Ekonomi Manşet

Bir ‘yumuşak güç’ öğesi olarak dizilerimiz

Tarihi Antik Yunan’a dayanan Olimpiyatlar, düşünüldüğünde insanın aklına dört yılda bir beş kıtadan sporcuların bir araya gelerek insan fiziğinin sınırlarını sergiledikleri, sporun, barışın ve kültürün kutsandığı bir organizasyonu getiriyor. Siyaset her ne kadar ön planda yer almasa da madalya yarışları, rekor sayıları ve pek tabii, insanların iple çektikleri açılış ve kapanış törenleri sayesinde arka planda varlığını sürdürüyor.

Herhangi bir sporun icrası amaca yönelik konsantre bir rekabet içermesinden dolayı bir mesaj iletimini mümkün kılmasa da açılış ve kapanış törenleri baştan sona tasarlanabilir olmaları ve canlı yayınlar sayesinde anında yüz milyonlarca insana ulaşabilmelerinden dolayı mesaj iletimi konusunda mükemmel fırsatlar olarak görülüyorlar. Dolayısıyla bu törenler tasarlanırken, ülkelerin kültürlerini ve tarihlerini yansıtmalarına özen gösteriliyor, belirlenen temalarda alt metinler içermeleri ve akılda kalır olmaları için yoğun çaba sarf ediliyor.

Bu gerçeği son üç Olimpiyat organizasyonunun açılış törenine bakarak daha net bir şekilde görmek mümkün. Pek çok izleyici ve yorumcu tarafından tüm zamanların en görkemlisi olarak nitelendirilen Pekin 2008 açılış töreninde amacın, Zhang Yimou’nun yönetiminde bir araya gelen 15 bin katılımcının kusursuz senkronizasyonu ve bir renk cümbüşü ile unutulmaz bir estetik şölen yaratmak iken; Danny Boyle’un Londra 2012 açılış töreninde İngiltere’nin günümüz evrensel kültürüne katkı konusunda nasıl baskın bir konumda bulunduğunun teatral bir şekilde anlatılması olduğunu görüyoruz. Yapılan son yaz olimpiyatları olan Rio 2016’nın açılış töreni içinse, Fernando Meirelles küresel ısınmayı ana tema olarak belirlemiş.

Tarihsel anlatı her üç törende de var olmakla birlikte, Rio ve özellikle de Pekin, akıllarda yer eden fakat pek de elimizin altında olmayan, yani dünyanın dört bir yanındaki biz izleyicilerin öğelerini kolayca bulamayacağımız şölenler sundular. Londra ise ortaya koyduğu popüler kültür bombardımanı ile İngiliz kültürünün on yıllardır hayatımızın her anında dokunabileceğimiz uzaklıkta olduğunu göstermeyi tercih etti.

James Bond’dan Mr. Bean’e, Voldemort’tan Marry Poppins’e, Queen’den Pink Floyd’a ve Arctic Monkeys’e, David Beckham’dan internetin yaratıcısı Sir Tim Berners- Lee’ye ve Paul McCartney’e pek çok popüler kültür öğesini barındıran, hatta İngiliz monarşisinin sembolü Kraliçe II. Elizabeth’in de kendini oynayarak dahil olduğu bu gösteri ile İngiltere’nin diğer ülkelere kıyasla bir gövde gösterisi yaptığını söyleyebiliriz.

Gücün değişen doğası

İlk defa 1990 yılında Joseph Nye’nin “Zorunlu Liderlik: Amerikan Gücünün Değişen Doğası” adlı kitabında tanımlanan yumuşak güç kavramını, bir ülkenin askeri müdahale ya da ekonomik yaptırım gibi doğrudan güç uygulamak yerine gündemi manipüle ederek ve/veya taraftar toplayarak isteklerini başka ülkelerin de istemesini sağlamak amacıyla elinde bulundurduğu soyut, dolaylı ve uyum sağlanabilir gücü olarak özetlemek mümkün. Nye, bu bağlamda, kültürün, ideolojinin ve kurumların yumuşak güç öğesi olduklarını dile getiriyor.

Örnek olarak Berlin Duvarı’nın yıkılışına işaret eden Nye, duvarın ordu eliyle değil, fikirleri değişen ve komünizm ile ilgili umutlarını kaybetmiş insanlar tarafından balyozlarla ve çekiçlerle indirilmesi gerçeğine dikkat çekiyor. Günümüze ilişkin verdiği örnek ise Çin-ABD ilişkilerine dair: ABD’nin Çin ile uyguladığı öğrenci değişim programıyla sempati kazandığını; Çin’in ise ABD’de açacağı bir Konfüçyüs Enstitüsü ile kültürünü daha iyi tanıtarak ABD’de yumuşak gücünü artırabileceğini belirtiyor.

Bu bağlamda, yüz milyonlarca izleyicinin pek çok öğesini tanıdık bulup sempati beslediği, hatta İngiliz popüler kültürünün önemli parçaları olan Dr. Who ve Sherlock Holmes’in eksikliklerini sorguladıkları törene bakarak İngiltere›nin yumuşak gücünü başarıyla sergilediğini ve hatta verimli bir şekilde kullanabildiğini söyleyebiliriz.

Türkiye’nin yumuşak gücü

Fakat Dünya Kupası ve Olimpiyat Oyunları gibi tüm dünyanın ilgisini üzerine çekecek bir organizasyona ev sahipliği yapma şansını henüz bulamayan Türkiye, her ne kadar biz kendi içimizde bölüm sürelerinin uzunluklarından dramın dozuna kadar pek çok konuyu tartışıyor olsak da dizi ihracatı ile dünyanın dikkatini çekmeyi başarmış durumda.

Sadece geçtiğimiz yıl yarım milyar dolarlık ihracat ile yaklaşık 150 ülkede evlere girmeyi başaran Türk dizi sektörü, ihracat hacmiyle ABD’nin ardından ikinci sırada yer alıyor. Son 20 yıl içerisinde Ortadoğu, Kuzey Afrika ve Balkanlar başta olmak üzere, Orta Asya’yı ve özellikle de 90’lı yıllarda bizim pembe dizi olarak adlandırdığımız, ekranlarımızı kasıp kavuran “telenovela”ların anavatanı olan Latin Amerika’yı etkisi altına alan sektör, her bir dizi sayesinde kültürümüze onlarca ülkeden yüz milyonlarca evin kapısını açıyor. Dahası, yurtdışındaki izleyicilerin bu gönüllü katılımı, bize yukarıda bahsedilen organizasyonlar da dahil olmak üzere başka hiçbir yöntem ile elde edemeyeceğimiz bir tanıtım fırsatı sağlıyor. Zira diziler, İstanbul Boğazı başta olmak üzere turistik bölgelerimizin tanıtımından misafirperverliğimize, mutfağımızın zenginliğine, ülkemizde kadın haklarının durumundan dünya siyasetine karşı ideolojik duruşumuza kadar pek çok konu hakkında her hafta bize konuşma, hatta örnek olma fırsatı veriyor.

Siyasal ve toplumsal bir diyalog imkânı

Örneğin, tecavüz mağduru bir kadının mücadelesinin anlatıldığı Fatmagül’ün Suçu Ne? ve çalkantılı bir aşk hikayesinin anlatıldığı, içerdiği romantizm ile dikkat çeken Gümüş gibi örnekler özellikle Arap dünyasında kadınların eşleri ile ilişkilerini ve toplumdaki yerlerini sorgulamalarına yol açmış. Fatmagül’ün Suçu Ne? baskı altındaki kadınları haklarını aramaları konusunda cesaretlendirirken; Gümüş’ün yayınlandığı ülkelerdeki İslami yaşam tarzına ters düştüğü gerekçesiyle izlenmemesi için fetvalar yayınlanmış.

Dizilerin siyasete etkisi konusunda, şimdilerde geçmişte kaldığı için pek hatırlanmasa da Türk dizi sektörünün dünyaya açılmaya başladığı dönemde önemli bir yapım olan Yabancı Damat örneği karşımıza çıkıyor. Bu milenyumun ilk yıllarında, özellikle eski Dışişleri Bakanımız merhum İsmail Cem ile Yunan Dışişleri Bakanı Yorgo Papandreu’nun karşılıklı girişimleri sonucu Türk-Yunan ilişkilerinin iyileştiği bir dönemin ardından yayınlanan dizi, önce Türk, sonrasında da Yunan halkında karşılık bulmuş; birbirini “öteki” olarak gören iki halkın aslında aralarında pek de fark olmadığını anlamalarını sağlamıştı.

20 yılda onlarca dizinin milyarlarca dolara karşılık gelen bir hacimle ihraç edildiğini, MIPCOM gibi fuarlarda Türk yapımlarının büyük ilgiyle karşılandığını ve TDC (Timeless Drama Channel) örneğinde olduğu gibi Türk dizilerini dünya çapında yayınlamak amacıyla kanallar kurulduğunu düşündüğümüzde örneklerin çoğaltılabileceğini ve diziler sayesinde nasıl bir gücü elimizde bulundurduğumuzu kavrayabilmemiz kolaylaşıyor.

Çalkantılı sularda güvenli bir liman

Fatmagül’ün Suçu Ne?, Vedat Türkali’nin 1986 yılında yazdığı aynı adlı filmin senaryosuna dayanır.

Küresel dengelerin sürekli değişmesi sonucu sadece Türkiye’nin değil, tüm ülkelerin imajı sürekli değişkenlik gösterirken, diziler gibi insanların gönüllü bir şekilde ve zahmetsizce evlerinden takip edebildikleri, süreklilik arz eden popüler kültür elemanları dalgalı denizde sallanan ülkeler için adeta bir çapa görevi görüyor. Siyasi dengeler değiştikçe bir gün iyi, bir gün kötü olarak nitelendirilen devletler, kültürlerini, ideolojilerini dünyaya diziler sayesinde aktarabiliyorlar.

Yalnız, yukarıda bahsedilen bölgelerde Türk dizilerine gösterilen ilgiyi yadırgamamalıyız. Zira, bu ülkeler, Osmanlı İmparatorluğu yönetiminden ve/veya yüzyıllardır kültürel alışveriş içerisinde olmamızdan dolayı bize yakınlık gösteren ya da dizilerimizdeki dram ve romantizm anlayışına kendi dizilerinden alışkın olan ülkeler. Bu ülkelerde, özellikle Amerikan ve İngiliz dizilerini altyazılı olarak izlemeye alışmış bir gençliğin olduğu da yadsınamaz bir gerçek.

Hâlihazırda pek çok pazarda liderliğini ilan etmiş olan Türk dizi sektörü için bir sonraki adımın Avrupa ve ABD pazarında ilerlemek olduğu ve bu ülkelerde yaratacağımız sempatinin dizi ihracatından çok daha fazla getirisinin olacağı aşikâr. Bu yüzden, içeriği altyazılı olarak tüketmekten imtina eden toplumlar için İngilizce dil desteği sağlayarak, o ülkeler üzerinden ikinci bir katman ile tekrar dünyaya açılmanın yolunu yaratabiliriz.

İçeriğin bu kadar önem kazandığı, iletişim araçları sayesinde sınırların kalktığı bir dünyada, başarı hikâyemizi yabana atmamamız, fakat henüz yolun başında olduğumuzun da bilincinde olmamız gerekiyor. Zira dizilerin açtığı yolda kazandığımız yumuşak güçle dünyayı kültürel olarak fethedebilmemiz mümkün.

Yazı: İletişimci Erdem Akın Temel

Benzer Yazılar

Mnemosyne’den Locke’a bilmek, anımsamak, unutmak

Ad Hoc

Evsizliğin mutlak bir tanımı yapılabilir mi?

Ad Hoc

Gerçeğin izdüşümü: Rotoskopi

Ad Hoc