İnsan Manşet

Beşikten hikâyeler

Beşikten hikâyeler

Malcolm Gladwell, Kıvılcım Anı (Tipping Point) kitabında 1980’lerde yapılmış enteresan bir araştırmadan bahsediyor. Connecticut eyaletinde bir üniversitede profesörlük yapan bir çift, iki yaşındaki kızları Emily’nin akşamları uyumadan önce kendi kendine konuştuğunu fark ediyorlar. Meraklanıp, Emily’nin kendisiyle yaptığı konuşmaları 15 ay boyunca kaydetmeye karar veriyorlar. Sonuçları Harvard Üniversitesi’nde gelişim psikolojisi alanında çalışan Katherine Nelson öncülüğünde ve çeşitli dilbilimci ve psikologlarla beraber incelediklerinde, Emily’nin kendi kendine konuşurken kullandığı dilin ebeveynleriyle konuşurken kullandığı dile kıyasla daha gelişmiş olduğunu fark ediyorlar. Emily’nin kendi deneyimlerini hikâyeleştirdiğini ve akşamları uyumadan önce kendi kendine konuşarak; yaşadığı olaylara, hislerine ve hareketlerine anlam vermeye çalıştığını keşfediyorlar.

Hikâye anlatıcılığının okul öncesi çocukların bilişsel gelişimine etkileri üzerinde pek çok araştırma mevcut. Okul öncesi çocuklar, genelde üç veya dört yaşında hikâye anlatmaya başlıyor. Çocuklar, hikâye anlatımını bir yandan kendi hayatlarına anlam vermeye çalışmak için kullanırken diğer yandan da kişiliklerini geliştirmek için kullanıyorlar. Farklı karakterler yaratmak, bu karakterleri canlandırmak ve bu karakterler üzerinden hikâyeler yaratmak çocukların farklı kimlikler inşa edip denemelerde bulunmalarına yardımcı oluyor. Hikâyeleri farklı perspektiflerden anlatabilmek ise pek çok bilişsel görevi yerine getirebilmek için gerekli. Hikâye anlatabilmenin hem dili geliştirdiğini hem de okumayı öğrenmeyi kolaylaştırdığını biliyoruz.

“Ormana git, bir masal yaz”

Bu alanda Türkiye’de Özyeğin Üniversitesi’nin TÜBITAK işbirliği ile yürüttüğü bir araştırmaya işaret edelim. 2014-2017 yılları arasında yürütülen ve Okul Öncesi Dönemdeki Çocukların Yap-İnan Oyun Davranışlarının Gelişimi ve Bu Oyun Türünün Sosyal ve Bilişsel Gelişimle İlişkisinin İncelenmesi olarak adlandırılan projede çocukların oyun davranışlarının “zihin kuramı, yönetici işlevler, yaratıcılık ve dil gelişimi” gibi alanlara etkileri araştırıldı. Oyun ve hikâyelerin çocukların gelişimi için gerekli olduğu tekrar gösterildi ve sosyal politika ve eğitim müfredatlarında oyunun önemi vurgulandı.

Hikâye anlatıcılığının eğitimde kullanıldığı örneklerden biri Finlandiya’dan geliyor. Finler, günümüzün dijital ve global dünyasını yansıtan ve aslen 1994 yılında ABD’de New London Group adı altında çalışan araştırmacı ve eğitimcilerin keşfettiği bir modelden yararlanıyorlar. Multi-literacy (çoklu-okuryazarlık) olarak adlandırılan model, okuryazarlığın sadece yazmak ve okumaktan ibaret olmadığını ve kritik analiz yeteneğinin de eğitime dahil edilmesi gereken önemli bir alan olduğunu savunuyor. Mesela, öncelikle çocuklara Fin masalları öğretiliyor ve çocuklardan, orman gibi, masallardaki karakterlerin yaşayabileceği bir alana gidip burayı incelemeleri isteniyor. Çocuklar burada dijital kameralar veya telefonlarla ilgilerini çeken kareleri resmediyorlar ve neden bunlara ilgi gösterdiklerini anlatıyorlar. Sonra, bir uygulama aracılığıyla bu fotoğraflardaki nesnelerde birer ağız yaratılıyor ve çocuklar kendi yarattıkları bu karakterlere birer hikâye yazıyorlar. Bu hikâyeler sonra ebeveynlerle paylaşılıyor. Çocukların üç ila beş yaşlarında olduklarını ekleyelim.

Hikâye anlatımı ve sosyal gelişim

Okul öncesi çocuklarda hikâye anlatımı, çocukların sosyal gelişiminde de rol oynuyor. Özellikle, gelişmekte olan bir çocuk ve bir yetişkinin beraber hikâye anlatması çocuğun yeni anılar oluşturmasana ve kendi hayat hikâyesini yazmasına yardımcı oluyor. Bu anlatım vasıtasıyla çocuklar bir yandan sosyal bağlamlarda nasıl davranmaları gerektiğini öğrenirken diğer yandan da yeni anılar oluşturuyorlar. Bir yetişkin ile beraber hikâye anlatmak, çocukların iletişim yeteneğini geliştirmelerine yardımcı oluyor. Aynı zamanda kendi imajlarını belirlemelerine ve başkalarıyla ilişki kurmaya başlamalarına yol açıyor.

Bu konudaki ilgi çekici araştırmalardan biri de Goethe Üniversitesi’nden Tilmann Habermas ve Florida Üniversitesi’nden Susan Bluck’a ait. Habermas ve Bluck, insanların hayat anlatılarının “tonunun” okul öncesi döneminde yazıldığını söylüyorlar. Çocuklar, dört ve beş yaşlarındayken başlarına gelen olayları yapılandırarak hikâyeleştirmeye başlıyorlar. Bu yapılanmada kronolojik sıralamanın yerini bir problemi dillendirme ve o problemin çözümüne ulaşma alıyor. Böylece, çocuklar neden-sonuç ilişkileri kurmayı öğreniyorlar. Bu yaştan sonra bir çocuğa hayat hikâyesini sorduğunuzda size kronolojik olaylardan ziyade öğrendiği neden-sonuç ilişkileriyle hayat hikâyesini anlatmaya başlıyor. Olayları bu şekilde kavrayabilmek ve anlatabilmek çocukların bu şekilde kurguladıkları olayları daha sonradan daha net hatırlayabilmesine de yardımcı oluyor.

Hikâye anlatıcılığı, çocukların yerel kültür, toplumsal değerler ve ahlaki prensipleri öğrenmelerine de yardımcı oluyor. Çocukların kendi deneyimlerinden yararlanarak hikâyeler yaratmaları ve bu hikâyeleri sosyal ortamlarda başkalarıyla paylaşmaları, hikâyelere olan tepkileri değerlendirmelerine ve hikâyeleri sosyal ve kültürel bağlamlara uyacak şekilde değiştirmelerine sebep oluyor. Hangi hikâyelerin anlatılabileceği, hangilerinin de sosyal ortamlara uygun olmadıklarını çocuklar deneme yanılma yöntemiyle öğreniyorlar.

Burada yine çocuk gelişimi alanından bir araştırmadan örnek verelim. PJ Miller, hikâye anlatıcılığının kültürel bağlamda sosyalleşmeye olan etkisi üzerine bir araştırma yaptı. Araştırmada, Çin ve ABD’den ailelerin çocuklarını inceledi. İki yüze yakın hikâye aracılığıyla yapılan araştırmada çocuklar ve aileleri arasındaki dinamiklere baktı. Bazı etkilerin benzer olduğunu görürken bir yandan da bu kültürlerin hikâye anlatıcılığını kullanışlarındaki farkları gözlemledi. Çinli ailelerin hikâye anlatıcılığını çocuklarına sosyal ve etik değerler öğretmek için kullandıklarını, Avrupalı- Amerikan ailelerin ise çocuklarının deneyimlerini didaktik işlevlerden ziyade eğlence sunmak ve tasdik etmek için kullandıklarını gösterdi.

Okul öncesi engelli çocuklarda hikâye anlatıcılığının etkileri üzerine pek çok araştırma mevcut. Mesela, İzlanda’da bir ilkokulda engelli, öğrenme engelli ve dikkat ve duygusal problemleri olan çocuklarla yapılmış bir araştırmada çocuklardan bir sene boyunca on iki oyun ve yaratıcı hikâyeler yaratmaları istendi ve süreç boyunca çocuklara WISC, Achenbach ve ADHD gibi psikolojik testler yapıldı. Bir senenin sonunda oyun ve hikâyelerin çocukların duygusal ve davranışsal gelişimine katkıda bulunduğu sonucuna varıldı.

Hikâyeler kurgulamak, anlatmak ve dinlemek çocukların gelişimine önemli katkılarda bulunuyor. Hikâyeler aracılığıyla çocuklar kendi deneyimlerine anlam veriyorlar. Yeni kimlikler deneme şansını yakalıyorlar ve bu kimlikleri değerlendiriyorlar. Hem sosyalleşmeyi öğreniyorlar hem de kültürel dinamikleri keşfediyorlar. Dillerini ve analiz yapabilme yeteneklerini geliştiriyorlar. Hayal güçlerini özgür bırakıyorlar. Kim demiş öğrenmek eğlenceli olamaz diye?

Yazı: Nazlı Selin Özkan

Bu yazı ilk kez Ad Hoc Mayıs sayısında yayımlandı.

Benzer Yazılar

Fütüristler kriz anlarında ne işe yarar?

Ad Hoc

Çikolata, haz ve sinema

Ad Hoc

Tekno-gerçekçilik, sonsuz döngü ve yaratıcı yıkım

Ad Hoc