Kültür

Bir yavaşlama vesilesi olarak bisiklet

Bir yavaşlama vesilesi olarak bisiklet

Bu yıl Güney Amerikalılar’ın yılıydı desek abartmış olmayız. İtalya Turu’nu Ekvatorlu Richard Carapaz, Fransa Turu’nu Kolombiyalı Egan Bernal kazandı.

Carapaz’ın 1 saat 5 dakika arkasında Vincenzo Nibali vardı. Bernal’in arkasından ikinci olan takım arkadaşı Geraint Thomas da benzer bir zaman farkıyla geriden geliyordu.

3 bin 500 kilometrede sadece 1 dakika fark? Çok acayip değil mi?
Bir de bunun 1989 örneği var. O sene Amerikalı Greg LeMond, Fransız Laurent Fignon’un sadece 8 saniye önünde şampiyon olmuştu.

Özetle bisiklet yarışları, milisaniyelerin bile kıymetli olduğu, en gelişmiş kronometrelerin, foto- finiş zamazingolarının kullanıldığı bir telaşe içinde yapılır. (Düşünün, Türkçeye “zamana-karşı” diye çevrilen Time-trial diye bir yarış türü bile var.)

Yüksek hızda kaplumbağa-tavşan hikâyesi
Ekran başında yarış takip eden milyarlarca insan sadece bisikletçileri değil, olağanüstü güzellikteki manzaraları da seyreder. O manzaraların tadını en az alanlar ise, sele üstünde, bazen üç rakamlı hızlara ulaşan bisikletçilerdir.

İspanyolların son büyük efsanesi Alberto Contador, 35 yaşında emekli olduktan sonra, Cyclist-Türkiye dergisinden Erman Öner’e verdiği mülakatta bakın ne diyor: “Artık durup, manzaranın keyfini çıkaramadığım yerlerde gönlümce bisiklete binebiliyorum. Bu sayede sürekli geçtiğim yerlerin doğal güzelliklerini yeniden keşfediyorum.”

Milan Kundera’nın ünlü cümlesini kullanmanın vaktidir: “Yavaşlık ile anımsama, hız ile unutma arasında gizli bir ilişki vardır.”

Hız, yaşadığımız çağın ve kapitalizmin kutsallarından biri. Neredeyse bütün vaatlerin en gözde sosu. Niceliğin niteliği baskıladığı, görüntünün içeriği horladığı zamanların fetiş kavramı. Niyet budur da akıbet nedir?

Siz bu yazıyı okurken, muhtemelen dünyanın bir sürü metropolünde “0’dan 100 km hıza 5 saniyede çıkan” arabalar trafikte yaya hızında ilerliyor. Kaplumbağa – tavşan hikâyesinin otoban versiyonu.
Bütün bu irrasyonel duruma rağmen, hızın kibri hiç bitmez. Onun gözünde yavaş hep öteki…Yavaş hep ezik. Ama görünen o ki, durum yavaş yavaş değişmekte. Sosyal medyada çok dolaşan Afrikalı yerlilerin hikâyesindeki gibi. Hani hızlı yürüdükleri için durup, arkada kalan ruhlarını beklemişler ya. O hesap.

Erken gelmiş bir yavaşlık manifestosu
Yukarıdaki gidişi ilk İtalyanlar fark etti. Hızın yarattığı tahribata uyanan bir grup insan, 20 yıl evvel Cittaslow’u kurdu.

1999’da hayata geçirilen bu belediyeler birliğinin adı, İtalyanca şehir anlamına gelen Citta ile İngilizce yavaş anlamına gelen slow sözcüklerinden üretildi. Ortaya melez bir kelime olan Cittaslow çıktı.
Hareketin İtalya’da neşet etmesinde Giovanni Guareschi’nin ne kadar payı var, hep merak ederim. 1908 Parma doğumlu yazar, yarattığı Don Camillo karakteriyle hem dünyada hem de ülkemizde çok sevilmiştir. İkinci Dünya Savaşı sonrası Po Ovası’ndaki bir kasabanın papazı olan Don Camillo ile amansız rakibi belediye başkanı Peppone arasındaki mücadeleyi, leziz bir mizah diliyle anlatan Guareschi, şöyle bir cümle kurar:
“…Halk yelek ceplerinden büyük gümüş saatlerini çıkarıp tartışmaya başladı. Bütün bunlar çok tuhaftı. Çünkü bundan önce hiçbirinin umurunda bile değildi dakikalar. Dakikaymış, saniyeymiş bunlar yalnız kent kavramlarıdır. Kent halkı acelecidir, hem öyle acelecidir ki bir tek dakikayı ziyan etmez. Ama öte yandan bütün yaşamı heba ettiğinin farkına bile varmaz…”

Bu satırlar Cittaslow’un 50 yıl erken yazılmış manifestosu gibidir.

Mevlana’dan Russell’a hıza sövgü
Türkiye’de de an itibarıyla 17 şehir bu organizasyonun parçası. Seferihisar’la başlayan süreç, Köyceğiz ve Ahlat ile devam ediyor. Ama nedense bizimkiler kendilerine yavaş değil, “Sakin Şehir” diyor. Ve organizasyonun simgesi olan salyangoz, her yerde aynı yoğunlukta kullanılmıyor. Mesela Seferihisar’da her yer salyangoz görselleriyle doluyken, Bolu Göynük’te neredeyse hiç göremiyoruz. Neyse bu çok önemli değil. Asıl önemli olan Cittaslow Türkiye’nin internet sitesindeki Manifesto’da anlatılan şey.

İlk paragraftan bir alıntı yapalım:
“…Küreselleşmenin etkisiyle şehirler hızlı çalışılan, hızlı yaşanılan ve üretmekten çok tüketen, kendi kendine yetmeyen yaşam alanları haline gelmiştir. Kentler, kuruluş amaçları olan insanların bir arada güven içinde yaşadıkları yerler olmaktan çıkmış, insanların daha hızlı hareket etmeleri ve daha hızlı çalışmaları için tasarlanan mekânlara dönüşmüştür…”

Sitede Mevlana’ya ait çarpıcı bir vecize de var: “Ey tez canlı, aceleci, ham kişi! Bir dama bile basamak basamak merdivenle çıkılır. Tencereyi ocakta yavaş yavaş ustaca kaynatmak gerekir. Delice kaynayan tencerenin pişirdiği yemekten hayır gelmez.”

Malum, Türkçe’de “Acele işe şeytan karışır” diye bir atasözü var. (Ben bu cümlenin bir de İnglizce versiyonu olduğunu Bertrand Russell’ın Aylaklığa Övgü kitabından öğrendim: “Şeytan, hep aylaklara yaptıracak bir kötülük bulur.”

Kitap, bu atasözünün kritiğiyle başlıyor. Russell, geldiğimiz eşikte günde 4 saat çalışmanın, toplumsal hayatı idame ettirmek için yeterli olduğunu, aylaklığın sadece doğuştan imtiyazlı olanların değil, herkes için bir hak olduğunu savlıyor.

İşin enteresan tarafı şu: söz konusu deneme 1932 yılında yayınlanıyor. Yani 1929 krizinin patlak vermesinden 3 yıl sonra. Bildiğiniz gibi o kriz, John Maynard Keynes’in önerdiği modelle aşılabildi. Russell ve Keynes Cambridge’den arkadaştılar ve gizli bir topluluk olan Apostles’in üyesiydiler. Russell’in aylaklık konusundaki fikirlerinin Keynes’in modelinde ne kadar etkisi oldu bilmiyorum ama bu konu çok dağılmadan bu parantezi kapatmalıyım. Onu biliyorum.)

Özetle, görünen o ki, bu şeytan, hemen her durumda karşımıza çıkan bir şey. Ondan ilhamla konulan adıyla, “Şeytan Arabası”/ bisiklet de öyle.

Girişte verdiğimiz profesyonel bisikletçi örnekleri işin acele tarafında dururken, çizimde gördüğünüz Oblomov tipi örnekler işin aylaklık ya da tembellik kısmında durur. Çizimde gördüğünüz, Oblomov’un sere serpe uzandığı bisikletin adı: Recumbent.

Aslında aerodinamik bir pozisyonda sürüldüğü için hayli hızlı gidiyor. Ama bizim doğuştan yavaş dostumuz onu akrebin ve yelkovanın tahakkümünden kurtardığı için bir salyangoz ritminde gittiği kesin.

Yavaşları da ödüllendirmek
Aslında bisiklet yarışları, her zaman en hızlı olanların ödüllendirildiği etkinlikler değildir. En yavaş gidenin birinci ilan edildiği çok sayıda yarış biliyoruz. Bunlardan bir tanesi bir zamanlar İstanbul’da, Büyükada’da Çiçek Bayramı’nda yapılırdı. Dünyada bir sürü başka örneğini bulmak mümkün.

Hatta Tour de France’da en yavaş sporcuya verilen Lanterne Rouge/Kırmızı Fener diye bir unvan bile var. İtalya Turu’nda 1946-51 arasında verilen Maglia Nera/ Siyah Mayo da, söz konusu unvanın sahipleri içindi. Leman Dergisi’nin çeyrek asırdır sürdürdüğü gelenek gibi: En kötü karneyi getir, bisikleti götür…
Bisiklet bir imkânlar gezegenidir. Unutmak için hızlanmaya, anımsamak için yavaşlamaya imkân verir. Bunu yapabilen başka bir nesne biliyorsanız öğrenmek isterim.

Aydan Çelik
Çizer Yazar

Benzer Yazılar

Akıllı bulmacalar ve enteresan hikâyeler

Ad Hoc

Bir 19’uncu yüzyıl esteti: John Ruskin

Ad Hoc

Tarih sahnesinden silinen ilk devlet

Ad Hoc