdığım kompozisyonlarla hep birinci olurdum. Ona çok şey borçluyum.

Hocalarımız arasında Halit Fahri Ozansoy da vardı. Türk edebiyatında halkın, köylünün meselelerini dile getirdiğini söyleyen Halit Fahri; yazdığı tiyatro eseri Baykuş’u sınıfta sık sık oynardı. Yıllar sonra bir gün Melih Cevdet’le Boğaz’a giderken vapurda Halit Fahri Bey’i gördük. Hocamız, öğrencilik yıllarımızda bir kompozisyon ödevi vermiş ve en iyi yazıyı Posta gazetesinde yayınlatacağını söylemişti.

Benim yazım seçilmişti ve ben yazının gazetede yayınlanmasını beklemeye başlamıştım ama yazı yayınlanmadı, unutuldu. Vapurda kendisine bunu anlattım, özür diledi.”

‘Esin kaynağı toplum olmalı’

Topuz’un bu hikâyesi de diğer anıları gibi çok şey öğretiyor hepimize. Sohbetimiz devam ediyor; üniversitede ders verdiği günleri, Galatasaray’dan dostlarını, 1952’de Türk-Yunan dostluk heyetinde Atina’ya gidişini ve son romanı Paris Sürgünü’nü konuşuyoruz. Yazar; mesaj vermeli ve toplumdan aldığını topluma iletmeli diyor. Genç yazarların esin kaynağının toplum olması gerektiğini vurguluyor.

Hıfzı Topuz’u üç sayfaya sığdırmak elbette imkânsız; bu yazı, uzun ve keyifli sohbetimizden küçük bir kesit yalnızca.

Kitap imzalatmayı da ihmal etmiyorum tabii…

Söyleşinin sonunda Sevgili Ayşe Topuz’a, güler yüzü ve konukseverliği için teşekkür ediyorum. Kendisi beni kırmayarak fotoğraflarımızı çekiyor ve günü ölümsüzleştiriyor.

100 yaşına 4 yıl kalan asırlık yazar Hıfzı Bey ve Ayşe Topuz, kapıya kadar geçiriyorlar bizi; “Yine bekliyoruz.” diyerek… Söylemiştim; şanslıyım!

Yazı: Öğretim Üyesi Meltem Çiçek

Benzer Yazılar

Duvarları yıkmak mı gerekli inşa etmek mi?

Ad Hoc

Hasankeyf, Allianoi ve Zeugma’nın sessiz çığlıkları

Ad Hoc

Milenyum kuşağı ve üstün kalite zırvalıklar

Ad Hoc