Teknoloji

Bilim iletişiminde değişim zamanı

Bilim iletişiminde değişim zamanı

Bilim iletişiminin önde gelen kurumlarından Stony Brook Üniversitesi Alan Alda Center for Communicating Science’ın güncel programındaki atölye çalışmalarından birinin başlığı “Alda Bilim İletişimi Deneyimi.” Çalışmanın içeriğine göz attığımızda, bilim insanlarına ve araştırmacılara etkili ve yaratıcı hikâye anlatımı yöntemlerinin öğretildiğini görüyoruz. Mesaj tasarımı teknikleri ve teatral doğaçlama pratikleri gibi kurlar sunuyor atölye çalışması. Peki, bu iletişimi kime yapacak bilim insanları ve araştırmacılar? Hükümet yetkililerine, diğer bilim insanları ve araştırmacılara, fon sağlayan kurumlara ve öğrencilere… Bir diğer deyişle, bilimsel ekosistemin hali hazırda bir parçası olan diğer kabile üyelerine. Ya Dünya’nın düz olduğuna, dev köpek balıklarının hâlâ okyanuslarda yüzdüğüne, iklim krizinin gerçek olmadığına ya da aşıların işe yaramadığına inananlar, onları ikna etmek için hangi araçlar geliştirilecek?

Kalem, kılıçtan üstün mü?

University College London profesörlerinden ve Occam’s Corner isimli bilim iletişimi bloğunun kurucusu Jenny Rohn, yalan haberlerin karşısına objektifliği kanıtlanmış olgularla çıkma devrinin geride kaldığını düşünenler tarafında. Şöyle yazıyor bloğunda: “Nazik yazılarımızı anaakım medyada yayınlıyor ve dünyayı değiştireceğimizi umuyoruz. Sosyal medyadaki trol yorumları kaçınılmaz olduğu için kendimizi olumsuz durumlara hazırlıyoruz, seyircilerimizden gelen destek ve takdirle de mutlu oluyoruz. İyi bir şey yaptığımıza ikna oluyoruz. Kötü niyetli yanlış bilgilerin yayıldığı bir dünyayı ışığımızla aydınlattığımıza inanıyoruz. Binlerce paylaşım aldığımızda gururlanıyoruz ama tüm bu resim, aşı karşıtlarının, ırkçıların ya da çatlakların milyonlarca paylaşım aldığına tanık olduğumuzda, yıkılmaya başlıyor. Kalemin, kılıçtan üstün olduğu söylenir. Peki, düşman tarafı da bir kaleme sahipse ve sözcükleri milyonlarca insan nazarında çok daha ikna edici bulunuyorsa ne yapmalı?”

Bir başka bilim yazarı Richard P. Grant de şöyle yazıyor: “Ne zaman bir televizyon programına verilerinizi, istatistiklerinizi ve infografiklerinizi alıp çıkarsanız, kibirli ve yargılayıcı olduğunuz düşünülür. Özellikle de gerçekten haklıysanız…”

Bu durum, basit bir Davut ve Golyat hikâyesine tercüme edilebilir mi? Hikâyeye göre, yenilmez olduğunu düşündüğümüz devleri güçlü kılan özellik, aynı zamanda zayıf noktalarını da betimliyordur, öyleyse bu zayıflığın kaynağını bulmalıyız. Bu zayıflıkla mücadele ederken de daha fazla hakikat öne sürmek yerine, sözde-bilim ve komplo teorilerinin peşine takılanların duygu dünyasını anlamaya çalışmak olmalı stratejimiz. İnsanları bu inanç sistemlerine sürükleyen birçok varoluşsal, epistemolojik ve toplumsal nedenler var. Hakikat sonrası bir dünyada ve yalnızlığın kritik bir sağlık sorununa dönüştüğü bir global toplumda; korku, kafa karışıklığı ve güçsüzlük hissini bertaraf eden komplo teorilerinin başarısına hayret etmek pek de meşru görünmüyor.

Mantıksızlığın kökenleri

Oyun yazarı Bernard Shaw, mantıklı insanların dünyaya uyum sağladığını, mantıksız insanlarınsa dünyanın kendilerine uyum sağlamasını beklediklerini, bu nedenle dünyadaki tüm ilerlemenin mantıksız insanlardan kaynaklandığını yazdığında bugünleri tarif etmiş olamaz. Bununla birlikte, mantıklı insanlardan oluştuğu düşünülen bilimsel toplulukların, mantıksız olanlara kulak verme ve onların etki alanının gücünü dikkate almakta biraz etkisiz kaldığını görmek üzücü. Bilim insanları ve bilim iletişimcileri, bilimsel ekosistemin içinde olanlar kadar dışında olanları da ikna edebilmenin farklı yöntemlerini keşfetmek zorunda. Bu, bilimsel hakikati askıya almak ya da sözde-bilimin argümanlarına saygı duymak değil, her iki tarafı da aynı tartışma zemininin içinde tutabilmek anlamına geliyor.

Ticari markaları yöneten iletişimciler, içgörü ve eğilim araştırmalarıyla mevcut ve potansiyel tüketicilerini yakından tanımaya çalışır. Aynı çabayı, bilim iletişimcileri neden göstermez, neden insanların kafasını karıştıran ya da gerçeküstü inanışlara sevk eden psikolojik ya da sosyo-ekonomik zeminleri dikkate almaz, onların gönlünü kazanmaya çalışmaz? Sözde-bilimsel yargıları dolaşıma sokanların hünerleri burada yatmıyor mu; yani inşa ettikleri dünyayı hakikatler yerine, güçlü birer aidiyet ve topluluk hissine yaslama tercihlerinde?

Sahici bir iletişim, iletilen mesajın içeriğine odaklanmaz yalnızca. Davranış, tutum ve düşünüş değişikliği yaratacak, gönülleri ve zihinleri fethedecek yaklaşımları da dikkate alır. Dolayısıyla ilk iş, bilim dışı dünyanın sakinlerini yakından tanımak ve haşmetli Golyat’ın ardındaki korku ve eksikliği giderecek, bilimsel alanla hiçbir ilişkisi olmayan ancak zamanla onun gücünü de artıracak, hakikatlerden daha fazlasını sunan insani bir iletişim yaratmak olmalı.

Benzer Yazılar

Büyümeyen çocuklar, ölmeyen yaşlılar

Ad Hoc

İnşaat ekonomisinde minik bir doğaya dönüş adımı

Ad Hoc

Önyargının makine ve insan olarak portresi

Ad Hoc