Kültür

Anlatıya tutunmak ya da gezginden sonrası üzerine

Dünya ekonomisinin en önemli kollarından biri olan turizm bugün sistematik eğlence üretimi ve çevreye verdiği zarar açısından tartışılıyor. Turizmin yeni formlarıyla birlikte turistlerin yaptıkları ziyaretler sadece geçici bir süre için ve ziyaret ettikleri bölge ekonomisine katkıda bulunan bir yer değiştirme değil artık. Turistlerin ihtiyaçlarının karşılanması için yerleşim yerlerinin doğal yaşam biçimlerinin bozulması, turistlerin konaklama ihtiyaçlarının sağlanması için aşırı yapılaşma, fiyatların yükselmesi, turistlere kiralanan konutların konut kiralarına etkisi, turistik şehirlerin soluk alınamayacak ölçüde kalabalıklaşması ve yerli halkın gündelik hayatını tolore edilemeyecek ölçüde zorlaştırması, bu hareketliliğin ulaşım ve hava kirliliğine etkisi turizmin olumsuz etkilerinden sadece bazıları. Avrupa şehirlerinde nazik protestolar çoktan yerini yüksek sesle ifade edilen ve sokaklarda görünür olan “go home!” çağrılarına bıraktı. İzlanda turist sayısını sınırlandırmayı planlıyor, Roma, belli yerlere turist sayısını, Dubrovnik turist gemilerinin sayısını sınırlamayı planlıyor. Barselona turist vergilerini artırmayı planlıyor. Venedik’te, yerli halkın “Venedik benim geleceğim!” yazılı pankartlar taşıdıkları turist karşıtı gösteriler yapıldı. Venedik’te yerli halk “Gitmiyorum, burada kalacağım!” yazılı afişlerle meydanları doldurdu, İspanya’da “Turizm komşuluğu öldürür” sloganıyla videolar dolaşıma sokuldu. Turizm ve turister şehirlerin kimliklerini açıkça tahrip ediyor.

İnsanların yaptığı yolculukların tarihi çok eski; dinlenme ve eğitim amaçlı yolculuklar klasik çağda da yapılıyordu. Roma İmparatorluğu’nun çöküşüyle birlikte seyahat ve tatil yeni formlar aldı. 12’nci yüzyıldan itibaren Fransa, İngiltere ve Roma’da eğitim kurumlarına yapılan yolculuklar önem kazandı. Bugün anladığımız anlamda turizmin öncüsü 16 ve 18’inci yüzyıllar arasında soyluların, kendilerine eşlik eden gruplarla yaptıkları, 1-3 yıl arasında süren büyük turlardı.

Aydınlanma döneminden başlayarak 19’uncu yüzyıla kadar turizme biçim veren soylular ve üst orta sınıfların aynı zamanda bir statü sembolü de olan eğitim amaçlı yolculukları turizmi biçimlendirdi. Bu dönemlerde yolculuk yapanlar, gittikleri yerlerde gördüklerini, öğrendiklerini yazıya döktüler. Bunlar fotoğraf makinası, kamera, mobil cihazlar ve selfie çubukları insanların hayatına girmeden olanlar. Bugün anladığımız anlamda turizm ise modern dünyaya özgü bir olgu. 19’uncu yüzyılın ilk çeyreğinden başlayarak 1960’lı yıllara kadar geçen zamanda sadece endüstrileşme, demografik değişimler, kentleşme ya da ulaşımdaki gelişmeler değil, aynı zamanda sosyal haklar ve işçi haklarındaki gelişmeler, bunlara bağlı olarak harcanabilir gelirdeki artış ve bu artışın tüketicilerin taleplerini farklılaştırması da etkiledi, modernleştirdi turizmi. Bütün hizmetlerin dahil olduğu, böylelikle seyahat maliyetlerini düşüren grup turları 1940’lı yıllara tekabül eden bir yenilik oldu. Bu turlara öncülük eden İngiliz girişimci Thomas Cook, aynı zamanda ticarileşmiş kitle turizminin öncüsüydü.

Bu yazının ilgi konusu ise turizm tarihi ve gelişiminden bağımsız olmamakla birlikte, daha çok turist ve onun formlarıyla, insanın kendini zamanda ilişkilendirmeye çalıştığı anlatıyla ilgileniyor. Hepimiz bir anlatıya ya da bir anlatıyla kendimizi ilişkilendirmeye ihtiyaç duyarız. Anlatının varlığı bizi zamanla ilişkili, sürekliliği olan bir deneyime bağlar. Anlatı bizi hem bir yerle ilişkilendirir hem de bir yere iliştirir, bizi iliştirildiğimiz yere ait kılar.

Evden uzaklaşmak ve “Deliler Gemisi”

Tarihsel evrimi içinde turizmin en açık vurgusu farklı motivasyonlarla, yerleşik olduğumuz, adına ev ya da yurt dediğimiz, bizi zamana ve mekâna ilikleyen, bizim için sürekli bir anlatıyı mümkün kılan yerden uzaklaşmak. İlk başlarda turizm ve turistik denilebilecek yolculuklar evde olmayanı, evde olmayan tarihi, eğitimi, kültürü aramak, evde olmayan bilgi ve görgüyü artırmayı amaçlıyordu. Gittiği yerden öğrenmek, öğrendiğiyle evine geri dönmekti amaç ve bu yolculuklar kitlesel değildi. Bugünse adına turizm dediğimiz yolculuklarda daha başka bir eksen var. Sanki şehirler bizim anlatımızı sürdüremediğimiz yerler, yeni anlatılara ihtiyaç duyuyoruz. Yaşadığımız şehirlere sürekli bir zamansal ve mekânsal bağlılığımız kalmadı, yolda olmak istiyoruz, yolda olmaya, gitmeye ihtiyaç duyuyoruz. Belki de önce kenarına sürüklendiğimiz, sonra da içine itildiğimiz yaşam formlarıyla şehirler bizi gönderiyor. Hareket etmeden şehirlerde yaşamanın, var kalmanın yolunu bulamıyoruz.

Bu yazının hareket noktası ya da ilham kaynağı, bir metafor olarak -belki de değil- Michel Foucault’nun Deliliğin Tarihi adlı çalışmasında sözü edilen Deliler Gemisi. Cüzzam belası savuşturulduktan sonra “yoksullar, serseriler ve ıslaha muhtaç olanlar”la birlikte cüzzamlıların Orta Çağ kültürü içindeki yerine konacak, bugün deli dediğimiz “akıldan zoru olanlar”ın kentlerden uzaklaştırılması için kapatıldıkları Deliler Gemisi. “Delilik” o zamanlarda bugün bildiğimiz anlamda bir kapatmanın konusu olmadı, delilere “buraya ait olmayanlar” denildi ve onlara gemi yolculukları yaptırıldı. Bu “öte dünya” ile deliler “dışın içine konuldu”. Bu sürekli yolda olmak, yerleşik olmamak hali, delilerin, onlar gibi olmayanların bir arada ve yerleşik yaşadıkları şehirlerin anlatısı ile bağını da gemide oldukları sürece koparıyordu. Deliler böylelikle “binlerce kolu olan nehirlerde ve binlerce yolu olan denizlerde” bir dışarıya teslim edildiler. Modern anlamda turizm, amacı, formu ve güzergâhı ne olursa olsun, işaret ettiği pek çok olgunun yanı sıra, geri dönmek üzere “ev”den uzaklaşmaya, bir süreliğine “için dışında” olmaya da işaret ediyor. Sıraladığımız yollarla seyahat edenler, bir süreliğine “öte dünyalar” da diyebileceğimiz başka yerlerin anlatısına temas ediyorlar.

Her yere ait olmak ya da hiçbir yere ait olmamak

Portekizli şair ve yazar Fernando Pessoa eşsiz romanı Huzursuzluğun Kitabı’nda “Seyahat gezginin kendisidir” diyor, yolculuk yolcunun kendisidir, hayat biz ne yaparsak odur, yolda “gördüğümüz” kendimizden başkası değildir. Nasıl yaşadığımız, hayatımızda karşımıza çıkanlar, gördüklerimiz değildir; bizim gerçekte kim olduğumuzu söyler. Hayatının büyük ve yegâne yolculuğu çok erken yaşlarda Portekiz’den Güney Afrika’ya gemiyle gitmek ve dönmek olan, Portekiz’e döndükten sonra hayatını neredeyse Lizbon’un bile dışına çıkmadan geçiren, yazdıklarında yer değiştirmenin anlamsızlığına vurgularla sıkça karşılaştığımız, o yerleşikliğiyle, aynı şehirden eşsiz bir edebiyat deneyimi çıkaran şairin saptaması.

Burada yine Lizbon’da geçen bir konuşmayı da aktaralım: Konuşma sokakta bir çocuk ile polis arasında geçer. Polis çocuğa nereden olduğunu sorar. “Lizbon” diye yanıtlar çocuk. Polis tekrar sorar: Tamam, ama neresinden. Çocuk cevaplar: Her yerinden. Buradaki çocuk Lizbon’un her yeri ile ilişkilidir, şehrin her yerine bir süreklilikle iliştirilmiştir. Bizim sınırlarımız Lizbonlu çocuk kadar geniş değil, yaşadığımız şehirlerin “her yerinden” değiliz.

Bir başka çocuk, Walt Whitman’ın şiirindeki, “her gün evden çıkıp ilk gördüğü neyse ona dönüşen” çocuk. Bizler Walt Whitman’ın şiirindeki “her gün sokağa çıktığımızda ilk gördüğümüz neyse ona dönüşen çocuk gibi de değiliz. Daha çok olduğumuz, dönüştüğümüz bir şekli muhafaza ediyor ya da etmeye çalışıyoruz. Şiirdeki çocuğun anlatısı ya da özgürlüğü, kendisini gördüğü her şeyle ilişkilendirebilmesinde. Sokağa çıktığında gördüğü şeylerle kurduğu ilişkinin sürekliliğinde ya da gördüklerini içine uzanabilecek kadar kendine ilikleyebilmesinde.

Hangi kimliktendir, kimdir turist?

Modern ve postmodern anlamlarıyla turisti bunların arasında nereye koyacağız? Turist, günümüzde kullanılan bütün anlamlarıyla Fernando Pessoa’nın “seyahate görüntüsü yansıyan özne” olarak tarif ettiği kişiye uyuyor. Ama Lizbon’un “her yerinden” olan çocuk ya da Whitman’ın şiirindeki her sokağa çıktığında gördüğü ilk şeye dönüşen çocuk değil. Turistin sınırları var. Biz seyahat ederken kendimizin ve iliklendiğimiz yerde hayatımızın görüntülerini yansıtıyoruz, yansıtırken de kendimizi gittiğimiz yerlere ama yerleşik hayatımızdan farklı bir süre, geçici öte dünyalara iliştiriyoruz.

Son yıllardaki yerel halkların yükselen haklı itirazlarına kadar “turist” iyi bir insan ve turizm yerel ekonomilere katkıda bulunan, ülke ekonomilerinin zenginleşmesini sağlayan olumlu bir hareketlilikti. Son yıllarda ise turizm faaliyetini gerçekleştiren turistin kimliği konusunda bir ayrışma ortaya çıktı. Biz artık bazen farkında olarak, bazen de olmayarak sadece turistten değil, turistlerden ve gezginlerden söz ediyoruz.

Turist ve gezgin sözcükleri, genel olarak birbirinin yerine kullanılabilir, aralarında geçiş alanları olan sözcükler. Üstelik bunlardan biri olmak zorunda da değiliz, duruma göre bunlardan hem biri ya da diğeri olabiliriz. Turizm endüstrisinin desteklediği fikir de bu. Ancak yine de seyahat edenin turist ve gezgin olarak ayrışması zamansal bir kırılmaya da işaret ediyor gibi görünüyor. Turist ve gezgin, hayâl ettiğimizde bile iki farklı resim olarak birbirinden ayrışabilir. Turist, daha çok, tam olarak öyle olmasa da turizmin öncüsü sayılabilecek “aristokratların” yolculukları ile kitle turizminin başladığı dönemlerdeki yolculara benziyor. Planlanmış bir tatil boyunca elinde rehber kitaplar, “resmedilmeye değer”, “görkemli”, “güzel” görüntüleri kaydediyor. Bu yolculuk sırasında bir ana hatta hareket ediyor, gezilmesi “gereken” yerleri gezip görülmesi “gereken” yerleri görüyor. Yolculuğu sırasında yerli halkla pek temasa geçmiyor. İçine kendi yaşam tarzını doldurduğu, bu yüzden de büyük ve ağır bavullarla hareket ediyor. Gördüğü her şeyin, değilse çekilmesi “gereken” her şeyin fotoğrafını çekiyor ama bunlar çoğunlukla kökü olmayan, turistin kendi hayatına, daha açarak söylersek anlatısında sürekliliği olmayan görüntüler gibi görünüyor. Dahil edeceksek de kendi anlatısına iliştirilmiş küçük ve yan hikâyeler bu yolculuklar. Yolcuyu da pek değiştirmiyor. Böyleyse turist, modern zamanın, bir zamanda, bir anlatıya iliştirilmiş insanının resmidir. Turist kendi dilini konuşur.

Turistliğin gevşek, çözünmüş hali: Gezginlik

Gezgin ise, her ne kadar turist olsa da zamansal bir kırılmayı işaret ediyor gibi… Gezginin seçimleri olsa da seyahat ederken, turistin izlediği kadar belirgin sınırlara sahip bir güzergâhı yok. Gezgin, alışkanlıklarını önemli ölçüde evinde bırakıyor. Sadece ihtiyacı olan, az eşyayla seyahat ediyor, kendi anlatısının “yükünü” taşımıyor. Az fotoğraf çekiyor, görüntü koleksiyoncusu değil, sadece kendisi için özel anlam ifade edebilecek, belki “çok görkemli ve güzel” bulduğu anları resmediyor. Rehberi tur kitapları ya da rehberleri değil, aplikasyonlar. Turist gibi ya da turist kadar temiz, steril olma kaygısı taşımıyor. Daha da önemlisi melezleşmeye açık, yolculuğunda yerel halkla bağlantı kurmaya çalışıyor; ana caddelerden çok ara ve az gidilmiş, daha çok yerel halkın kullandığı sokaklarda gezinmeyi, ara sokaklardaki, zaman zaman hijyen garantisi olmayan küçük aile işletmelerinde yemek yemeyi tercih ediyor. Gittiği yerde kullanılan dilde hiç değilse birkaç sözcük öğrenmeyi hedefliyor, olabilirse bu dilde cümleler öğreniyor ve kullanıyor. Sanki turist orta yaşlı ya da yaşlı, sistemde kendine bir yer tutmuş bir yolcuyken, gezgin daha genç, sistemle ilişkisi daha gevşek ve kırılgan, belki de süreksiz bir yolcuya işaret ediyor.

Turizmin ve turistliğin yeni formları

Bu iki yolcunun ekonomik olarak turizm endüstrisine katkılarını ayrıştırmak, değilse tahmin etmek belki mümkündür. Özelliklerini sıraladığımız zaman ise sezdiğimiz, turistin yolculuğuna kendi anlatısı eşlik ederken, gezginin dahil olabileceği yeni bir anlatı ya da anlatılar peşinde olduğudur. Turist, Zygmunt Bauman’ın işaret ettiği gibi, geçici olarak kimlik değiştirir, aradığı daha fazla mekândır, bir yere sabitlenmek amacında değildir; turist için yaşamanın anlamı “bir yere varmak değil hareket etmektir.” Turist “öykünün içine onun bir parçası olmadan girer.” Turist, yuvası olan evini geri dönmek üzere kendi seçimleri “ya da öyle olduğunu düşünerek” terk eder. Bu zorunlu bir yaşam stratejisidir ve turisti, Bauman’ın ifadesiyle, postmodern toplum hiyerarşisinde üstte bir yere koyar.

Gezginin seçme özgürlüğü ile ilişkisi turistlerinki kadar sıkı değil. Elbette gezginler de seçim yapıyorlar ama bu seçim turistlerin seçimlerindeki kadar sıkı, kontrollü ve planlanmış değil. Gezginler biraz daha “gevşek” turistler, turist olmakla bağları o kadar sıkı değil. Gezgin, belki de turistin anlamında bir saçılmaya değilse de bir çözülmeye işaret ediyor.

Bauman, Postmodernizm ve Hoşnutsuzlukları kitabında yer alan “Turistler ve Aylaklar: Postmodernliğin Kahramanları ve Kurbanları” makalesinde çağdaş yaşamın metaforları olarak tanımladığı turistler ve aylaklar ayırımında, turistleri hareket eden, hareket edişiyle postmodern toplumlarda güçlü bir hayatta kalma stratejisi geliştiren turistlere karşı, aylakları hareket etmeyi “seçmiş” değil, hareket etmek “zorunda kalmış” kişiler olarak tanımlıyor: “Eğer hareket halindeyseler bunun sebebi karşı konulamayacak kadar güçlü ve çoğunlukla da gizemli bir itki tarafından köklerinden edildikten sonra arkadan itilmiş olmalarıdır.” Turistler için özgürlük hareket edebilmekse, aylaklar için özgürlük, hareket etmek zorunda kalmamaktır. Aylaklar “hareket ediyorlar çünkü dünyayı çekilmez derecede dışlayıcı buluyorlar. Bunlar, yerel halkın kendileri için sunduğu eğlencenin son damlası da tükendiği için değil, artık yerli halkın sabrı tükendiği ve bunların yabancı varlıklarını çekemez oldukları an yollara düşüyorlar.” Bu anlamda gezginler, Bauman’ın aylakları ya da Foucault’un delileri değillerse de onlara yakında duruyor.

Byun-Chul Han, Zamanın Kokusu, Bulunma Sanatı Üzerine Felsefi Bir Deneme kitabında zamanla bağlantılarını koparmayı, Bauman’ın turisti anlatırken ifade ettiği gibi, özgürleştirici bir deneyim olarak değil, “anlatısallıktan çıkarılma” ve “sürekliliği olan deneyimin eksikliği” olarak görüyor. “Özgür”, “barış” veya “huzur” ve “arkadaş” gibi kelimelerin kökeni olan “fri”nin “sevmek” anlamında olduğuna işaret ederek… “Bağlarını koparmak ve iliştirilmişlikten çıkmak değil, içerilmek ve iliştirilmek özgürleştirir” diyor.

Bugün turizm üzerine ekonomi, şehirlere ve yerel halkların yaşamlarına etkisine odaklanarak yürütülen tartışmalar, turistin hareket edişinin, yer değiştirmelerinin nedenlerini perdeliyor. Turizmi savaşlar, zorunlu göç, mültecilik gibi zorunlu değiştirmeler için olduğu gibi, temel nedenlerini sorgulayarak analiz etmemizi engelliyor. Turistin kimliğini görünmez kılıyor. Turizmi, turist ya da gezgin olmayı bu yaklaşımlar etrafında da düşünmeliyiz.

Ortalama ömür süresi uzadıkça gittikçe daha çok insan turist, gezgin ya da Foucault’nun delileri gibi yollarda olacak. Bu yolculukların bizi özgürleştiren mi yoksa esir eden deneyimler mi olduğunu ya da olacağını, turizm ve turistin yeni formlarının da ortaya çıkmasını beklediğimiz “zaman” içinde göreceğiz.

Turistleri ya da gezginleri gittikleri yerlerdeki hükümetler ve halklar da istemediğinde ne olacağını da henüz bilmiyoruz. Belki gelecekte, denizlerde ya da nehirlerin sonsuz kolları arasında dolanan Turistler Gemileri göreceğiz ve belki biz de o gemilerde oluruz.

Funda Tuğrul, Araştırmacı

Benzer Yazılar

Bisikletin bir ‘cankurtaran’ olarak portresi

Ad Hoc

Hareketin merkezine yolculuk

Ad Hoc

Kepenk indiren dünya müzik hazineleri

Ad Hoc