İnsan Manşet

Bir dünya masalı: Sınırlı kaynaklar ve sonsuz tüketim

Filozoflar yüzyıllarca insan nüfusu ve kaynak kısıtlamaları hakkında fikir üretti. İnsanlığın sonunu getirebilecek felaketler arasında gösterilen doğa olaylarını inceleyen bilim dünyası da bugün 350 bin yıllık arkeolojik verileri konuşuyor. Oxford Üniversitesi’ndeki bilim insanlarına göre insan neslinin tükenme ihtimali 14 binde 1. Uzak bir ihtimal gibi gelebilir. Ancak araştırma ekibinin açıklamalarına göre bir insanın üzerine düşecek yıldırımın ihtimali bile 700 binde 1. Yani bir insanın üzerine düşecek yıldırımın ihtimali bile insan neslinin sona erecek olmasından daha uzak. Nükleer savaşlar, su krizi, iklim değişikliği, -antibiyotikler başta olmak üzere- bilinçsiz ilaç kullanımı gibi felaketler bu denli sık konuşulurken, artan dünya nüfusu ve tüketim arzusuna yönelik tartışmalar da hız kesmeden devam ediyor. Tüm ifadeler ekonomiden gıda güvenliğine kadar pek çok geçim kaynağının azalmasına dikkat çekiyor. Doğadaki dengenin bozulması ise insanlığın bu büyük tehlikeye yaklaştığının habercisi niteliğinde. Sürdürülebilirlik çabalarına adapte olamayan bir popülasyona karşı alınan önlemlerden biri doğum oranlarının azaltılması. Bir yanda ekonomik açıdan nüfus politikaları uygulayanlar, diğer yanda insanların dünyayı baskı altında bıraktığını düşünenler var. Dünya, insan dahil ekolojik sistem içindeki pek çok canlının eviyken, 10 milyon tür hayatta kalmak ve yeterli yaşam koşullarına ulaşmak için insanlığın bu ihmaliyle mücadele etmek zorunda kalıyor. Tüketici olarak fazla üretime, kaynağa ve atığa yol açan insanların evine neden sahip çıkamadığı ise yılların en büyük tartışma konusu.

Çözüm hakkında da henüz bir karara ulaşılabilmiş değil. Öyleyse doğal seleksiyondan bilimkurgu evrenine, yenilikçi teknolojiden göç kavramına kadar uzanan güçlü ve zayıf ilişkisine bu üretken tartışmalar ekseninden bir
daha bakalım.

Azalan verim kanunu ve Thanos

Toplumsal sorunların ve sefaletin en büyük nedenini alt sınıflara bağlayan Thomas Robert Malthus ve onunla özdeşleşen nüfus teorisi Azalan Verim Kanunu’na göre doğal seleksiyon, güçlü ile güçsüzü ayıracaktır. Zira mevcut kaynaklar yetersiz hale gelirse; yoksul, zayıf ya da potansiyel hiçbir güce sahip olamayanların ihtiyaçlarına yönelik erişimleri azalır. Dolayısıyla doğada güçlü kalan canlılar yaşamını sürdürmeye devam ederken, güçsüzler elenerek insan – kaynak dengesinin sistematik bir şekilde devam etmesini sağlar. Malthus, doğanın gıda üretiminde cimri davrandığını düşünse de yine aynı doğanın insanların çoğalması konusunda eli açık davranabileceğine inanır. Yemek ihtiyacını karşılayan gıda maddeleri, nüfusla birlikte aritmetik bir şekilde artar.

Her ne kadar Malthus dönemi nüfus iyileşmelerine yönelik olumlu gelişmelerin yaşandığı bir dönemin temsili olsa da Neo-Malthusçular da benzer fikrin devamlılığını sağlayarak kendi politikalarını anlatmaya devam etti. Açlık ve sefaletin insanlık için kaçınılmaz olduğu aşikâr ancak Malthus ve savunucuları, pozitif denetimle ölüm oranın artması ve önleyici denetimle de doğum oranlarının düşürülmesi gibi unsurlarla nüfus hızının yavaşlatılacağına inanır -ki Malthus da nüfus fazlalığının ciddi bir sorun olduğunu öne sürdüğünde, yaşanacak değişimlerin dengeyi etkilememesi gerektiğini iddia etmişti. Teknolojik yeniliklerin ve günümüz insanının hayat şartlarından bir o kadar uzakken…

Şartların kısmen değişmesi, düşüncelerin değişimine etki etmedi hatta 20’nci yüzyılın üçüncü dünya ülkelerinde Malthus’un fikirlerini benimseyenlerde artış gözlendi. Hatta bu fikirler nüfus planlamalarının kuramsal dayağı olarak değerlendirildi. Buna karşı çıkanların, yani nüfustaki azalmayı bir tehlike olarak görenlerin düşüncesi ise doğurganlığa teşvik eden politikaları yaygınlaştırmak oldu.

Evrendeki bu tartışmalar, bazen bazı insanların ilhamıdır. Ütopik fikirler bilimkurgu dünyasına sıkça ilham verirken, Malthus’un etkisinde kaldığına inanılan bir kötü kahraman doğması da pek şaşırtıcı olmaz. Zenginden alıp yoksul veren Robin Hood’un olumlu anlatılarından uzak, Malthus’un etkisiyle dünya sorunlarının çözümü için insanlığın yarısını yok etmek isteyen Thanos’un tek farkı, yok edeceği insan ırkı üzerinde herhangi bir ayrımcılığa fırsat vermemesi. Rastgele! Titan’daki nüfus artışı nedeniyle ortaya çıkan sorunlara kendince bir çözüm getirip dünyayı kurtarmayı amaçlayan kahraman Thanos, bu yöntemle eldeki kaynakların kalan nüfus için yeteceğine inandı. Ama sürdürülebilirlik… O nasıl sağlanacaktı?

Bir varmış bir yokmuş: Politikalar ve tüketim

Ekolojik olarak sürdürülebilir bir geleceğe ulaşmak için nüfus artışı ve artan nüfusun tüketimini yeniden ele almamız gerektiğini iddia eden Elias Ganivet, yazdığı makaleyle tüketim tartışmalarını bir adım daha ileri götürecek açıklamalarda bulundu. Aşırı tüketim, nüfus artışı ve yeterlilik için gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeler arasında ayrım gözetilmemesi gerektiğine inanan Ganivet, konuyu ancak tüm dünyayı göz önünde bulundurarak yeniden gözden geçirdiğimizde çözüme ulaşabileceğimizi öne sürüyor. Bu durumun insan hakları çerçevesinde uygulanmadığını ifade ederken; ülke politikalarının ve devlet çıkarlarının tüm insanlığa zarar veriyor olmasını haklar açısından değerlendiriyor.

Ganivet’in çözüm önerileri dünya çapında erişim sağlanacak bazı hususları içeriyor. Aile planlaması, toplumsal cinsiyet eşitliği, eğitimde her yaşa uygun cinsel eğitim gibi sağlanması gerekli hizmetlerin sadece gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeler için değil; aksine gelişmemiş ülkeler için uygulanmaya başlaması gerekiyor. Doğurganlık oranının düşük olduğu ülkelerde ise hükümetler yaşlanan nüfusları, toplumsal uyum gerektiren kısa vadeli bir fenomen olarak kabul etmeli ve toplumlar daha küçük nüfusun faydalarından yararlanmaya kendilerini hazırlamalı.

Tartışmalara bir başka konuyu dahil eden Ganivet, modern tarımın da doğru yapılmadığı konusunda uyarıcı bilgiler vererek gıda üretiminin çevresel etkilerinden bahsediyor. Modern tarım aynı zamanda fosil yakıtların yanması ve endüstriyel işlemlerin yanı sıra karbon emisyonlarının en az yüzde 20’sinden sorumlu olduğunu belirten Ganivet’in açıklamalarına göre enerji tüketiminin yüzde 80’i fosil yakıtlar tarafından sağlanıyor. İnsan nüfusu ve kişi başına düşen gelir artışına karşılık en az 2100’e kadar da artmaya devam edecek.

Yenilenebilir enerji kaynaklarına gelince; Ganivet’e göre onlar, rahatlatan ancak küresel enerji talebi için çok da gerçekçi olmayan tahmin ve senaryolar. Sorunlar aynı, çözümler farklı Portekiz, Hollanda ya da Singapur gibi azalan nüfusu destekleyen ülkelerden birine giderseniz uluslararası ilan panolarında nüfus artış hızının düşmesine yönelik kampanyalara ve kutlamalara denk gelebilirsiniz. Mevcut ekonomik sistemi yeniden düzenleme kararı alan ve doğumların azalmasını destekleyen bu ülkeler, eşit insan refahı sağlamak adına konunun çevresel yararlarına dikkat çekmeyi ve bunu yinelemeyi ihmal etmezler.

Doğurganlığın azalması pek çok Avrupa ülkesinde yeni norm olarak kabul ediliyor. Çevre ve ekonomi faktörlerinin dışında çocukların sağlık imkânlarına erişiminin artması ve toplumsal cinsiyet eşitliğinin sağlanması gibi konular dahil bazı toplumsal hedefleri gerçekleştirmek üzere hükümetler tarafından desteklenen bu politikalar, birtakım endişeler de yaratmıyor değil. Nüfustaki düşüş, büyüme odaklı şimdilik lehine görünse de ilerleyen süreçte bazı sorunlara yol açabilir. Emeklilik sistemlerinin henüz oturmamış olması, ticari kurumların yaşlanması, işgücüne katılımın azalması gibi sorunları ve bunlar hakkındaki endişeleri ortadan kaldırmak üzere bir takım gelişmeler devreye giriyor. Teknolojik yeniliklere, yaşlı bakımlarına, işgücünün robotlarla sağlanması ve sağlık alanındaki çalışmalara bakılırsa insan ömrünü uzatmaya yönelik uyum süreçleri de sıkça değerlendiriliyor.

Benim için çalış, daha iyi yaşa

Yüksek gelirli ülkelerde nüfusun ve ekonominin kademeli olarak küçültülmesi, farklı bir makroekonomik sisteme geçişi kolaylaştıracaktır ancak ülke ve tüm dünya ülkeleri açısından insanın ve ekolojik refahın sağlanmasına yönelik eşitlik ne yazık ki çoğu zaman konuşulmuyor, bir de ihmal ediliyor. Bu da bir nevi Malthus’un dediğine çıkıyor. Ekonomik açıdan güçlü olan ülkenin insanı bolluk ve bereket içinde yaşarken; doğal seleksiyon bunu başaramamış küçük ekonomileri kıtlığa maruz bırakıyor.

Bunun aksine doğum oranlarındaki artışı destekleyen ve doğurganlığı teşvik eden ülkelerin de hedefi ekonomi. Zira zaman içinde ulusal nüfus kompozisyonunun değişmesi beklentilerin tamamını karşılamayabilir, gelecekte pek çok ülke insanının ortalama yaşı daha yüksekken, yüksek doğum oranına sahip bir ülke gençliğin enerjisiyle yeniden doğabilir. Bunun farkında olan gelişmiş ülkeler yüksek refah seviyelerini değerlendirerek ek bir insan kaynağı elde etmeye hazır. Bu da son yılların en büyük tartışmalarından biri olan, göç. Bir ülkenin genç nüfusunu ve dolayısıyla işgücünü artıran, ekonomik açıdan fayda sağlayan ve doğduğu ülkeye nazaran daha iyi şartlar sunmasıyla tercih edilen göç; büyümeyi sürdürebilmenin bir başka yolu olarak karşımıza çıkar. ABD’nin her yıl 1 milyondan fazla insanı kendi bünyesine katması hatta bunu artırarak 3 milyona çıkarmak istemesinin sebebi de kendi hegemonyasını güvende tutmak.

Boş gezegenden boş veriler

Birleşmiş Milletler, dünyadaki insan nüfusunun 2050’de 9 milyara, 2100’de ise 11 milyara çıkacağını öne sürüyor. Ancak sözü bir de Empty Planet kitabının biri gazeteci biri siyaset bilimci iki yazarına vermek gerek. Çünkü onlar Birleşmiş Milletler’in açıklamaları reddediyor. Dünyanın büyük bir bölümünde insan sayısı sayısız tartışmaya konu oldu. Normal ve beklendiği şekilde ilerleyen sonuçlar olduğu gibi, çözüm için sunulan fikirler etki etse de bazen tüm eğilimleri tersine döndürdü. Ancak bugün insanlık pek çok ülke için ya doğum oranlarının ya da mutlak popülasyonun keskin ve ani kasılmalarına şahit oluyor. İnsanlar daha uzun yaşıyor, tahmin edilemeyen ve öngörülemeyen değişimler birçok şok etkisini de beraberinde getiriyor.

İbni Haldun’a atfedilen “Coğrafya kaderdir” sözünü ya da Fransız Filozof Auguste Comte’un söylediği iddia edilen demografinin kader olduğunu zaten çok kez duyduk. Empty Planet yazarları, demografinin kader olduğuna değil ancak kaderin bir parçası olduğuna inanırken; küçülen nüfusu geri artırmayı planlayanların bazı potansiyel sonuçları göz ardı ettiği düşünülüyor. Hızla büyüyen ya da küçültülmeye çalışılan küresel nüfusun, iklimin ve kapitalizmin etkileri ve beklentileri birbiriyle çoğu zaman uyumsuz ilerliyor. Kapitalizm, sistemsel olarak daha az nüfusu olan bir dünya için savunmasızdır. Ekonomik büyümeyi sağlayan şey, daha fazla insanın daha fazla tüketmesi ve gençlerin tüketime daha çok katılması iken büyümeyi hayal etmek için hazırlıksız sayılmaz mıyız?

Geleceğin tartışmalı sonuçları, Bricker ve Ibbitson’un endişelerine yönelik büyük bir bölümü kaplıyor ancak onlar için asıl sorun bunun için nasıl hazırlanacaklarıyla ilgili toplu bir tartışmanın daha büyük bir bölümü kapsamaması. Her şeyin altında yattığı iddia edilen kapitalizmin itici güçleri, rekabet ve kıtlığın uluslararası ilişkilerin ve iç gerilimlerin doğasını belirliyor olması kıyamet noktası olduğuna inandığımız iklim ve bozulmaların sebeplerinden biri. Fakat nasıl oluyor da insan nüfusundaki artışın yavaşlaması tüm bu sistemler için tehlike arz etmiyor?

21’nci yüzyıl sandığımızdan iyi mi yoksa kötü mü olacak?

Mevcut eğilimler, yaşadığımız düzen içinde insanlığın önümüzdeki 20 ila 30 yıl boyunca ekosisteme geri dönüşü olmayan bir şekilde zarar vermeyeceğini gösteriyor. Ancak kapitalizm şu anki sistemle daha fazla hüküm süremez. Dolayısıyla dengelerin şimdiden değişmesi gerek. Yaşlanan bir nüfus, sağlık hizmetleri gibi bazı malları daha fazla tüketecek, fakat yaşlanma ve ardından azalan nüfuslar daha aza kanaat etmeyi öğrenecek. Bu sadece dünyanın daha zengin kesimlerinde değil, aynı zamanda orta sınıf bir dalgalanma gören herhangi bir ülkede geçerlidir. Gelecekteki sermaye maliyeti ve enflasyon varsayımları düşünüldüğünde hiçbir ekonomik sistem, sıfır veya negatif bir büyüme olacağı varsayımı üzerinde işlem yapmaz, yapmak istemez. Yarından daha azını bekleyen yatırım sermayesi veya kredinin koşullandırıldığını düşünebilir misiniz?

Empty Planet de basit bir teoriyi takip eder: “Şüphesiz en önemli faktör kentleşmedir. Bir toplum kentleştikçe ve kadınlar daha fazla güç kazandıkça, akrabalık bağları, örgütlü dinin gücü ve erkeklerin baskınlığı azalır.” BM, küresel kentleşmenin 2050 yılına kadar yüzde 68’e yükseleceğini öngörüyor. Teorinin hatalı olduğunu öne süren yazarlar ise Fransa ve İngiltere örneğini veriyor. Doğurganlıktaki düşüşün başladığı yer Fransa’da doğumlara yönelik kontroller 1790’larda başladı, İngiltere’de ise 1870’lerde kasaba ve şehir yaşamına ilişkin benzerlikler aradaki 100 yıllık farkı açıklamaya ne kadar yetiyor derseniz? İşte bunu kimse bilmiyor. ABD ve Kanada gibi toplumlar, geçici olarak azalan nüfusu göçle telafi edebiliyor, ancak yakında yeterli sayıda göçmen de kalmayacak. Gelişmekte olan dünyadaki milyarlarca insanın umudu ise yaşlanmadan zengin olmak. İşte o zaman kişi başına yeterli gelir olmadan, gelişmekte olan ülkelerin yaşlanan nüfusları desteklemesi son derece zor olacak.

Kıssadan hisse iklimin ve kaynakların esas sorunu insan sayısı değil; eğitimin yetersizliği, dünyanın adaletsizliği ve ekonomik sistemlerin insan hayatını ve evini hiçe sayması. Belki de bir ticari sınır bazı dengeleri bozarken bazı dengeleri yükseltebilir. Ve belki de iklim değişikliğinin çözümü bu kadar basittir: İnsanların neden oldukları zarara para ödemelerini sağlamak. Tabii parayı da yine zararların karşılanması için kullanmak.

Benzer Yazılar

Kentlerin iklim değişikliği ile mücadelesi

Ad Hoc

Oyun endüstrisi ve hegemonik işlevi

Ad Hoc

Animasyonun müzikle tanışması

Ad Hoc