Kültür

Binalar ve duygular

15 Nisan 2019 akşamı uluslararası ajansların Fransa’dan haber merkezlerine geçtiği görüntüler tüm dünya için şoke ediciydi. 856 yaşındaki, dünya mirasları arasında yer alan eserde çıkan yangının yol açtığı zarar, yalnızca Katolik cemaati için değil uluslararası toplum için derin bir üzüntü sebebiydi.
Televizyonları başında olay yerinden aktarılan görüntüleri seyreden insanlar, karşılarında gördüklerine inanmakta güçlük çeken, ağlayan ve dua eden Parislileri buldu. İnşası 1163’te başlayıp 1345’te tamamlanan katedral şehre, şehrin insanlarına ve dünyaya mal olmuştu. Bu mimari yapı yalnız inananlara, içinde bir kez olsun bulunanlara değil; hissettirdikleriyle hatta öylece var oluşuyla insanlar için bir mana kazanmıştı.

Bir mimari yapı ve sebep olabileceği duygu durumuna dair bir başka hikâyede, yine bir kilise başroldeydi. 1951 ve 1954 yılları arasında çoğunluğu 5 yaşından küçük çocuklardan oluşan 65 bin kişi çocuk felci sebebiyle felç geçirmiş, hastalık aynı süre zarfında 7 bin 500 kişinin hayatına mal olmuştu.

Pittsburgh’taki laboratuvarında çocuk felci için bir aşı geliştirmek için çalışan virolog Jonas Salk, bir türlü istediği formülü tesis edemiyor ve hayal kırıklığından başka sonuç elde edemiyordu. Salk, zihnini berraklaştırmasını umarak İtalya’nın Umbria bölgesinde bulunan ve 1253 yılından bu yana ibadete açık olan Assisi Aziz Francis Bazilikası’nda inzivaya çekildi.

Çocuk felci aşısını üretebileceği araştırma ve çıkarımları bazilikada geçirdiği dönemde elde eden Salk,
ABD’ye döndüğünde aşıyı formüle etti ve dünyanın akışını değiştirdi.

Virolog, yaşadığı deneyimi şu sözlerle özetliyordu: “O mimari yapıdaki tinsellik öylesine ilham verici bir boyuttaydı ki, hayatımın hiçbir döneminde olmadığı kadar sezgisel düşünebilme imkânı buldum. O tarihi yerde yine sezgisel biçimde çocuk felcine çözüm olacağını düşündüğüm aşıyı formüle ettim. Pittsburgh’daki laboratuvarıma döndüğümde kafamdaki konsepti doğruladım ve aşıyı buldum.”

Yaşadığı deneyimden ve içinde bulunduğu yapının üzerindeki tesirinden son derece etkilenen Salk’ın ABD’ye döndükten sonra attığı bir diğer adım dönemin en büyük mimarlarından Louis Kahn ile yaptığı işbirliği olmuş. Kahn’ın mimarı, Salk’ın isim babası olan La Jolla, Kaliforniya’daki Salk Institute, bu hikâyeden alınan ilhamla, ev sahipliği yaptığı bilim insanlarına mümkün olan en üretken ortamı sunacak şekilde tasarlanmış.

Mekân da insanda söz sahibidir

İki tarihi binada geçen görece yakın tarihli bu iki olay, insan-ortam ilişkisini etraflıca düşünmek için oldukça etkileyici birer motivasyon kaynağı hatta Salk’ın hikâyesinin bir film senaryosu olduğunu
düşünmek işten bile değil. Üstelik bu son derece etkileyici anlatıların ardında, özellikle son yıllarda büyük bir ivmeyle popülerlik kazanan bilimsel bir çalışma sahası da var. Toronto Üniversitesi Psikoloji Bölümü’nde görevli Dr. Oshin Vartanian’ın ifadeleriyle “nörobilim, psikoloji ve mimarinin kesişim noktası”nda yer alan bu saha nöromimari olarak anılıyor.

70’lerde çevresel psikolojinin, 80’lerde kanıt temelli tasarımın hayat bulmasıyla bir anlamda tohumları atılan disiplin 2003 yılında San Diego’da kurulan Academy of Neuroscience for Architecture, bu yeni disiplinin ilk ve en belirgin notunu düşmüş tarihe. 2014 yılında John O’Keefe, May-Britt Moser ve Edvard I Moser’ın beyin hücrelerinin mekâna uyum sağladıklarını kanıtlayan ve bu üç isme Nobel Ödülü getiren araştırma; son olarak 2016 yılında ilk kez Londra’da gerçekleşen Bilinçli Şehirler Konferansı (Conscious Cities Conference) da nöromimarinin yaygınlık kazanıp ilgi uyandıran bir alana dönüşmesinde etkili olan gelişmeler.

Çevre ve sağlık konusunda geç de olsa daha önce hiç olmadığı kadar bilinçli hale gelen modern dünya insanlarının, etrafında veya içinde bulundukları mekânın üzerlerindeki tesirine kayıtsız kalamayacakları aşikâr. Environmental Protection Agency (EPA)’nin modern hayatın yaşandığı diğer ülke ve şehirlerde yaşayanlara yakınsayacağını düşünebileceğimiz tahminlerine göre, ortalama bir ABD vatandaşının hayatının yüzde 90’ını kapalı ortamlarda geçirdiği düşünülürse nöromimarinin önümüzdeki yıllar içinde çok daha fazla gündeme gelecek bir saha olduğunu tahmin etmek zor değil.

Hangi ortam okul öncesi eğitimde çocukların öğrenme meziyetlerini maksimize eder; hastaneler nasıl tasarlanırsa nekahet süresi kısalabilir gibi hayati önem taşıyan sorular bu disiplinde gerçekleşecek çalışmalarla aydınlatılmayı bekliyor.

Dr. Oshin Vartanian’a göre nörobilimcilerin ve psikologların; mimar, tasarımcı ve şehir planlamacıların ihtiyaçlarını daha iyi anlayıp vizyonlarını hayal ettiklerine daha yakın şekilde hayata geçirmelerine yardımcı olacak disiplinin geleceği son derece parlak.

Nöromimariye dair merakını gidermek isteyen herkes için Christoph Metzger’in Alvar Aalto, Sou Fujimoto, Hugo Häring, Philip Johnson, Hermann Muthesius, Juhani Pallasmaa, James Stirling,
Frank Lloyd Wright ve Peter Zumthor gibi isimlerin tasarladığı yapıları bu disiplin üzerinden okuduğu kitabı Neuroarchitecture önemli bir başlangıç noktası olabilir.

Benzer Yazılar

Hareketin merkezine yolculuk

Ad Hoc

Deniz göçerleri

Ad Hoc

Animasyonun müzikle tanışması

Ad Hoc