İnsan

Balat’ın çocukları: Yetişkinlerin dünyasında yoksullukta buluşanlar

Balat’ın çocukları: Yetişkinlerin dünyasında yoksullukta buluşanlar

Balat’a ana yollardan değil de ayaklarınızın sizi bir soruyla götürdüğü ara yollardan birinden geçerek giderseniz, kendinizi yoksullarının çamaşırlarının asılı olduğu Arnavut kaldırımlı dar sokaklarda bulursunuz. O sokaklarda başınızı göğe kaldırdığınızda, dökük saçık evlerin balkonlarında yoksulların sardunyalarını ve o sardunyalara uçup konan küçük kuşları görebilirsiniz. Yoksulların kuşlarıdır onlar ve sokak hamur ve biber kızartması kokar.

Yoksulluğun yabancılığından korkmazsanız ve o yabancılıkta bile tanıdık bir duygu adımlarınızı yoksulluğun içerilerine doğru sürüklerse, bunaltıcı sıcakta kapı önlerinde oturmuş kadınlı, erkekli, çocuklu mahallelileri görebilirsiniz. Sizi görünce susarlar, bakışırsınız. Bu bakışma birbirinin varlığından ürkmüş insanların bir anlık karşılaşmasıdır, bu karşılaşmadan tanışık çıkmak mümkün değildir. Onların kapı önlerine üşüşüp hayatlarını serinletmeye çalıştığı o dar sokaklar, dışarıdan gelenlerin onların hayatlarından bir adres soracakları yerler değildir. Adres soranlar, yolunu kaybetmişler, hızlı adımlarla ve çevrelerine hayretle bakarak merkezin turistik renklerinden pay almaya akarlar.

Vakit erken ve kimsenin daha kimsenin kafasını patlatmaya vakti olmamışsa, dar sokaklara büyük gelen dağıtım kamyonları milimetrik hesaplarla kaldırıma sıfır, sadece zorunlu ihtiyaçların bulunabileceği bakkalların önüne yüklerini boşaltmak için yanaşır.

Semt
Klasik İstanbul, bugün tarihi yarımada da denilen Sur İçi İstanbul’dur. Geçmişte Balat Sur İçi’nde kuzey batı surlarına yakın bir kenar mahalleydi. İstanbul nüfusunun bir milyondan az olduğu zamanlarda Haliç kıyılarının en canlı ve kalabalık semtlerinden biriydi.

İstanbul Ansiklopedisi’nin “Balat” maddesinde bir yandan Balat’taki canlılık anlatılırken, bir yandan da Balat’ın “hemen her zaman karanlık görünümlü, dar, bakımsız bir çevre olarak tanıtıldığı” yazar. “Özellikle 19. yüzyıl tasvirlerinde bölge oldukça kötü görünümlü, dar, bakımsız bir çevre olarak tanıtılmıştır. Hatta “1890’lı yıllarda Balat lağımlarının tüm yerleşimi katederek denize ulaştığı bilinmektedir.”
Orhan Okay ise, çocukluğunu geçirdiği Balat’ın 1940-1960 yılları arasına denk düşen tarihini anlattığı kitabında, o yıllarda İstanbul’da oturup da Balat’ı bilmeyenlerin çok olduğunu söyler. Şehrîler, yani şehirliler için Balat, İstanbul’un kenar mahalellelerinden biridir ve İstanbul’la ilgili gezi kitaplarında da Balat’ın yeri pek yoktur. Orhan Okay “Balatlı olmayan Balat’ı bilmez,” diye yazar.

Bugün de Balat’ı en iyi bilen ve anlatan Balatlılar; orada doğup büyümüş, semtin yokuşlarını, merdivenlerini, evlerini, kıylarını, köşelerini, kuytularını bilen; semtteki her değişikliğin yansımalarını hayatlarında bire bir tecrübe etmiş kişiler. Onların Balat’ında mahalleliğin, mahalleliğin getirdiği muhafaza ve muhafazakârlığın, sözlü kültürün, her yerde olan her şeyden bir biçimde haberdar olmanın güçlü izleri görülebiliyor.

Dağılmalar
Nihal Ekin Erkan ve Safiye Altıntaş’ın 2013 ve 2016 tarihleri arasında bölgelede yürüttükleri saha çalışması bulgularına yer verdikleri “Soylulaştırmanın Gündelik Hayattaki Görünümleri: Balat’ın Mekânsal ve Sosyal Dönüşümü” adlı makalelelerinde belirtildiği şekliyle, Balat’ın bugünkü sosyo-demografik yapısının belirlenmesinde dört göç dalgası belirleyici olmuş.

Bu göç dalgalarından ilki, bölgenin ilk yerli sakinlerinden olan Museviler, Rumlar ve Ermenilerin bölgeyi terk etmeleri. Yani bir dağılmaya tekabül ediyor. Bu dalgada politik nedenlerle bölgeden ayrılanlar çoğunlukla İstanbul’un başka semtlerine göç ettiler; bir kısmı ise ülkeden ayrıldı. Erkan ve Altıntaş, dağılmalara politik olarak zemin hazırlayan olayları Trakya Olayları (1934), Varlık Vergisi uygulamaları (1942), İsrail Devleti’nin kurulması (1948), 6-7 Eylül Olayları (1955) ve Kıbrıs Barış Harekâtı (1974) olarak sıralıyorlar. Bu dağılmalar semtteki mekânsal dönüşümün de başlangıcıdır.

İstanbul Dergisi’nnin Ekim 1998 sayısında yer alan “Nakkaş Haydar Sokağı’nda Zaman” adlı yazısında Çağatay Anadol, insanlar değişince sokağın havasının da tamamen değiştiğini yazar. Bugün Balat’ta değişmeyen, çocukların yine sokaklarda birlikte gezip oynamaya devam etmesi. Çağatay Anadol’un Nakkaş Haydar Sokağı için yazdığı gibi “içlerinde bir tane bile Efiça olmayan” çocuklar bunlar. Artık Balat’ta Eylül 1955’te o anda evde bulunan altı çocuğunu, korusunlar diye dört Rum evinin kapısına gönderen Nazime Hanım da yok. Bugün sokaklarda oynayanlar adları İman, Berfin, Nagehan, Merve, Serkan, Ahmet olan çocuklar.

Toplanmalar
Bu çocukları Balat’ta bir araya getiren olayların başlangıcı 1940’lı-1970’li yıllar arasında İç Anadolu ve Marmara bölgelerinden gelenlerin Balat’a yerleşmelerine neden olan ikinci göç dalgasına dayanıyor. 1980’li-1990’lı yıllarda ise sanayinin Haliç’ten kaldırılmasıyla işsiz kalan işçiler ve aileleri bölgeden ayrılmaya başlıyorlar ve onların yerine ekonomik, güvenlik arayışı gibi nedenlerle Doğu ve Gümeydoğu Anadolu bölgelerini terk edenler geliyor. Bunlar aynı zamanda semtin yeni işçileri.

Son dalgada ise Balat’ın İstanbul’un UNESCO Kültür Mirası kapsamına alınması, geleneksel yapısının cazibesi gibi semte daha çok kültürel nedenlerle ya da yatırım amaçlı gelen orta-üst sınıftan eğitimli kişiler oluşturuyor. Semtte açılan üniversitelerden gelen gençleri ve yine semtte yapılan dizi çekimleri nedeniyle semte gelen sinemacılar ve yabancılar semtin nüfusunu kentlileştiren yeni gruplardan bazıları. Bugün semtte evi olan politikacı ve sanatçılar olduğu da biliniyor. Semtin yeni sakinlerine belirgin olarak 2013 yılından sonra bölgeye yoğun olarak gelen Suriyelileri de eklemek gerekiyor. Özellikle son dalgada bölgeye gelenler ve onların gelişini mümkün kılan düzenlemeler semtteki gayrimenkullerin spekülatif değer kazanmasına, kiraların yükselmesine ve yavaş yavaş kafelerin, ardından antikacı-mezatçıların, vintage dükkânların ve sanat atölyelerinin açılmasını mümkün kılıyor.

Artık semtte yaşayanblar, ilk sakinleri olan gidenlerin yerine göçle Orta Anadolu ve Karadeniz’den gelenlerin, onları izleyen ve semte Diyarbakırlılar, Siirtlliler, Sivaslılar ve Malatyalılar’ın gelmesini, son olarak da Suriyelilerin yerleşmesisni mümkün kılan göç hareketlerinin ardından semte entelektüel bir profili yerleştirip “soylulaşmasına” katkıda bulunan kentliler.

Dizi çekimlerinin Balat sınırları dışında da meşhur ettiği Lonca Mahallesi’nin Roman çocukları bugün Kastamonulu, Sivaslı, Diyarbakırlı ve Suriyeli çocuklarla birlikte oynuyor. Bu çocukları Balat’ta buluşturan da yoksulluk. Gelir düzeyi düşük aileler, harap, harap olduğu için de ucuz küçük evlerde sekiz on kişilik nüfus barındırıyor. Kanuni olmayan işler, hırsızlık, adam dövme ya da yaralama, şiddetin her türlüsü bu yeni toplanmaların sonuçlarından. Semtin tarihinin kronolojik bir okuması, semtteki toplanmaların Türkiye’deki sosyal ve siyasal dönüşümlere ve Türkiye tarihinin kronolojik okumasına paralel olduğunu gösteriyor.

Turistik Balat
Balat’a gidince insanın gözünü ilk alan, ana caddelerinde ve ana caddelerine açılan sokakların merkeze yakın yerlerinde sağlı sollu dizilmiş, rengârenk kafeler oluyor. Balat’a turistik bir sahil kasabası görünümü kazandıran bu kafeler aynı zamanda Balat’ı “fotojenik” bir mekan haline de getiriyor. Bunlara duvar resimlerini de eklemek mümkün.

Mevcut haliule Balat’a can veren bir tür alışveriş. Turistik Balat sonradan boyanmış renkleriyle bu alışveriş için düzenlenmiş. Balat’ın hafta içi ve hafta sonu insan profilleri birbirinden farklılaşıyor. Hafta için Balat’ın yerlileri ya da yerleşikleri, boş sokaklarda meraklı gözler ve ellerinde fotoğraf makinalarıyla gezinen birkaç turist grubu ya da moda veya düğün fotoğrafları içekimi için semtte olanlar ile dizi çekimleri için semtte bulunanlar oluşturuyor. Hafta içinde semt daha sakin ve semtin yerlileri olağan hayatlarını sürdürebiliyor. Fiyatların halen mahalle fiyatlarında seyrettiği semt pazarı da yine hafta içinde kuruluyor. Hafta sonlarında gelenleri ise sabahın erken saatlerinden itibaren kafelerde ve sokaklarda görünür olan yerli ve yabancı turistler oluşturuyor. Hafta sonunda semtin nüfusu çok yükseliyor ve yerli hayat bu kalabalık arasında görünmez oluyor. Semtin içinde farklı kimşilkler farklı yönlerden ve yönlere akıyor.

Hediyelik eşya satan dükkânlar, antikacılar, butikler, Balat’ın içlerine doğru çoğalan “mahalle” dükkânlarının arasında temiz ve yeni giysiler gibi ışıldıyor. Semtte evlerden semtteki mezatçılara, yeni açılan antikacı ya da sahaflara ya da daha oralara ulaşmadan sağlı sollu kafelere satmak için eski eşya toplayan eskicilere rastlamak olağan. Bu eskicilerin ticareti semt içiyle sınırlı gibi görünüyor. Bu arabalardan ürün almak da mümkün, ama arabaya düşer düşmez ürün değer kazanıyor. Bu ürünler semtteki mezatlarda açık artırmayla da satılıyor. Mahalle esnafı da bu arabalarn yolunuı gözlüyor. Ürünlerin mezatçılara ya da semtteki antikacılara ulaşmadan daha yolda, dükkân eksiklerini tamamlamak amacıyla semt esnafı tarafından satın alındığı oluyor.

Semtte bu alışveriş içinde semtin seyirlik yüzü birlikte inşa ediliyor. O yüz bakılmak için. Gelenlerin bazıları sosyal medyada fotoğrafını gördükleri evlerin yerlerini arıyor. O binanın fotoğrafı bir kez daha çekilecek ve bir kez daha sosyal medyada yayınlanacak. Semt seyre açılmış ve evlerin pencerelerine ve oradan mahremiyetlerine doğrultulmuş objektiflerden kaçmak mümkün görünmüyor.

Semtin Yırtıkları
İnsan, hayatında inanabileceği bir hikâyeye muhakkak ihtiyaç duyuyor. Balat, aynı zamanla bu hikâyelerin semtin eski ve yeni yerlileri ve semte gezmek için gelenler tarafından birlikte inşa ediliyor. Balat’ta hayatın yüzlerce yıl içinde inşa edilmiş, sokak diplerinde acımtırak, ana yollara çıkıldıkça bir mutluluk vaadine katılmaya davet eden bir görünümü var. Semtte “kalanlar” ve semte sonradan gelenler bu hikâyeyi birlikte inşa ediliyor. Semtin en sevilesi yanı belki de olanların ve gelenlerin birlikte inşa edilebilecek bir hikâyeye inanmış olmalı.

O hikâye sokaklarda dursun. Sokaklarda olan bir başka hikâye de semtin çocukları. Hem kendileri hem de hikâyeleri. Semte göz hizasından baktığımızda, kafelerden birinde oturmuş semti seyretmiyorsak ya da ana caddelerin az sapasında kalabileek sokaklarına dalmamışsak, çoukların hikâyesi bizim bakışımızın dışında kalıyor. O zaman göreceğimiz, belki sadece semtin hafta sonu kalabalığına mutlaka grup olarak karışmış, birbirini izleyen, birbirini gözeten ve gözleyen çocukların yoksulluğudur. Çocuklar ellerinde kitaplar, el yapımı kartpostallar, kitap ayraçları, semtin ziyaretçilerinin “profiline” uygun ürünlerle semte gelenlere bir şeyler satmaya çalışıyor. Ama hikâyenin tek yeri burası değil.

Semtin yerlilerinden biri semte en son gelen Suriyelilerin çouklarından konuşurken, “dişlerinin arasından kan sızmayan yoktur,” diyor. Bu, çocukların çoğu azılı bir şiddete tanıklık etmiştir demek. Onların resmi en az bir yerinden ve bir defa yırtılmış, yurtlarını bırakıp gelmişler. Yaşadıklarının ne kadarını orada bıraktıklarını, ne kadarını semte taşıdıklarını bilmemiz mümkün değil. Güzel giyimle kadınlar ve erkekler bu çocukların yeni fotoğraflarını çekiyor.

Başka bir yerde mahallenin yerlilerinden bir kız çocuğu, kabul gördüğü kafede sokağa bakan bir masada sesizce, ama fazla sessizce kitabını okuyor. Semtte yerleşilk yaşamayanlardan biri, birlikte yaşadığı adamın çocuğun hamile annesine şiddet uyguladığını anlatıyor. Şiddetin ölçüsü nedir bilmek zor. Yok, adam çocuğu dövmüyormuş diye anlatıyor biri. Çocuk öyle söylemiş, dayak başlayınca saklanıyormuş, saklandığı için adam onu dövemiyormuş. Bu, çocuğun anlattığı hikâye. Annesi saklanmıyor ya da saklanamıyor. Anne, işler kontrolden çıkınca çocuğu birilerine bırakıyormuş evden uzak tutmak için. Dinleyenin işlerin kontrolden çıkmasını tahayyül etmesi güç, resmi çekilebilir değil işlerin kontrolden çıkması.

Başka bir yerde on bir yaşında bir kız çocuğu, çocuklara destek olmak için kurulan, hukuki bir statüsü olmayan, her gelenin istediği gibi girebildiği, oraya üşüşmüş çocuklarla konuşabildiği, dilediği kadar fotoğraf çekebildiği, hatta fotoğraf çekmeye teşvik edildiği bir yerde, röpörtaj için gelen “abi”ye merdivene oturmuş poz veriyor. Aynı yerde bir başka kız çocuğu, poz verenden daha kısa boylu, daha küçük ve daha sessiz olan, girip çıkanları izliyor, hiç konuşmuyor. Dokuz on yaşlarında olması gereken bir başka kız çocuğu, doğudan göç edenlerden, yanında taşıdığı kadın çantasından gıcır gıcır topuklu pabuçlar çıkarıp ayağına giyiyor.

Çıkarıp tekrar giyiyor: Çok gıcır, çocuk ayakkabısı olamayacak kadar çok topuklu ayakkabıları çıkarıp çantasına kaldırdığı bir ara, ayağına terliklerini geçirip sokakta diğer çocuklarla seksek oynuyor. Son model, plakaları muhtelif, yani yakından ve uzaktan arabalar sokaklar arasında kendine yol açarak ilerliyor ya da bazı binaların önünde duraklıyor. Bu trafikte çocukların nerede durduğu konusu belirsiz. Çocuklar topluca Haliç kıyısına oynamaya götürülüyor. Çocuklar topluca havuza yüzmeye götürülüyor. Çocuklar topluca başka mahallelere müsabakalara götürülüyor. Çocuklar bu başka başka yerlere götürülürken yanlarında ebeveynleri yok.

Öbür tarafta, temiz yüzlü, saçı başı, üstü, her şeyi temiz bir çocuk, o akşam başka bir şehrire gideceğini söylüyor. Adına tatil deniyor ve bunda mutabık kalınıyor. Bir başkası, bir yetişkin, bir başka çocuğun müziğe nasıl yetenekli olduğunu anlatıyor. Hiç müzik eğitimi almamış çocuk, şimdi semti ve çocukları sahiplenmişlerin desteği ile eski madde bağımlısı çocuklarla birlikte müzik yapıyor. Annesi başka bir şehirde genelevde çalışan çocuğun hikâyesi de diğer çocukların hikâyelerine karışıp bir yerlere gidiyor.

Gözbağları
Semtlerin hikâyelerini, kendimizinkiler gibi, bir çok farklı biçimde anlatmak mümkün. Balat’taki sosyal hareketlilik de, semtin ana damarlarında özellikle hafta sonlarında akan ziyaretçilerin renkli görünümü ötesinde, sayısız hayatı gösteriyor ya da saklıyor.

Tarihin bir zamanında çok farklı vesilelerle bir yere toplanmış, bu bir aradalıkla bir semt hayatını sürdürmeye çalışan insanlar bunlar. Semtin ana damarlarında görünen akışkan hayata, semtin arka ve dip sokaklarından daha az akışkan, kendine has bir kokusu ve tadı olan, ışığı başka hayatlar ince ince sızıyor.

Semtte uzun gibi görünen bir tarihsel süreklilikte yer değiştirmelerin neden olduğu kopuşlar her yerde karşımıza çıkıyor. Semtin aynı zamanda “soylulaş(tırıl)masına” bağlı olarak kapılarından yoksulluğun taştığı evlerin, metruk mekanların artık mülke dönüşmesinin getirdiği, semt ekonomisinin de dinamikleri var. Bu dinamikler, semtin yoksullarına destek olmak için semte dışarıdan akan, içerinin sayısız dayanışma stratejisine eklemlenen, bir kısmı açık, bir kısmı kayıt dışı kaynakların dolaşımına ekleniyor.

İnsanın yeryüzünde kendini var kılma becerilerini, iyiliğin ve kötülüğün yollarını ve sınırlarını tahayyül etmek çok güç. Seemtlere büyük bir resim olarak baktığımızda hep gözbağlarımız var. Oysa İstanbul’un ve semtlerin ve Balat’ın da bizi kendine bağlayan güzelliklerinin yanı sıra, sert ve sevimsiz hikâyeleri de var: Oralara girildiğinde gözbağlarımız çözülüyor.

Kalp Kuşu
Çocuklardan biri el yapımı bir kartpostal getiriyor. Üzerinde kalpten kuşa dönüşen bir çizim ve iyi dilekler var. Küçük kardeşi için birlikte mahalle bakkalına gidip yoğurt aldıktan sonra oldu bu. Satılık değil bu el yapımı kart, bir hediye. Kuşun ne kuşu olduğunu soruyorum. En önemli soru bu değil. Kalp kuşu diyor küçük kız. Neşelenip gülüyoruz. Kuşun adının bu olduğundan hepimiz neredeyse eminiz. Halbuki Balat’ta çocukları arasındayken bu kuşa isim koymak çok zor.

Funda Tuğrul
Araştırmacı

Benzer Yazılar

Kahramanlar ve ahmaklar: Aramızdaki gayrimeşru mesafe

Ad Hoc

İstanbul’un geridönüşüm işçileri: Çöpün sahibi kim?

Ad Hoc

Narcissus’un aynası

Ad Hoc