Manşet Tematik

21’inci yüzyılda ‘flâneur’ olmak ya da olamamak…

Paris sokaklarında doğup büyüyen, Fransızca kökenli bir terim olan flâneur (flanör), en kısa tarifiyle “aylak kent gezgini” anlamına gelir. Hareketlerinin yavaşlığı ve özgürlüğü ile dikkat çeken flâneur yaya olarak gezer ve üç eylemi yerine getirir: Yürüyüş, gözlem ve yorumlama. Sadece uzuvları değil zihni de sürekli hareket halinde olan flâneur, şehirde akıp giden günlük yaşam oyununun herkesi meşgul eden uyaranlarına kendini kapatır ve alt metinleri okur. Böylece, kalabalık içinde yalnız olmayı, öteki ile temas halindeyken içine kapanmayı başarır, hatta kimi zaman coşkulu insanlarla dolup taşan bir yerde melankoliye teslim olacak kadar kendine dönebilir.

Avare kent gezgini

Flâneur kelimesi ilk olarak 1863’te Charles Baudelaire tarafından Le Figaro’da yayımlanan “Le Peintre de la Vie Moderne” (Modern Hayatın Ressamı) adlı yazıda kullanıldı. Baudelaire’in flâneur’ü “dünyanın merkezinde iken dünyayı gözlemlemek ama dünyadan saklı kalmak” isteyen “tutkulu bir gözlemci” idi. Baudelaire, flâneur’ü olumlu meziyetlerine odaklanarak tarif etmeyi tercih etti. “Kalabalığın adamı” ve avare bir kent gezgini olan flâneur, şehrin ve insanının ruhunu anlayan kişiydi. Ünlü şair, “Büyük kentlerdeki hayatın edebî güzelliği, şaşırtıcı ahengi karşısında hayran kalır” diye bahsetti flâneur’den.

Walter Benjamin’in flâneur’ü ise bir entelektüel olmasına rağmen, daha olumsuz niteliklere sahipti; o, “her şeyden önce kendini, içinde bulunduğu toplumda tedirgin hisseden biriydi.” 1927 yılında yazmaya başladığı “Pasajlar”ında Benjamin, flâneur’ün işi gücü olmayan bir insan olarak sokaklarda gezinmesini, şehirli insanların iş güç peşinde koşturup durmalarına karşı bir tür protesto olarak değerlendirdi. Ayrıca, ona göre flâneur, “kalabalık içinde yaşayan terk edilmiş bir kişi” idi, modernite ve sanayi şehrinin kurbanıydı. Sanayi devrimi sonrasında sosyal yaşamda ve iş alanında yaşanan dönüşüme sanatçıların verdiği tepkiler göz önüne alındığında, bir tür modern hayat eleştirmeni olan flâneur’ü 19’uncu yüzyılda şehirden kaçıp doğaya sığınan romantik sanatçının yakın akrabası gibi de düşünebiliriz.

Tüketim toplumunun gözlemcisi

Modern kent hayatının en önemli figürlerinden biri olan flâneur, belirmekte olan tüketim toplumunun gözlemcisiydi aslında. Caddelerde, sokaklarda, kafelerde, pasajlarda hatta mağazalarda, kalabalıkların içinde, onlara dokunarak ancak asla dahil olmayarak kendini unutan, eleştirel bir gözle baktığı kalabalıklardan beslendikçe bir yandan da kendi bireyselliğini inşa eden biriydi.

Baudelaire ile birlikte ilk kez şiire giren flâneur, Benjamin’e göre, kökünden kopmuş bir bireyi simgeliyordu. Bu birey metropolü en ücra köşelerine kadar arşınlıyor ve modern hayatın bütün görünümlerini gözlemleyip kişisel arşivine kaydediyordu. Bazıları bu arşivi yazıyla, resimle paylaşmayı seçiyordu; nice dâhi sanatçının aynı zamanda çok iyi flâneur olduğu bilinir.

Flâneur’ün bir diğer özelliği de; zamanı, modern şehirli insanla aynı ritmde hissetmiyor, hayatı aynı hızla yaşamıyor oluşuydu. Flâneur’ün zaman tasası yoktu, bir yerlere koşturmazdı. Dönemin burjuvasının tam zıddı gibiydi. Burjuva sınıfı başını mesaiden kaldıramazken, o boş vakitlerini ağır ağır tüketirdi. “Böylece insanları birer uzman yapan işbölümünü de protesto etmiş” oluyordu (Benjamin).

21’nci yüzyılda flâneur olmak

Flâneur’ün evi olarak gördüğü pasajların önemini yitirmesi, araçlı taşıtların yaygınlaşması ve bunlar için geniş caddelerin yapılması, “kalabalığın adamı”nın sonunu getirdi deniyor. Bu nev-i şahsına münhasır şehirlinin soyunun tükenip tükenmediğine dair kesin bir şey söylemek zor ancak bir dönüşüm yaşandığı muhakkak. Flâneur’lük müessesesindeki bu değişimin çağdaş düşünürlerin çalışmalarına konu olduğu görülüyor.

Fransız filozof Jean Paul Baudrillard ile Baudelaire’in flâneur’ü birbirinden farklı örneğin… Baudrillard’ın flâneur’ü televizyon ekranının karşısındaki koltuğa çivilenmiş halde.

Boş boş gezinen avare artık gezinmiyor, hatta dijitalleşme sonrasında çoklu ekranların büyüsüne kapılmış olabilir. Kısacası, Baudrillard’ın bakış açısıyla, Baudelaire’in aylak gezgini elini ayağını sokaktan çekmiş, edilgen bir seyirciye dönüşmüş durumda veya kamusal alanın sonu olan otomobiline atlayıp kalabalıklara değmeden ilerliyor yollarda.

Siber flâneur’lük

Ünlü sosyolog Zygmunt Bauman’a göre ise, günümüzün flâneur’ü postmodernitenin tipik bir figürü, ancak şehri deneyimleyen bir hayalperest olarak hâlâ belirsizliğin, anlık veya parça parça ilişkilerin sembolü olmaya devam ediyor. Yine de, “tüketici” kimliğiyle, pasifliğiyle ve siber flâneur’lüğüyle 19’uncu yüzyılın flâneur’ünden ayrışıyor. Var olduğu mekânlar arasına çeşitli iletişim aygıtları ve bilgisayar da dahil olmuş halde. Eski rolünden sıyrılmasına neden olan bir diğer farklılık da, gizemini yitirmesinden kaynaklanıyor. Hayallerin gerçekler tarafından istila edilmesiyle, geçmişin o şairane ruhu da geçerliliğini yitiriyor.

Bunların yanı sıra, bir yaşam stili olan flâneur’lük, şehrin bilinmeyen yerlerini keşfetme özelliğini de dijitalleşmeyle kaybediyor. İnsanlar, en ücra restoranları, en yeni kafeleri, en bilinmedik otelleri araştırıp sunma amacıyla kurulmuş yüzlerce internet sitesi, blog ve mobil uygulamayı birer kılavuz olarak ceplerinde taşıyor. Dijital platformlar sayesinde, bu mekânları oturdukları yerden görsel ve işitsel olarak deneyimleyebiliyor.

‘Şehir efsanesi’ mi?

Polonyalı filozof Stefan Morawski, Baudrillard ve Bauman’dan farklı olarak, çağdaş flâneur’ün gücüne ve etkinliğine inanmayı sürdürüyor. Modern flâneur’ün kitle üretiminin kültürel baskısına boyun eğmediğini dile getiren Morawski, bir adım daha ileri giderek onu kahramanlaştırıyor, şeytanlarla savaşan “Son Mohikan” olarak nitelendiriyor.

Morawski haklı mı? Bir zamanlar, orta sınıfın kurallarına ve baskılarına kendilerini tutsak etmiş yüksek şapkalı erkek ve şık başlıklı kadın kalabalıklarının içinde yalnızlaşan bir gözlemci olan flâneur’ler bugün gerçekten hâlâ aramızda mı sahiden? Tüketim hevesiyle kaldırımlarda dikkatsizce koşuşturan güruhun ters yönüne doğru giden yalnız birileri var mı? Bu soruların yanıtları “evet” olsa bile, bu kişilerin Richard Sennett’in deyimiyle “narsisizmin ve hedonizmin sembolleri”ne dönüştüğünü göz ardı etmemek gerekiyor. Yalnızlıkları baki kalsa bile, “izleyen” kişi rolü “izlenen” ile yer değiştiren ve çağımızın salgınına yakalanıp narsisist ve hedonist bireyler haline gelen flâneur’lerin, 19’uncu yüzyıldaki gibi stereotipleri aşan ayrıksı kişiler olduğunu iddia etmek ne kadar mantıklıdır, tartışma konusu.

Yazı: Gazeteci Sebla Kutsal

Benzer Yazılar

Geleceğin suçları

Ad Hoc

Enerjide yeni dönem: Güneş çağı

Ad Hoc

Dönüşen bedenler: Olumlama, değişme ve sabit durma özgürlüğü

Ad Hoc