Kültür

Acının merkezine seyahat

Yıl 1986. Ukrayna’nın Pripyat şehrinde inşa edilen Chernobyl ya da resmî adıyla V.I. Lenin Nükleer Santrali bir gece yarısı beklenmedik şekilde patladı. Üstelik nasıl müdahale edileceği bilinmiyordu çünkü o güne kadar dünya tarihinde böylesi büyük çapta nükleer bir kazayla karşılaşılmamıştı. Tarihin en acı görüntülerine sahne olan bu şehirde sonrası ise tam bir kaostu.

Yıl 2019. Anılar hâlâ çok tazeyken, insanlık tarihinin en büyük felaketlerinden biri olan Chernobyl, HBO’nun elinde adeta klasikleşti ve IMDb’de 9,6 puanla en çok izlenen diziler sıralamasında ilk sıraya yerleşti. Diziyi bu kadar popüler kılan belki de patlama öncesi ya da sırasından ziyade patlamanın devamında oluşan yıkımı, itfaiyecilerin, bilim insanlarının, sağlık görevlilerinin kahramanlıklarını, çaresizliklerini, bilhassa rejimin sorunlarını ve kaybedilen canların bedelini konu edinerek günümüze dokunan tarafını gözler önüne sermesiydi. Bunun yanı sıra diziyi popüler kültürün bir arzu nesnesi haline getiren bir diğer saklı unsur da yönetmenliğini Fransız dergisi CB News’in dünyanın en iyi klip ve reklam yönetmeni olarak bahsettiği ve Madonna, David Bowie, Lana Del Rey, Kylie Minogue gibi isimlerin müzik kliplerini çeken İsveçli yönetmen Johan Renck’in yapmasıydı.

Mesele çizilen imaj

Dizi Pripyat’ın bir cazibe merkezi haline gelmesini sağladı. Görselliğin gücü dalga dalga yayılırken sosyal medyanın yarattığı, daima nerede olduğunu bildirme ihtiyacı neticesinde influencer’ların bu bölgeye gidip fotoğraflar çekmeleri bu dalgayı had safhaya ulaştırdı. Binlerce cana mal olan katliam veya felaketlere tanık olan yerleri ziyaret etmek, kayıp ruhlara saygı duymayı gerektirir. Ancak, bugün Auschwitz, Anne Frank Evi veya Çernobil’de gülümseyen insanların fotoğraflarıyla karşılıyoruz. Dolayısıyla buraya düzenlenen turlar, influencer’ların tecrit edilmiş bu bölgeyi estetize ederek paylaşmaları, hafızalarda derin izler bırakan bu alanı adeta bir film setindeymiş gibi deneyimlemeleri popüler kültüre dair sıkı bir sorgulamayı da beraberinde getirdi. Öyle ki dizinin yazarı Craig Mazin, trajik patlamanın yaşandığı bu bölgeyi ziyaret eden kişilere sitem eden bir tweet paylaşarak, ziyaret ediliyorsa dahi orada korkunç bir trajedinin yaşandığının unutulmaması gerektiğini hatırlatmaktan kendini alıkoyamadı.

Trajedi turizmle buluştuğunda Pripyat, 2011 yılından beri turistlere açık olsa da yalnızca lisanslı bir turla gezilebiliyor. Üzerinde felaketlerin, büyük yıkımların yaşandığı, tehlikeli hikâyelere konu olan ve ürkütücü sayılan yerlere yapılan Çernobil benzeri bölgelere yapılan bu ziyaretler turizm literatüründe Dark Tourism (Kara Turizm) olarak tanımlanıyor. Alternatif bir turizm çeşidi olarak yükselen kara turizm son yıllarda hatırı sayılır bir ilgiyle karşılaşıyor. Ama kimilerine göre bu turizm çeşidinin tarihi selfie’lerden, Instagram fotoğraflarından çok daha önceye dayanıyor. Mark Twain, The Innocent Abroad adlı eserinde M.Ö. 79 yılında Vezüv yanardağının harekete geçmesi sonucu 6-7 metre derinliğe kadar lavlara gömülen; insanlar, hayvanlar ve etrafta bulunan her şeyin bir anda taş kesildiği Pompei antik kentine tam bir bölüm ayırmıştı. Yine Anton Çehov, 1890 yılında, Sovyet diktatörü Joseph Stalin’in yönetimi altında halkın zorla çalıştırıldığı, insani yaşam koşullarından yoksun toplama kampları olan Gulag’ın ilk turisti olmak için oyun yazarlığı kariyerini bırakmıştı.

Huffington Post’ta geçtiğimiz yıl yayımlanan The Disaster Tourist başlıklı yazı, kara turizmin popülaritesini rakamlarla ortaya koyuyor. Pazar, 2008 ve 2012 yılları arasında şaşırtıcı bir şekilde yüzde 65 büyüme kaydederek 263 milyar dolara ulaştı. O zamandan bu yana pazarı domine eden seyahat acentelerinin sayısı giderek artmaya başladı: Kuzey Kore’de turlar düzenleyen The Young Pioneer; Afrika odaklı Wild Frontiers; Kafkaslar, Hindistan, Pakistan gibi bölgelerin tehlikeleri yerlerine turlar düzenleyen Untamed Border ve kendisini aldatmacasız, gerçekten yüksek riskli bölgelere geziler düzenleyen bir şirket olarak tanımlayan War Zone Tours…

Sayısı hızla artan yalnızca seyahat acenteleri değildi elbette. 2013 yılında Irak’a savaş alanını görmeye giden turist sayısı 800 bini buldu. 2018’de Auschwitz’i 2,1 milyondan fazla kişi ziyaret etti. SoloEast adlı tur şirketinin direktörü Sergiy Ivanchuk’un Reuters’la paylaştığı bilgiye göre mayıs ayında Pripyat bölgesine giren turist sayısında geçen yılın aynı ayına göre yüzde 30 oranında bir artış yaşanmakla birlikte dizinin yayınlanmaya başlaması itibarıyla da haziran, temmuz ve ağustos aylarına yapılan rezervasyonlar yaklaşık yüzde 40 oranında arttı.

Kara turizm noktaları olarak kabul edilen yerler günbegün bilinirlik kazanadursun, Institute for Dark Tourism Research’ün kıdemli direktörü Philip Stone’un sözlerine kulak vermekte fayda var. Stone’a göre aslında kara turizm ya da kara turizm yerleri diye bir şey yok ve kapsamlı bir ziyaretçi tipolojisi çizmek mümkün değil çünkü belirli yerleri ziyaret etme motivasyonları çok çeşitli ve Stone’a göre, bu bölgeleri ziyaret edenlerin ortak noktası aslında yalnızca dünya tarihinde yaşanılanlara ve toplumsal gerçekliğe ilgi duymaları.

Fakat Stone’un bu açıklamasından çok daha önce, takvimler 2006 yılını gösterirken bu alternatif turizm çeşidini yedi ayrı kategoriye ayırdığını görüyoruz: Dracula Land ya da The London Dungeon gibi kara turizmin etkilerinin daha hafif hissedildiği eğlence merkezleri; ölüm ve acı çekmeyle ilgili mesajlar veren müzeler; Robben Adası Hapishanesi, Alcatraz Federal Hapishanesi gibi adalet ve cezai işlemlerle alakalı zindanlar, hapishaneler; Paris’teki Père Lachaise Mezarlığı gibi mezarlıklar, türbeler kısacası ebedi istirahat yerleri; Guadalcanal Muharebesi’nin gerçekleştiği Solomon Adaları gibi mabetler; yine Solomon Adaları gibi savaş alanları ve son olarak soykırım kampları.

Seyirlik üretim

Listeye baktığımızda bazı kategorilerde örtüşmelerin yaşandığını fark etmek mümkün. Bu anlamda kategori yapmak ne kadar doğru tartışılır. Bu ayrıştırmanın doğru olmadığını gösteren bir diğer gelişme günümüzde yalnızca mekân ve yer görmenin dışında farklı ritüellerin işlerlik kazandığı küçük topluluklar tanımanın da kara turizmden sayılmaya başlanması. Bunun en güzel örneğini yapımcılığını ve sunuculuğunu David Farrier’in üstlendiği sekiz bölümlük Dark Tourist belgeseli etkileyici bir şekilde ortaya koyuyor. Amerika New Orleans’ta vampir soyundan geldiklerini iddia eden insanların deneyimlerini dinlemek; Kokou tanrısı adına yapılan, içindeki kötülükleri çıkarmak için kendilerini kesen bir grup Afrikalıya eşlik etmek; işlediği cinayetlerin sayısı belirlenemeyen Charles Manson’ın hayranlarıyla tanışmak; Endonezya’da mumyalanmış bir cesedin temizlenmesine tanıklık etmek; Meksika’da, gelinlik giymiş ve tırpan taşıyan bir kuru kafaya tapan Aziz Ölüm tarikatının (Santa Muerte) ayinlerine katılmak… Tüm bunlar kara turizm tanımının mekândan bağımsız bir anlam kazanmasını sağlıyor.

Türkiye’de ise her ne kadar bu konuda bilinirlik tam anlamıyla oluşamamış olsa da bu ilginç deneyimleri yaşatan birkaç yer mevcut. Sinop Ulucanlar Cezaevi, Yedikule Zindanları ve elbette 1960 yıllarda Akdeniz’in ünlü tatil merkezlerinden olan ancak 1974 Kıbrıs Barış Harekatı sonrasında tahliye edilerek hayalet bir şehre dönen Kapalı Maraş bu destinasyonlara örnek gösterilebilir. Bunun ötesinde bu turizm türünde potansiyel teşkil eden ancak farkına varılamayan pek çok yerin olduğunu da söylemek mümkün. Türk siyasi tarihinde önemli bir sürece şahitlik eden ancak şu anda atıl durumda olan Yassıada bu konuda belki en büyük değer.

Benzer Yazılar

Binalar ve duygular

Ad Hoc

Gastro kritik: Yerel, yerinde güzel

Ad Hoc

“Cahillik bir durum değil, bir tutumdur”

Ad Hoc