Kültür Manşet

Araba sevdamız 150 yaşında

Araba sevdamız 150 yaşında

Hepimiz duyduk. Elon Musk, 22 Kasım’da Kaliforniya’da son “oyuncağı” Tesla Cybertruck’ı tanıtırken küfretti. Çünkü balyozla vurulan elektrikli pikabın kaportası “bana mısın” dememiş, ama bilye atılan camı örümcek ağı gibi çatlamıştı. Cam çatladığı anda Musk’ın ağzından ışık hızıyla o malum kelimeler çıktı. Hani Can Yücel’in “ağızda açan güldür” dediği cinsten…

Araba ve küfür… Birlikte anıldığında pek de yadırgayacağımız iki kelime değil. Metropol cangılında direksiyon sallayan her faninin ses telleri gün boyu Elon Musk’ınki gibi titreşir. Sabah bir an önce işine, akşam bir an önce evine ulaşmaya çalışan otoyol kurbanının başka çaresi yoktur. Ya küfredecek ya da zırt pırt kornaya basacaktır.

İstanbul trafiğinde

Trafikte gıdım gıdım gidenler arasında durumu en komik olanlar arabalarının arka camlarına “Only flying is better” yazanlardır. Hep merak ederim; acaba şarkı olarak “Otomobil Uçar Gider”i mi tercih ediyorlardır? Vecdi Bingöl’ün yazdığı Münir Nureddin Selçuk’un bestelediği bu şarkı, insanların kulaklarında çınlamaya başladığında Türkiye’de otomobil sayısı çok düşüktü. Bir veriye göre 1940’a gelindiğinde otomobil sayısı binden azdı. Sakıp Sabancı bir mülakatta 1930’larda Adana’da sadece üç araba olduğunu söylüyor mesela. Dolayısıyla trafik diye bir dert yoktu.

Otomobil rüyasına dair ilk şarkı o değildir. 1933’te sahneye konan ve bugün halen kapalı gişe oynayan Lüküs Hayat operetinde, “Şişli’de bir apartıman” lüksün ilk simgesiyse, “iki tane otomobil” lüksün öteki simgesidir. (Cemal Reşit Rey’in bestesi Ekrem Reşit Rey’in güftesi olarak bildiğimiz eserin özellikle o ünlü şarkısının sözlerinin Nâzım Hikmet’e ait olduğunu yıllar sonra öğrendik.)

Cumhuriyet’in ilk yıllarında bırakın otomobili, yol bile yoktur. 10. Yıl Marşı’nda geçtiği şekliyle “demir ağlarla örülen bir anayurt”tur söz konusu olan…

Bir rivayete göre Henry Ford, “20 yıl boyunca sadece benden araba alırsanız ülkenizin yollarını da yaparım” diye bir teklifte bulunmuş ama dönemin Genel Kurmay Başkanı Fevzi Çakmak “Milli Güvenlik” endişesiyle buna engel olmuştur. Amerikalı sanayicinin teklifi geri çevrilse de, Türkiye’de bir otomobil fabrikası kurmasına izin verilir. Bugün Galata Port olarak inşaatı süren yerde, 1929’da Ford’un montaj tesisleri kurulur. Ama beklenen verimlik sağlanamadığı için iki üç yıl sonra kapatılır.

Hikâyenin gerisini hepimiz biliyoruz. Çeyrek asır sonra ülkenin karayolları Amerikan Marshall Planı sayesinde yapılır. Bugün her biri “sanat eseri” muamelesi gören Amerikan arabaları o yolları arşınlamaya başlar. Demokrat Parti iktidarının ikinci döneminde, özellikle İstanbul’da, tarihi dokunun tahribatı pahasına yapılan/ genişletilen yollardan biri olan Millet Caddesi’nde Mimar Sinan’a ait çok sayıda yapı yıkılır (bugün o yol üstündeki Sinan eserlerinin çoğu sonradan yapılmış replikalardır).

Murat Gül’ün Modern İstanbul’un Doğuşu kitabında Millet Caddesi’nin Topkapı surları civarında 1960’ların başında çekilmiş bir fotoğrafı kullanılır. Bomboş yolda sadece dör araba ve bir bisiklet görünmekte. Özetle yollar o kadar tenha. Ve bisiklet/araba oranı dörtte bir seviyesinde.

Bugün aynı noktadaki yoğunluğu anlatmaya gerek bile yok. Orada insana umut veren yegâne şey 90’larda başlayan tramvay seferleri olsa gerek.

Bir görünme arzusu

Şimdi biraz rakamlarla devam edelim. Bisiklet aktivisti/tasarımcı Tanzer Kantık’ın bir GPS firmasının araştırmasından aldığı ve Cyclist Türkiye dergisinde paylaştığı verilere göre, bugün İstanbul’daki otomobillerin hızı ortalama 28,4 kilometre/saniyedir. Yine İstanbul’da bir aracın ortalama dur-kalk sayısı 32 bin 880’dir.

“Eee yani?” dediğinizi duyar gibiyim. Demeyin… Çünkü bu bir dünya rekoru… Cakarta ve Mexico City ne yapsalar ne etseler de bizim inci şehrimize yetişememişler (17/18 Aralık 2019 tarihlerinde yapılan Sürdürülebilir Ulaşım Kongresi’nde İstanbul’un dünyanın altıncı sıkışık trafiğine sahip olduğu belirtildi.)

Fikrimin İnce Gülü’ndeki Balkız’dan 1993 yapımı Tunç Okan uyarlamasına kadar sarı Mercedes, Türkiye’de bir arzu nesnesi.

Peki, hal böyleyken, nasıl oluyor da, bir şehrin yurttaşları “ulaşımlarını daha efektif yapmak” için özel otomobile yöneliyorlar? Bir de dünyanın en pahalı akaryakıtını almak zorunda oldukları halde.

Ona cevap aramadan önce şu noktaya da bakmak lazım. Hadise sadece yurttaşların otomobil edinme iştahından ibaret değil şüphesiz. Sanayi ve Teknoloji Bakanı Mustafa Varank bu yazının yazıldığı sıralarda yerli otomobilin Aralık ayında ön gösterimi olacağını beyan etti. Muhtemelen siz bu yazıyı okurken o otomobili görmüş olacaksınız.

Volkswagen’in Türkiye’de yatırım yapıp yapmayacağı ise halen belirsiz. Otomobil endüstrisi hem dünya hem de Türkiye ekonomisinin lokomotif sektörlerinden… Ekonomi yazarı Barış Soydan’a göre: “Otomotiv sektörü için Türkiye ekonomisinin belkemiği demek yanlış olmaz. En büyük değil ama en çok döviz girdisini sağlayan sektör. En çok ihracatı otomotiv yapıyor. En büyük ihracatçı da zaten otomotiv şirketi: Ford.”

Doğal olarak ekonominin bir rasyonalitesi var. Asıl soru otobanda metal bir kutu içinde ömür tüketen insanın rasyonalitesi nereden geliyor? Özetle bu araba sevdasının kaynağı nereden geliyor? Sorunun cevabı içinde saklı: Bu bir sevda. Hatta karasevda. İşlevin bir “işlevi” yok orada. Bir iştah, bir görünme arzusu, bir ben buradayım deme vesilesi araba…

Bir influencer olarak Bihruz’un portresi

Recaizade Mahmut Ekrem’in kült romanı Araba Sevdası bu yıl 150 yaşına basıyor. Her ne kadar kitap 1896’da Servet-i Fünûn Dergisi’nde tefrika edilmiş, 1898’de kitap olarak yayımlanmış olsa da, hikâye 1870’de geçer. Hadise, Sultan Abdülaziz devrinde Çamlıca’da açılan ilk Millet Bahçesi etrafında gelişir (Tarih tekerrürden ibaret mi hakikaten?).

Romanın baş karakteri mirasyedi bir paşazade olan Bihruz’dur. Klas iki Macar atının çektiği, Bender marka bir sarı landoya sahip Bihruz. Bender deyip geçmeyin. Dönemin en ünlü araba markası. Fransız bir “ekipaj”.

Recaizade Ekrem, bazı yerlerde öyle tasvirler yapıyor ki, 150 yıl önceki Bihruz’u alıp Bağdat Caddesi’ne getirseniz cuk oturur. Instagram’da hesabı olsa influencer olur.

Türk Edebiyatı’nın ilk realist roman örneklerinden, Araba Sevdası (1898)

“… Kışın mesela zemheri içinde bir açık hava görünce arkasında -özellikle süse halel vermemek için- dar ve incerek jaket, dizlerinin üzerinde ise -özellikle süslü görünmek için- bir kadife örtü bulunduğu halde Beyoğlu caddesinde, Kâğıthane yollarında araba kullanmak hevesiyle en şiddetli poyrazın karşısında tiril tiril titreyen Bihruz Bey, yazın da otuz, otuzbeş derece sıcak günlerde Çamlıca, Haydarpaşa, Fenerbahçe yollarında, yine o hevesle haşım haşım haşlanır (…) Bihruz Bey her nereye gitse, her nerede bulunsa maksadı görünmekle beraber görmek değil, yalnız görünmekti….” (Araba Sevdası, Recaizade Mahmut Ekrem, Sadeleştirerek yayına hazırlayan: Fatih Altuğ, İletişim Yayınları, 2014.)

Ama gün gelir, görme özürlü Bihruz’un gözleri kamaşır. Periveş adındaki bir genç kadını görür. Ve anında aşık olur. Aslında aşık olduğu kendi kurgusudur. Güzel ve yeni arabanın içindeki sarışın güzel bir asilzade olmalıdır. Kadın güzeldir. Evet. Ama asilzade filan değildir. Araba da tesadüfen bindiği bir kiralık landodur. Bihruz arabayla eşleştirdiği bir imgeye aşık olmuştur.

Hadiseler bundan sonra daha da tuhaflaşır. Altı üstü iki kelime ettiği ve zerre kadar tanımadığı kadına yarı Fransızca yarı Türkçe komik mektuplar kaleme alır. O mektupları yazmak için hem literatür hem de çamlar devirir.

Devamını yazıp, heyecanınızı öldürmeyeyim şimdi.

Yulardan direksiyona

Bihruz’u kendi devrinde bırakıp, bir asır sonraya atlayalım. Bu kez hikâyemiz Bulgar sınırından başlar. Adalet Ağaoğlu’nun Fikrimin İnce Gülü’ndeki İncegül Bayram direksiyon başındadır. Artık arabanın atları, yuları gitmiş, direksiyon gelmiştir. Atlar kaputun altına gizlenmiştir. Bu yeni arabaya otomobil denmektedir. Ama kelime tutmamıştır. Bu coğrafyada atlı ya da atsız, hepsi arabadır. İlk baskısı 1976’da yapılan bu nefis roman başka bir araba sevdasını anlatır.

Bayram, Bihruz gibi bir paşazade değildir. Hayata tutunmak için türlü çeşitli manevralar yapan bir köylü kurnazıdır. Bir alengir yapmış, kapağı Almanya’ya atmış, Münih’te BMW fabrikasında iş bulmuştur.

Adalet Ağaoğlu’nun Fikrimin İnce Gülü (1976) romanı da araba sevdasının gurbetle yorumlanmış bir hikâyesi.

BMW’de çalışır ama gönlü Mercedes’tedir. Mercedes’in yıldızını, çoban yıldızından daha güzel bulur: “… Çocukluğunu sevindiren o yıldız, gökyüzünden koparıp alınmış, Bayram’ın elleriyle ovulup silinmiş, pusundan sisinden arıtılmış ve Mercedes’in önüne takılmıştır.”(Fikrimin İnce Gülü, Adalet Ağaoğlu, Everest Yayınları, 2017.)

Yemez, içmez ve sonunda yıldızlısından bir Mercedes sahibi olur.(Bayram’ın kendisi bilmez ama bu coğrafyada gömülen son Padişah Sultan Reşat ile aynı marka arabaya binmiştir. O bir paşazade değildir ama bir padişah ile aynı arabaya binme şerefine nail olmuştur.)

Onun da asıl derdi, Bihruz gibi -arabası ile- görünmek ve yalnızca görünmektir. Bihruz’a Çamlıca’da görünmek yeterken, Bayram’ın görünmek için Münih’ten Ballıhisar’a kadar gitmesi gerekmektedir. Bayram’ın arabası da Bihruz’unki gibi sarıdır. Daha doğrusu bal rengidir. O yüzden adı da “Balkız”dır. (Hatta Tunç Okan 1993’te romanı film yapmış adını da Sarı Mercedes koymuştur.) Sarı 230 Mercedes, insanlık için küçük bir adım olabilir ama Bayram için büyük bir adımdır.

Bihruz’un aşkı Periveş ise, Bayram’ın aşkı Kezban’dır. Bihruz arabası kadar, yazdığı mektuplara da güvenir, Bayram’a göre Balkız’ın açamayacağı kapı yoktur. Buna Kezban da dâhildir. Bihruz hayalindeki sevgiliyle konuşurken, Bayram’ın dinleyicisi Balkız’dır. Yol boyunca hayatının muhasebesini yapar, her seferinde de kendisini haklı bulur.

Bihruz’un sonu için hüsran denir mi bilinmez ama Bayram’ın sonu derin bir hayal kırıklığıdır. Her ikisi de niyet ile akıbet arasındaki o derin vadiyi mesken tutmuştur. Bize de onları dikiz aynasından seyretmek düşmüştür.

Yazı: Çizer Yazar Aydan Çelik

Benzer Yazılar

Dışlanmışların uzayına hoş geldiniz: Philip K. Dick

Ad Hoc

Bir “hareket” nesnesi olarak bisiklet

Ad Hoc

Hard kapitalizm iftiharla sunar: Storytelling

Ad Hoc