Manşet Teknoloji

Akıllı şehirleri entelektüel yaparken Asimov’a saygıyla

Kent kültürünün yüzyıllardır insanı içine çeken cazibesi nedeniyle her yıl oldukça fazla sayıda insan kente göç ediyor. Halihazırda dünya nüfusunun yüzde 55’i, Türkiye’nin ise yüzde 75’i kentte yaşıyor. Birleşmiş Milletler’in öngörülerine göre 2050 yılında dünya nüfusunun yüzde 68’i şehirlerde yaşıyor olacak. Kentlere bu hızlı akın ve gelişen teknolojiler nedeniyle “akıllı şehir” kavramı giderek hayatımıza daha fazla entegre oluyor. Ancak akıllı şehirlerde yaşamanın getireceği sosyo-kültürel değişimin insanlığı nasıl etkileyeceğini henüz bilmiyoruz. Zaten akıllı şehirlerin nasıl oluşacağı konusunda da tek bir tarz ve yaklaşım yok. Dünyanın en büyük teknoloji fuarı olarak bilinen CES 2020’de bu yıl Samsung ve Toyota’nın geleceğin akıllı ev ve şehirleri hakkında kendi perspektiflerini yansıtan sunumları oldukça ilgi çekti.

Sanal ve gerçek iç içe geçiyor

Samsung’un CES 2020’de insanı merkeze alan “Deneyim Çağı” (Age of Experience) mottosuyla kurguladığı ve “akıllı değil entelektüel (intellectual not smart) şehir” diye tanımladığı geleceğin şehirlerinde sanal ve gerçek dünya arasındaki ayrımın giderek kaybolduğunu göreceğiz. Evin içindeki tüm aletler, giyilebilir teknoloji ürünleri bireyin deneyimi ve ihtiyaçları doğrultusunda çalışacak. Mesela, bireysel antrenörünüzü içinde barındıran (hologramlı) giyilebilir spor aletinizle egzersizinizi tamamlayınca; size, doğru kaloride yemek tariflerini -alternatifleriyle- öneren buzdolabınız ve aşçı robotunuz emrinize amade olacak. Ballie adını verdikleri sevimli ev robotunuz, siz işteyken köpeğinize oyuncak, evinize kahya; siz evdeyken de asistanınız, hizmetçiniz, aile fotoğrafçınız… vesaire olabilecek. Üzerinize giydiğiniz teknoloji aygıtları, stres seviyeniz arttıysa size meditasyon yapmanızı söyleyebilecek veya hasta olmadan hemen önce sizi mevcut zayıflıklarınızla ilgili uyarabilecek. Böylece gerekli önlemleri alıp, süreci hasta olmadan atlatabileceksiniz muhtemelen. Şahane değil mi? Bundan böyle “Ev gibisi yok” sözü bile “Hiçbir ev benimkine benzemez” narsisizmiyle taçlanacak.

Yapay zekâ sadece cihazınızda

Samsung’un bu evlere “akıllı değil entelektüel” demesinin nedeniyse söz konusu cihazların yaşam tarzınıza ilişkin verileri toplayıp, kendisini sizin yaşam şeklinize entegre ediyor olması. Yapay zekâ konusundaki endişeleri yatıştırmak için bu cihazlar “On device AI” adını verdikleri ve verilerin başka hiçbir yere gönderilmediği, paylaşılmadığı, yüklenmediği; tümüyle ve sadece sizin kontrol edip, istemediğinizde çöpe atabileceğiniz şekilde kurgulanmış. Yapay zekâ ve robotların bizim yaşam şeklimize uyumlu organizmalar olarak entegre olmasına paralel şekilde, 5G teknolojilerinin yapay zekâyla ortaklığı sayesinde binaların, mahallelerin tümüyle entegre olduğu; her türlü sorunun önceden tespit edilip, çözüldüğü kentlerin sakinleri olacağız.

2 bin teknopya seçkini aranıyor!

CES 2020’de Toyota’nın Woven City adıyla tanıttığı akıllı şehir modeli ise, zaman içinde mevcut kentlerin dönüştüğü değil; Fuji Dağı eteklerinde sıfırdan inşa edilen ultra teknolojik bir deneysel yaşam laboratuvarı. Ünlü mimar Bjarke Ingels’in tasarladığı bu kentte 2 bin civarı insan yaşayıp, çalışıp, eğlenip, yeni teknolojileri test edecek. Bu yeni teknopyanın -elbette Toyota onaylı- seçkinleri kimler olacak, şimdilik bilmiyoruz. Ama ilk sunumdan kendi personellerinin, bilim insanları ve kayda değer projesi olan araştırmacıların yer almasını arzu ettiklerini anlıyoruz. Böylece “test edilip, onaylanmış bir entelektüel şehir” yaratma peşindeler. Prototip model başarılı olur ve Woven City’lerin sayıları fazlalaşırsa, şehirleşme sürecini teknolojiye yatırım yapan Toyota gibi şirketlerin yönetmesinin bugüne dek alışık olmadığımız sorunlara yol açacağı aşikar.

Fuji Dağı eteklerinde Toyota’nın sıfırdan kuracağı entelektüel şehir Woven City’de 2 bin kişi yaşayabilecek. Bu şehrin seçkinleri olmak için gereken şartları henüz bilmiyoruz.

Robot artığı mesleklerle doyabilecek miyiz?

İlginçtir ki, tüm bu sunumların odağı insan ama tekil kullanıcı olarak insan. Oysa, bugün içinde yaşadığımız dünya veya toplum tekil kullanıcılar bütününden çok daha fazlasını ifade ediyor. CES 2020’nin insanı merkeze alan (en azından retorik o şekilde) etkileyici sunum ve konuşmalarının ardından “Bu kadar organize, kendi kendini iyileştirebilir, yönetebilir bir dünyada insanın gayesi ne olacak? Söz konusu konforlu evlerde yaşar ve pek çok şeyi AI’e ve robotlara devrederken, neden hâlâ fiziki olarak gitmemiz gereken ofisler inşa ediliyor? Üstelik teknoloji şirketleri önümüzdeki 10 yılda fiziksel ve sanal hayatın bütünleşeceği öngörülerini yaparken… Daha fenası, insanlara AI ve robotlardan arta kalan meslekler (zira her gün bir başkasını daha robotlara kaybediyoruz), dünya nüfusunun en temel ihtiyaçlarını karşılamasına yetecek mi? Akıllı şehirler dışında kalan yığınlar ne olacak?” gibi soruları düşünürken, aklıma Asimov’un Çelik Mağaralar’ındaki sefil insanlar geliyor maalesef.

Üstü çelik kubbelerle kapatılmış mega kentler

Isaac Asimov 1950’lerde Çelik Mağaralar’ı (The Caves of the Steel) yazdığında dünya nüfusunun sadece üçte biri şehirlerde yaşıyordu. Buna rağmen Asimov uzak bir gelecekte kurguladığı polisiye bilimkurgu romanında, aşırı büyümüş ve kalabalıklaşmış olan mega kentleri yeraltında konumlandırarak, üstü çelik kubbelerle kapatılmış mağaralar şeklinde tasvir eder. Nüfusun hızla artması ve doğal kaynakların azalması Asimov’un “Arz” diye adlandırdığı yeraltındaki mega şehirler uygarlığının en büyük sorunlarıdır. İnsanlar, su, barınma, yiyecek gibi temel ihtiyaçları için hiç durmaksızın çalışmaktadır ve Dünyalıların (Earthlings) büyük kısmı açık havaya çıkmaktan ve güneşi görmekten çekinmektedir.

Bir insanın işini kaybetmesi büyük bir yıkım demek olduğundan insanlarda aşırı bir robot düşmanlığı vardır. Çünkü Asimov’un yeraltı uygarlığında (Arz) robotlar kentlilerin veya dünyalıların işlerini ellerinden alan makinelerdir. İşin ilginç tarafı, robotlar kitabın yazıldığı zamandan 3000 yıl kadar önce dünyada yaratılıp, seri üretimi yapılmaya başlanmış makinelerdir. Dünyaya gıda ve barış getirmek hedefiyle gerçekleştirilen -ve başarıya ulaşmışuzaya seyahatin olmazsa olmaz yapı taşlarından olan robotlar, dünyalılar tarafından asla kabul edilmemiş ve yaradılışlarından kısa bir süre sonra yasaklanmışlardır.

Geçmişte Arz’dan ayrılıp, bulunan diğer gezegenlere göç etmiş ve zaman içinde daha üstün bir teknolojiye, kaynaklara, askeri güce ulaşan Uzaycılar (Spacers) adı verilen bir grup insan ise, arzın ancak robotlara dayalı bir ekonomiyle kurtulacağına inanmaktadır. Tabii ki, robotlardan nefret eden kentlilerin dünyasında bunu gerçekleştirmek pek de kolay olmaz. Tüm bunların ortasında robotik alanındaki büyük isim Dr. Sarton enteresan bir cinayetin kurbanı olur. Romanın geri kalanı cinayeti çözme motivasyonuyla akıp gider…

Asimov’un 1954’te tasvir ettiği bu dünyanın bir kısmı tanıdık geldi mi? İlginçtir ki, artan nüfus nedeniyle iyice zorlaşan kısıtlı kaynakların etkin kullanımı için oluşturulan bu sisteminde dünyalılar pek de mutlu insanlar olarak devam etmiyorlardı hayatlarına. Akıllı veya entelektüel kentlerin teknoloji devleri için müthiş fırsatlarla dolu yaşam alanları olduğuna şüphe yok. Acaba akıllı şehirlerin ayrıcalıklı zümresi arasına giren ve giremeyenleri nasıl bir gelecek bekliyor?

Yazı: Gazeteci Şenay Yıldız

Benzer Yazılar

Çocuksuz bir gelecek (?)

Ad Hoc

Göz görür, gönül aldanır

Ad Hoc

Kültürel izler ve ‘genç’ olamayanlar

Ad Hoc