İnsan Manşet

Bireyselliğin felsefesi

Dünya uzun zamandır belirsizliklerle dolu bir dönemden geçiyor. Ülkelerin gündemdeki sorunlarla mücadele ederken birbirlerinden farklı yöntemleri işe koştuklarına tanık oluyoruz. Bazı ülkeler krizler karşısında vatandaşlarının bireysel özgürlüklerini ihlal etme pahasına da olsa halkın genel menfaati için sıkı önlemler ve kısıtlamalar getiriyor. Bazı devletler ise bu krize yeterince otoriter yaklaşmadıkları için dünyanın çeşitli hükümetlerinden sert eleştirilere maruz kalıyor.

Toplumların benimsediği felsefeler devletlerin global kriz ve problemlere verdikleri farklı tepkileri açıklamaya yardımcı olabilir mi?

Bir illüzyon olarak öz

Bizi biz yapan, birey olarak bizi diğerlerinden ayıran özellikler neler? Düşüncelerimiz mi? Tepkilerimiz mi? Bilinç olarak adlandırdığımız şey aslında nedir?

Bazı felsefi gelenekler öz olarak adlandırdığımız şeyin gerçek olmadığını savunuyor. Antik Hint geleneklerine göre benlik, yani “öz” bir illüzyon. Bu felsefi gelenekte, dünyada var olan her şey, bireyler ve öz bile, Brahman olarak adlandırılan evrensel bütünün bir parçası. Brahman’a ulaşmanın tek yolu bireysel bilinci geride bırakmak. Bireyler olarak yaşadığımız gerçeklik aslında gerçek değil çünkü bireyler gerçek değil. Egoyu bir kenara bırakıp, özün bir yalan olduğunu kabul ettiğimizde asıl gerçekliğe yani evrensel bütüne geri dönebiliyoruz.

Budizm ise evrensel, sonsuz bir benliğin varlığını reddediyor. Bunun yerine, bizim “öz” olarak adlandırdığımız şeyin aslında beden, duygu ve hisler, algı, zihinsel aktivite ve bilincin toplamından ibaret olduğunu savunuyor. “Öz” dediğimiz şey aslında parçaların birleşimi. Kendi kendine var olmayan bir konsept.

Batı’da bu perspektifi David Hume ve John Locke savunuyor. Locke; sonsuz, düşünme kapasitesi olan manevi bir ruhun var olduğu varsayımıyla bir zihin egzersizine başlıyor. Ruhumun Nestor ya da Truvalı Thersites olduğunu varsayalım. Eğer buna dair hiçbir anım yoksa onlarla aynı “benlik” olduğumu savunabilir miyim? Hume ise bu düşünceyi geliştiriyor. Kişiliğimizin düşüncelerimiz, hislerimiz, anılarımız ve duygularımızdan ibaret olduğu düşüncesini kabul edersek özümüz aslında tek bir şeyden ibaret olmaktan ziyade parça parça algıların birleşiminden oluşuyor.

İslam’da ise bu bakış açısının karşılığını sufizmde görüyoruz. Tasavvufta da Allah’la bir olmanın yolu benliği geride bırakmaktan geçiyor. Asıl gerçekliği bu şekilde deneyimleyebiliyoruz.

Kişilik ve bilinç üzerine çalışmalar yapan nörolog ve psikologların savundukları bakış açısının da bu olduğunu vurgulayalım. Bu alanlarda yapılan bilimsel çalışmalar özün tek bir kontrol merkezinin olmadığını, bundan ziyade beynin bilinçli ve bilinçsiz paralel süreçler tarafından yönetildiğini gösteriyor.

İlişkilerden ibaret olan birey

Hiç kendinizi bir sanat müzesinde efsanevi olarak dillendirilen bir Japon sanatçının çalışmalarına boş boş bakarken buldunuz mu? Japonya dünyadaki en eşsiz ülkelerden biri. Japonlar, birbirlerine ve düzene duydukları saygıyla ünlüler. Bu saygının ardında ise bireylere ve bireyselliğe olan bakış açıları yatıyor. Japonlar, benliğin ilişkisel olduğuna inanıyorlar. Bireyin doğası toplumdaki diğer bireylerle olan ilişkisinden geliyor. Toplumsal ilişkilerin olmadığı durumlarda bireyin varlığından söz edilemiyor. Bu bakış açısı dile bile yansıyor: Japoncada zamirler kullanılmıyor. “Ben” ya da “sen” gibi terimler yerine öznenin cümlede bahsedilen kişi ya da nesneyle ilişkisine göre kelimeler seçiliyor.

İlginç bir şekilde, Japonlar boşluğu da ilişkisel olarak değerlendiriyor. Japon sanatını anlamlı kılan, eserlerdeki boşlukların nasıl kullanıldığı. Bu nedenle Batılı bir perspektiften bakıldığında bu eserler sıradan olarak algılanabiliyor.

İlişkisel benlik, 20’nci yüzyılda Kyoto felsefi geleneğinde yazıya dökülüyor. Bu geleneğin öncülerinden olan Nishida Kitaro, özü bu şekilde değerlendirmenin bireyselliğe engel olmadığını, birey ile egonun ayrı tutulması gerektiğini savunuyor ve ekliyor: “En muhteşem bireyler en bireysel olanlardır. Bireyi görmezden gelen toplumlar her şey olabilir ama sağlıklı olamaz”. Birey olmak için birey olduğumuzu sürekli dillendirmemiz gerekmiyor. Bir öze sahip olmak ve birey olabilmenin yolu toplumsal kuralları çiğnemekten de geçmiyor. Toplumsal harmoniyi koruyabilmenin yolu karşılıklı saygıdan ve toplumun yararına davranışlar sergilemekten geçiyor.

Çin’de de benzer bir felsefenin hakim olduğunu görüyoruz. Konfüçyüsçülük geleneğinde bireyler beş çeşit ilişkiyle tanımlanıyor: yöneten ve yönetilen, baba ve oğul, koca ve karı, ağabey ve küçük kardeş, arkadaş ve arkadaş. Bireylerden ziyade toplumun önemi ortaya çıkıyor. Bireylerin davranışlarının sorumluluğu sadece bireyin kendisine değil aynı zamanda ailesine ve arkadaşlarına da düşüyor.

Buna kıyasla, Batı’da hâkim olan bireysellik anlayışının Hristiyanlıktan geldiğini ekleyelim. Bireyin tanrıyla olan ilişkisi ve kurtuluşun bireysel bir yolculuk olması günümüzdeki bireysellik anlayışını ortaya çıkarıyor.

“Cogito ergo sum”

Son olarak, özün ve bedenin iki ayrı parça olduğunu savunan atomizm anlayışını ele alıyoruz. Bu perspektifi Descartes’ın ünlü sözleriyle özetleyebiliriz: “Düşünüyorum, o halde varım”. Atomun bölünemeyen bir bütün olduğunun düşünüldüğü bir dönemde ortaya çıkan atomizm, özün tümüyle bölünemez olduğunu savunuyor. Bu anlayışa göre beden ve zihin birbirinden ayrılıyor ve zihin bedenin yoksunluğunda da var olabiliyor. Dünya bu küçük parçaların birleşiminden oluşuyor. İlişkisel benliğin aksine, bu anlayışta bireyler birbirleriyle ilişkiler kursa da özünde tamamen ayrı parçalar olarak kabul ediliyor. Bireye verilen değerin, bireysel hak ve özgürlüklerin bu felsefi anlayıştan geldiğini savunabiliriz. Bireylerin kendi kaderlerinin yöneticileri oldukları, çok çalışarak ve sadece kendi çabalarıyla hayallerine ulaşabilecekleri anlayışında da kolektivist anlayıştan ziyade birey ve özün ön plana çıktığını fark ediyoruz.

Bütün bunlar neden önemli? Gündemdeki sağlık krizi ortaya çıktığından beri düşündüğümüzden de bağlı bir dünyada yaşadığımızı fark ediyoruz. Bir ülkedeki ekonominin aktivitelerin kısıtlanmasının bütün dünya ekonomisine olan etkisini görüyoruz. Uluslararası seyahatler kısıtlandığında ve ülke sınırları kapandığında insanların hayatlarının nasıl değiştiğini gözlemliyoruz. Bütün bunlar sandığımızdan daha birbirine bağlı bir global topluluk olduğumuza işaret ediyor belki de. Ama diğer yandan, devlet ve toplumların global bir kriz karşısında verdiği çeşitli tepkileri de inceliyoruz ve bu tepkilerin ülkeden ülkeye nasıl değiştiğini görüyoruz. Çin’in bütün otoritesiyle vatandaşlarının haklarını toplumun menfaati için kısıtlaması ve vatandaşların buna ayak uyduruşu, Türkiye’deki yaşlı nüfusun devlet politikalarına rağmen sokaklarda koşuşturması, Birleşik Krallık’ın dünyanın çeşitli bölgelerinden gelen verilere rağmen gevşek bir kriz yönetimi yapmasını toplumların benimsediği felsefi değerlerle, bireyin ve bireyselliğin o toplumdaki önemiyle, toplumun otorite ve devlete olan bakış açısıyla açıklayabilir miyiz?

Yazı: Nazlı Selin Özkan, Gazeteci

Bu yazı ilk kez Ad Hoc Nisan 2020 sayısında yayımlanmıştır.

Benzer Yazılar

Bu oyunun farkı, oyuncularının biz olmasında

Ad Hoc

Açık adres: Bedenimiz

Ad Hoc

Sevimliliğin metalaştırılması

Ad Hoc