Tematik

Ben “beden” miyim yoksa “beden”e mi sahibim?

Ben "beden" miyim yoksa "beden"e mi sahibim?

Fransız sosyal psikoloji profesörü Jean Maisonneuve, bedenin yüceltilmesi ve hayatın odağına yerleştirilmesine yönelik davranışları yıllar önce “corporéisme” olarak adlandırmıştı. Maisonneuve’ün “beden kültü” olarak tarif ettiği bu kavramı Türkçeye “bedencilik” olarak çevirebiliriz. Fransız psikoloğa göre, maneviyatını yitiren bireyler yeni bir “inanç” arayışına girdi. Ego tarafından yönetilen bir dünyada, kişinin yetkinliği “bedeninin sınırlarıyla” tarif edilir oldu. Hedonizmle beslenen, gemi azıya almış bir narsisizm kaçınılmazdı bu durumda. Öte yandan, çağımızın salgını olan narsisizmin, Yunan mitolojisinden bildiğimiz “kendine aşık olma” hali olduğunu da iddia edemeyiz bugün. Aksine, ötekinin gözünde kendini aramaya adanmış, kültür endüstrilerinin sunduğu “ideal ben”in peşinde sürüklenen, onaylanma açlığı çeken zavallı bir narsisizm söz konusu.

İllüzyonlar çağının “kutsanma nesnesi” olarak “beden”
Bedeni yücelten ve insanı gerçek olamayacak kadar mükemmel ve sağlıklı bir bedene sahip olmak için her yola başvuracak kıvama getiren “bedencilik” Jean Baudrillard’ın “Tüketim Toplumu” eserinde sosyolojik açıdan ele alınır. Yeryüzündeki her şeyin bir simülasyondan ibaret olduğunu ve özellikle Batı dünyasının bir illüzyonlar çağı yaşadığını ifade eden ünlü düşünüre göre, beden; modeller üzerinden şekillenen bir göstergeler sistemidir. Baudrillard bedeni “en güzel nesne” olarak tanımlar, çünkü tekrar tekrar keşfedilebilir ve diyetlerle, sağlıkla, gençlikle, zarafetle mutlak varlığının defalarca altı çizilir. Beden, “kutsanma nesnesi”dir artık ve hem ideolojik hem de ahlaki açıdan ruhun yerine geçmiştir.

Günümüzde “beden”in yüklendiği değerleri açıklayabilmek için postmodern toplumların özelliklerine de göz atmak gerekir. Bu toplumlarda bireylerin kimlikleri esnektir, kolayca şekil değiştirebilir, çünkü ne etnik ne sosyal ne de dini anlamda bir gruba aidiyetleri vardır. Böylesi bir toplumsal dokuda, “beden” kimlik arayışının olmazsa olmazı haline gelir. Baudrillard’ın değindiği gibi, işaretler ve semboller tüketerek bir beden inşa eder ve bir kimlik illüzyonu satın alırız. “Görünüş” ile “gerçeklik” arasındaki geleneksel ayrım da silindiği için, özne; kimliğinin tüm koordinatlarını – beden başta olmak üzere – maddi unsurlara göre belirler. Bu aşamada, kişinin kendi seçimlerini yapmakta özgür olduğunu öne sürmek yersizdir. Kimlik arayışında olan insan, toplumun değer atfettiği göstergeleri üzerine giymesi gerektiğini, sadece bu şekilde toplumda varlık iddia edebileceğini, kabul göreceğini öğrenir.

Sümerler’den günümüze: “Beden”in tarihteki yolculuğu
Postmodern toplumlarda “beden”in nasıl olup da şimdiye dek hiç olmadığı kadar yaşamlarımızın merkezinde yer alabildiğini anlayabilmek için, “beden”in tarih boyunca kat ettiği yola hızlıca bir göz atmak faydalı olacaktır. “Beden”, aslında insan tarihinin en eski ve en tartışmalı kavramlarından biridir, çünkü daima felsefi ikilikler üzerinden tasvir edilmiştir. İnsan bedeninin yüklendiği değerler tarihe ve coğrafyaya göre, ruh-beden ve zihin-beden ikiliklerinden hareketle sürekli değişmiştir. İsa’dan önce 3000 yılına kadar geri gidildiğinde, Sümerler’e ait tabletlerde ruh ve bedenden ayrı ayrı bahsedildiği görülür. Hipokrat beyni düşüncenin merkezi olarak nitelendirir. Antik Yunan’da “beden” felsefi bir nesnedir. Bu dönemin filozoflarının kendilerine sordukları “Ben, beden miyim yoksa bedene mi sahibim?” sorusu, takip eden yüzyıllarda da tartışmaları beraberinde getirir. Tek tanrılı dinler ise “beden” kavramına ruh-beden ikiliği perspektifinden yaklaşır. Özellikle Hristiyanlık, beden ile ruh ayrımına bariz bir vurgu yapar. İnsan bedeni günah kaynağı ve zafiyet nedeni iken, ruh yüce bir varlık olarak tasvir edilir. Dinin baskın olduğu dönem ve ülkelerde “ben”in asıl muhteviyatının “ruh” olduğu fikri güçlenirken, 16’ncı yüzyılda Batı’da anatomi bilimi “beden”i insandan tamamen ayırır. 17’nci yüzyılda pozitif bilimlerin iyice ilerlemesi ve mekanizmin ortaya çıkışıyla dinin etkisi azaltır. René Descartes çağın baş aktörlerinden biri olarak gerekeni yapıp; ruh-beden ikiliğinde “ruh”un yerine “zihni” koyar. 18’inci yüzyılda bedenin Tanrı’nın ürettiği bir makine olduğu görüşü kısmen de olsa aşılır. Bir yandan beden egzersizleri önem kazanırken, ideal beden ölçüleri gibi yeni kavramlarla tanışılır. 19’uncu yüzyılda Sanayi Devrimi etkisiyle ve kapitalizmin ekonomik, toplumsal ve kültürel alanlara yayılmasıyla özellikle şehirlerde insanın yaşamı, dolayısıyla bedene dair günlük ritüelleri değişir. Bu yeni düzende tüketici haline gelen insan, kitle iletişim araçlarının telkini ile reklamların vaatleri arasında hür iradesini kendi elleriyle boğar.

Tüketim toplumunda, ötekinin bakışına hapsolan “beden”
Yakın geçmişe baktığımızda, ünlü sosyolog Emile Durkheim’ın insanı “çift” olarak tanımladığını, onu bir organizma ve bir de toplumsal varlığın bileşimi olarak tarif ettiğini görürüz. Durkheim, insanın “toplumsal varlık” yönünü “en yüksek entelektüel gerçeklik” olarak betimler. Bu çıkarım, tarih boyu insanın bedeniyle ilişkisi hakkında yapılmış tüm tartışmaların bir sentezi ve en akılcı çıkarımı gibidir; “ben”in bir parçası yeryüzündeki milyarlarca organizmadan sadece biri olan bedenimiz, diğer parçası ise gerçekte bizim kim olduğumuzu belirleyen toplumsal varlığımızdır… Ancak bugün, insanın “tüketici” sıfatının diğer tüm niteliklerinin önüne geçmesiyle Durkheim’ın formülü de hepten karışmıştır; toplumsal varlığını organizmasını cilalamak suretiyle kanıtlamaya çalışan, sosyalleşmesinin en önemli aracı olarak bedenini kullanan bir insan var karşımızda. Alman sosyolog Norbert Elias bu durumu, insanı ötekilerin bakışları arasında çapraz ateşe maruz bırakan bireyselleşmeyle açıklar. Bu bakışlar içselleştirilir ve öz disiplin haline gelir. Ortaya çıkan gerilimde ilk göze çarpan nesne olarak “beden” ilgi odağıdır artık, hatta ötekinin denetimi altındadır, tıpkı Panopticon’daki bir mahkum gibi.

Peki, özgürleşmek mümkün mü? Hem bedenimizi vitrinden çekip çıkarmak hem de yüzyıllarca tartışma konusu olmuş “beden-ruh”, “beden-zihin” ikiliklerinde dengeyi sağlamak hala olasılık dahilinde mi? İmkânsız değil elbette, ama çok zor, çünkü bedene özgürlüğünü ilk vaat eden kapitalizmdi. Batı’dan doğan bu özgürlük yanılsaması bedenimizi Viktoryen dönemin korselerinden, dinin baskısından, geleneklerden kurtardı. Bedenimiz özgürleşti, hatta bağımsızlığını ilan etti ve tirana dönüştü. Biz böylece bedene hapsolduk. Örneğin, çıplaklık normalleşti; genç ve güzel olmamız şartıyla… Kadınlar özgürleşti; 36 beden hapishanesinin avlusunda… Bryan S. Turner’ın dediği gibi “somatik toplumlara” dönüştük. Bu toplumlarda, kimliğini “beden” denen bir göstergeler sistemiyle temellendiren insan, “Ben beden miyim yoksa bir bedene mi sahibim?” sorusunun yanıtını da nihayet bulmuş oldu: “Evet, ben bir bedenim ve o beden, benim sahibim!”

Sebla Kutsal
Gazeteci

Benzer Yazılar

Dijital kültür savaşları ve yeni muhafazakârlar

Ad Hoc

Dijital çağda sokak protestoları

Ad Hoc

Evin bilinçdışı ve bilinçdışındaki ‘ev’

Burcu Şahin