Kültür

Bir ‘medarı maişet motoru’ olarak bisiklet

Bir ‘medarı maişet motoru’ olarak bisiklet

Şatafat ve debdebenin hüküm sürdüğü, Porsche’lerin, Ferrari’lerin, Maserati’lerin cirit attığı Dubai’de mütevazı bisikletlerin üstünde koyu tenli insanlar görürsünüz. Bunlar şehir merkezinde değil, varsıl mahallelerin kaldırımlarında pedal çeviren Hindistan ya da Pakistanlı seyyar bahçıvanlardır. Çölün ortasına kurulmuş, birbirinden güzel bahçelerin bakımını yaparlar. Türlü çeşitli bahçe aletleriyle donatılmış iki tekerlileri muhtemelen Burj Al Arab’ın Skyview Barı’ndaki bir kokteylden daha ucuza satın alınmışlardır. Doğal olarak üstlerinde yazmaz ama o bisikletler birer “medarı maişet motoru”dur.

Züppe Atı’ndan Ekmek Teknesi’ne

Alman Baron Karl Von Drais’in “Koşu Makinesi” Drazyen’i referans alırsak, Haziran 2019’da 202 yaşına basacak olan bisikletin ilk zamanlarda böyle bir işlevi yoktu. Yadırgamayla karışık bir şaşkınlıkla
karşılanan Drazyen’in lakaplarından biri de Dandy Horse (Züppe Atı) idi. Toplumun ayrıcalıklı ve “uçuk” tiplerinin zevk araçlarından biriydi.

Taş Devri’nde Fred Çakmaktaş’ın ayaklarıyla götürdüğü arabanın iki tekerli versiyonu diye tarif edebileceğimiz bu alet 19’uncu yüzyıl boyunca gelişimini sürdürdü ve daha yüzyıl bitmeden bir sürü evrim geçirdi. O evrim sadece teknolojik bir yenilik anlamına gelmiyordu şüphesiz. Farklı toplumsal kesimlerin farklı ihtiyaçlarına cevap veriyordu.

Bildiğimiz ilk bisiklet seyahatnamesinin yazarı İngiliz Thomas Stevens, 1885’te San Francisco’dan yola çıkmış, 1887’de Japonya’ya Yokohama’ya ulaşmıştı mesela… Okyanusu aşmak için kullandığı gemileri saymazsak bunu ön tekeri kocaman arka tekeri küçücük olan Penny- Farthing ile yapmıştı.

Bugün hâlâ yapılan ve “Monumental” (Anıtsal) olarak nitelenen beş yarışın üçü, Liège-Bastogne Liège, Il Lombardia, Paris-Roubaix, 1890’larda organize edilmişti mesela… (Tour de France, Giro d’Italia gibi büyük turlar 20’nci yüzyılın başında hayata geçirildiler.)

Bir zengin oyuncağından bir keşif ve spor nesnesine dönüşen bisiklet, aynı dönemde bir geçim nesnesine de evrilmiştir. Aslına bakarsanız çok kahırlı bir işi yerine getiren bisiklet yarışçıları da ekmeğinin derdindedir. İtalyanların Fransa Turu’nu ilk kazanan sporcuları olan Ottavio Bottechia (1894-1927) bu işi zevk ya da spor için değil, aç kalmamak için yaptığını doğrudan ifade eder.

Ama asıl dönüşüm, bisikletin bir ekmek teknesi olarak portresinde görünür. Posta teşkilatları kullanmaya başlar evvela. Buna Osmanlı coğrafyası da dahildir. Sanayi devriminin erken yaşandığı şehirlerde paydos düdükleriyle beraber, binlerce bisikletli yollara dökülür.

20’nci yüzyılın ilk çeyreği bitmeden çıkan 1. Dünya Savaşı’nda yaklaşık 500 bin bisikletli askerin olduğu söylenir. Az evvel adını andığımız Bottechia ile daha sonraki yıllarda karşımıza çıkan Adolf Hitler onlardan sadece ikisidir.

Birincisinin yaraları sarılmadan patlayan ikinci savaştan hezimetle çıkan ülkelerde, örneğin Japonya’da Keirin diye bahisli bir pist bisikleti yarışı organize edilir. Amaç hem devlete vergi geliri kazandırmak hem istihdam yaratmak hem de savaşın travmalarını bir nebze olsun unutturmaktır.

Aynı hezimeti yaşayan İtalya’da bisiklet sembolik bir misyon üstlenir. Eski İtalya’yı temsil eden Gino Bartali ile yeni İtalya’nın temsilcisi Fausto Coppi’nin rekabeti bir bisiklet yarışından öte anlamlar taşır.

Savaş travmasını en iyi anlatan eserlerden biri yine İtalya’dan gelir. Vittorio De Sica’nın 1948 yapımı
Bisiklet Hırsızları filmi, Roma’da hayatta kalmaya çalışan Antonio Ricci’nin hikâyesidir. Güç bela bulduğu afiş asma işi için gerekli olan bisikleti borçharç edinen Antonio, daha ilk gün “medarı maişet motoru”nu çaldırır. Filmin geri kalanında küçük oğlu Bruno’yla onun hazin hikâyesini takip ederiz.

Bisikletin bir geçim aracı olarak portresi De Sica ile sınırlı kalmaz elbette. Quicksilver, Premium Rush, 2 Saniye gibi filmler, Amerika ve Kanada’da pedal çevirerek hayatını kazanmaya çalışan kuryelerin hikâyesidir.

Bu üçlüye Sylvain Chomet’nin dahiyane animasyonu Belleville’de Randevu’yu da eklemek gerekir. Her ne kadar orada mafya tarafından kaçırılan bisikletçiler üstüne bahis oynansa da, mevzu yine “pedal ekonomisi”dir.

Atları da vururlar, değil mi?

Hep Batı’dan örnekler verdik. Yazıyı Doğu’dan bir örnekle toparlayalım. Mohsen Makhmalbaf’ın yazıp yönettiği 1989 tarihli “Bisikletçi”, İran’da tutunmaya çalışan Afgan göçmeni Nasim’in hikâyesini anlatır. Ağır hasta karısının ameliyat parasını, çalıştığı işlerden çıkaramayacağı belli olan eski bisikletçi Nasim, bahis mafyasının eline düşer. Yapacağı şey bir havuz etrafında 7 gün boyunca bisiklete binmektir. Bu dünyada Sırat Köprüsü’nden geçen talihsiz Nasim’in en büyük destekçisi, aynı Antonio’da olduğu gibi kendi oğludur.

Filmin her karesi insana hem De Sica’yı hem de Horace Mc Coy’un kült kitabı “Atları da Vururlar, değil mi?”yi filme uyarlayan Sydney Pollack’ı hatırlatır. 1929 Büyük Buhranı’nda Amerika’daki bir dans maratonunu anlatan film dünyanın bir ucundaki Gloria ve Robert’ın hikâyesini dünyanın başka bir ucundaki Antonio ve Nasim’in hikâyesine bağlar.

Herkes kendi maişetinin derdindedir. Dans ederek ya da pedal çevirerek.

Yazı: Çizer – Yazar Aydan Çelik

Benzer Yazılar

Gerçeğin izdüşümü: Rotoskopi

Ad Hoc

Bisikletin bir ‘imaj cilâlayan’ olarak portresi

Ad Hoc

Bir zamanların ‘beyaz gelini’ Siirt

Ad Hoc