Kültür

Bir zamanların ‘beyaz gelini’ Siirt

1956 yılında Anadolu’nun güneydoğu ucundaki bir şehirde doğdum. Siirt o yıllarda bugünkünden farklı bir çehreye sahipti. İlk çocukluk yıllarım o dönem Türkiye sahnesindeki değişmez dekorların içinde geçti. Demir eksikliği ve Doğu’yla Batı arasındaki aşılmaz görünen fark. Üç gün gecikmeyle gelen gazeteler sanki dünyanın bir ucunda hatta daha da ötede yaşıyormuşuz hissiyatını veriyor şimdi. Günümüzde Mars’tan gelen sinyallerin bile 20 dakika sonra dünyaya ulaştığını düşününce iletişimin aldığı yol gözle görünür hale geliyor.

Bir zamanlar “beyaz gelin” olarak adlandırılan Siirt, geçmişteki çehresinden sıyrılmış, tuğla binalarla hızlı şehirleşmenin getirdiği kakofoniye çoktan teslim olmuş durumda. Geçmiş güzellemesi yapmak amacında değilim ama bazı değerlerin korunması gerektiğine inanıyorum. Bugün Mardin, sırtını dayadığı kalenin eteklerindeki taş mimari örneklerini günümüze taşıyabilmiş ve bu mimariyle markalaşmayı başarmış bir şehir. Siirt de Mardin gibi mimarisiyle adından söz ettirebilirdi.

Kaybolan bir mimari: Cas
Mimari, yaşanılan bölgenin coğrafi koşullarına göre şekillenir. Siirt gibi kışları sert ve yazları da kavruk geçen bir ilde yaşayanlar, sahip oldukları bilgi birikimini yaşadıkları evlerde uygulamıştı. Sivil mimari örneklerinin son temsilcilerini, Tillo (Aydınlar) ilçesinde hâlâ görmek mümkün. Ne var ki geçmişten gelen kültürel kimlik de tıpkı mimari gibi tanınmayacak kadar değişti.

Bölgenin kendine has mimarisini görünür kılan, evlerin dışındaki cas sıvaydı. Yığma taş duvarların üzeri, bölgede yaygın olarak bulunan ve “cas” adı verilen alçı taşının fırınlanıp öğütülmesiyle elde edilen sıvayla kaplanırdı. İçine odun külü de katılan bu harç yalıtım işlevine sahip olduğu için evler yazın serin, kışın da sıcak olurdu. Kapalı mekânlarda iklimlendirmeyi sağlayan birçok özellik cas evlerde bir araya getirilirdi. Duvar kalınlığı, pencere boyutları ve belki de en önemlisi tavan biçimi. Tıpkı Harran’da karşımıza çıkan kubbeli tavan uygulaması, Siirt’teki cas evlerde de bulunurdu ama evlerin bu tavan yapılarını dıştan bakarak görmek mümkün değildi. Yüksek maliyet, zahmetli işçilik, hızlı şehirleşme nedeniyle artan konut ihtiyacı cas mimarinin terk edilmesinin sebepleri arasında sayılabilir.

Mezopotamya’nın kapısı
Her ne kadar iletişim, geçmişteki gibi zaman alıcı bir süreç değilse de, Siirt’teki cas mimari markalaşamadan kaybolmaya yüz tutmuş durumda. Anadolu’nun bir ucunda, Mezopotamya’nın kapısında yer alan Siirt’in binlerce yıllık yaşam kültürünün meyveleri olan bu evlerin her biri birbirinden farklı şekilde karşımıza çıkardı. Bugün hâlâ dar sokakları birbirine bağlayan geçitlerin üzerinde tarihi birer abide gibi ayakta kalan tek tük evler, bu tip yapıların son temsilcileri.

Siirt’in kuzeyindeki dağlık araziler ve doğuda uzanan Botan Vadisi, ilin batıya doğru genişlemesine neden olmuştur. Şehirleşmenin yönünü tayin eden bu doğal sınırlar, bundan 10 bin yıl önce de yerleşimi belirlemişti. Fırat ve Dicle havzalarının tarihin eski dönemlerinden beri yerleşim gördüğünü düşünürsek, bölgenin birçok arkeolojik keşfe gebe olduğunu söylemek yanlış olmaz.

Siirt’te yüzey araştırmaları 1963 yılında “Güneydoğu Anadolu Tarih Öncesi Araştırmaları Karma Projesi” kapsamında Halet Çambel ve Robert J. Braidwood tarafından yapıldı. Diyarbakır, Şanlıurfa ve Siirt’te yapılan yüzey çalışmalarında tarama grupları oluşturuldu ve coğrafyanın yerleşik yaşama geçit verdiği noktalarda buluntu yerleri saptandı. Sadece Siirt’te 46 kadar buluntu yeri saptanmıştı. Proje kapsamında Siirt’teki çalışmalar Başur, Batman, Garzan ve Kurtalan vadilerinde yoğunlaşmıştı. Dönemin zorlu şartlarında kısıtlı imkânlarla yapılan çalışmalar, gelecekte arkeologları tarihi yeniden yazdıracak bulgulara ulaştıracak ilk adımdı.

Guillermo Algaze’nin 1989’da tespit ettiği Gusir Höyük, Yukarı Dicle Havzası’nda Dicle ve Botan nehirlerinin kesiştiği noktada bulunur. Avcı atalarımızın yerleşmek için küçük akarsu vadilerinin yakınındaki bu bölgeyi seçmeleri tesadüf değildi. 2009 ve 2012 yıllarında yapılan kazılar, höyüğün neolitik çağ boyunca iskân edildiğini gösterdi. Hatta radyokarbon ölçümleri, Gusir Höyük’ü M.Ö. 10. binyılın başlarına tarihlendirdi. Yerleşik yaşamaya başlayan avcı atalarımızın çukur planlı yapılardan dörtgen planlı yapılara geçiş sürecini ortaya koyan buluntular bugün Batman Müzesi’nde sergileniyor.

Başur Höyük’te yapılan kazılarda, höyükteki ilk yerleşim M.Ö. 5. binyılına tarihlendirildi. Geç Kalkolitik dönemin ilk evresinden başlayarak tarihlendirilen buluntular, bitki katkılı çanak çömlek teknolojisinin ürünleri. Erken Tunç Çağı’yla ilişkilendirilen buluntular arasında ise seramik kaplar, boncuklar gibi gömü hediyeleri bulunuyor.

Mezopotamya’nın kapısı olarak nitelendirilen Siirt’in binlerce yıllık geçmişinin izleri teker teker ortaya çıkıyor. Anadolu’nun güneydoğu ucunda gözlerden uzakta kalan Siirt’te zengin yaşam kültürünün izleri hem keşfedilmeyi hem de markalaşmayı bekliyor.

Müge Aral, Haberci
Coşkun Aral, Haberci

Benzer Yazılar

Süper kahramanlar neden dönüyor?

Ad Hoc

Hareketin merkezine yolculuk

Ad Hoc

“Milyoner olursak Sulukule’yi eski haline getiririz”

Ad Hoc