Kültür

Bisikletçinin Abdülcanbaz olarak portresi

Bisikletçinin Abdülcanbaz olarak portresi

İz Bırakan Aydınlar Mezarlığı’nda, mezar taşının üstüne, üstadın efsane tiplemesi Abdülcanbaz’ın, Velosipet üstünde bir çizimi nakşedilmişti.

Birkaç gün sonra İstanbul’a döndüğümde, İstiklal Caddesi’ndeki Yapı Kredi Kültür Sanat’ta Turhan Selçuk Retrospektifi afişini gördüm. Anında randevumu iptal edip, sergiye daldım. 88 yıllık ömrünü muazzam bir üretkenlikle geçiren Turhan Selçuk’un 70 yıl boyunca yaptığı binlerce çalışmanın içinden seçilen 400 civarındaki çizim izleyicilerle buluşturulmuştu. Onlar içinde en çarpıcı olan dev bir câmekanda sergilenen Abdülcanbaz’ın “Bir Velosipet Olayı”nın orijinal çizimleriydi.

Serginin danışmanları Semih Poroy ve Behiç Ak ile tasarımcı Yeşim Demir özel bir işe imza atmışlardı. Hacıbektaş’tan İstiklal Caddesi’ne uzanan bu tesadüfler zincirinden sonra durumdan vazife çıkardım. Ad Hoc okurları için bir velosipetçi olarak Abdülcanbaz yazmaya karar verdim.

Fransa’dan gelen gizemli sandık
Turhan Selçuk’un 1957’de Milliyet’te çizmeye başladığı Abdülcanbaz’ın ilk macerasını Aziz Nesin yazmış. Sonrasında Rıfat Ilgaz devam etmiş. O da bırakınca iş başa düşmüş ve Abdülcanbaz’ın çizeri aynı zamanda yazarına dönüşmüş. İlk başlarda düzenbaz olan karakter, zaman içinde tam tersi bir adama evrilmiş.

Zaman ve mekânda sınır tanımayan, maceradan maceraya koşan ama modası geçmeyen efendiliğiyle gönlümüze taht kuran Abdülcanbaz’ın Velosipet olayı, Fransa’dan gelen bir mektupla başlıyor.

(Hikâye 19’uncu yüzyıl sonu, 20’nci yüzyıl başında geçiyor. Zaten Abdülcanbaz zamanda yolculuk yapmadıysa o tarihler arasında yaşıyor. Velosipet tartışmaları yapılan Osmanlı Meclisi Mebusan’ı açık olduğuna göre 1908 sonrası diye de düşünmek mümkün. Malum, söz konusu Meclis 1877’de 2. Abdülhamid tarafından açılmış, ama yine onun tarafından 1878’de kapatılmıştı. Tekrar açılması için aradan 30 sene geçmesi gerekecek, 1908’de 2. Meşrutiyet’in ilanıyla birlikte yeniden açılacaktı.)

Arsen Lüpen’in elinden kurtardığı dostu Pier Mansard kahramanımıza bir hediye yolluyor. Kanari gemisiyle Marsilya’dan yollanan hediye, o dönem Paris’te bile az kişide bulunduğu söylenen velosipettir.

Abdülcanbaz’ın dostları eve taşıdıkları sandık açılınca birbirinden komik tepkiler veriyor. Fettah iki tekerinin eksik geldiğini düşünüyor. Tarzan yarım yamalak bir araba olarak görüyor. Musa Keyta iki tekerlek üstünde dengede durmanın imkânsızlığını ifade ediyor. Vs. vs.

Her dem basiret sahibi Abdülcanbaz ise, velosipete binmenin bir muvazene (denge) meselesi olduğunu söyleyip, selesine atlıyor. Bir iki denemeden sonra da o dengeyi buluyor.

Anne-babası meçhul bir zındık
Zurnanın zırt dediği yer buradan sonra başlıyor. Birkaç gün sonra velosipetiyle çarşıya inen Abdülcanbaz’ın etrafını saran kalabalık “Şeytan, iblis, zındık ve cin”le başlayan cümlelerle adamımıza taarruz ediyor.

Çevresini saran kalabalığı ancak havaya ateş açarak “sakinleştiren” Abdülcanbaz, denge meselesini kalabalığa anlatmaya çalışıyor ama bir sonuç alamıyor. Kalabalık, velosipetin bir denge meselesi olmadığını, şeytanet ve melanet işi olduğunu söyleyen Emanullah Efendi ve Molla Çapkıni’ye inanmayı tercih ediyor.

(Erkekler böyle bir tepki verirken, velosipeti ilk defa gören kadınlar, hem iki tekerliyi hem de onun üstünde oturan adamı hoş buluyorlar.)

Hikâyenin ilerleyen safhalarında Abdülcanbaz’ın başta Gözlüklü Sami olmak üzere rakipleri, velosipeti düşmanlaştırmak için ellerinden geleni arkalarına komuyorlar. Meclisi Mebusan’da “Diyar-ı Rum’dan gelip nurlu İstanbul’u kirleten kâfir icadı”nı lanetleyen konuşmalar yapılıyor. Hadiseye pragmatik bir cepheden yaklaşan Arabacılar Cemiyeti başkanı Aziz Menziloğlu, Şeytan Arabaları çoğalırsa kazaların önüne geçilemeyeceğini savunuyor. Velosipet lehinde bir iki ses çıksa da sonuç değişmiyor. Abdülcanbaz’ın iki tekerli yoldaşı tutuklanıyor. Polisler tutuklu velosipetin neresine kelepçe takacaklarını bile tartışıyorlar.

Bir süre sonra da duruşmalar başlıyor. Velosipetin kimlik tespiti yapılırken babasının adı soruluyor ve nesebi gayri sahih yani “piç” olduğuna karar veriliyor. Abdülcanbaz mahkeme heyetine velosipetin geçmişini, icadına giden süreci anlatan bir konuşma yapsa da heyetin kanaati değişmiyor. Bir müsamere izlenimi veren duruşmanın bir aşamasında dostları Abdülcanbaz’ı kaçırıyor. Bundan sonrasını anlatıp, spoiler vermeyeyim ama sonucun hem çok şaşırtıcı hem de çok tanıdık olduğunu söylememe izin verin.

Küçük bir ekleme
Turhan Selçuk’un bu öyküde kullandığı velosipet, Penny-Farthing ya da Big Wheel (Koca Teker) denilen bir tür. Ön tekeri İngiliz para birimi Penny, arka tekeri onun çeyreği büyüklüğündeki Farthing’den gelen bu bisiklet, bisiklet tarihinin binilmesi en zor araçlarından birisidir. Hatta binmesinden çok inmesinin zor olduğu söylenir.

Bu derginin 3’üncü sayısında yayınlanan “Bisikletin Şeytan Arabası olarak portesi” yazısında 1885’te İstanbul’a gelen İngiliz seyyah Thomas Stevens’ın da bir Penny-Farthing kullandığı yazılmıştı. Hatta Büyükada’da erkeklerin ona şeytan icadı olarak baktıkları, kadınların ise aynı bu maceradaki gibi bisikleti hoş bulduğu belirtilmişti.

Aynı yazıda, Stevens’dan birkaç yıl sonra İstanbul’a gelen iki Amerikalı öğrencinin bisiklet macerasından da söz etmiştik. 1890’larda Bursa tarafında pedal çeviren ve anılarını Velosipet ile bir Cevelan kitabında anlatan gazeteci Ahmet Tevfik Bey’i de listeye eklemek mümkün.

Turhan Selçuk, Abdülcanbaz’ın bu macerasını kurgularken yukarıdaki insanlardan haberdar mıydı bilemiyorum. Ama macera benzer bir zaman diliminde geçiyor.

Tek fark şu: Söz konusu seyyahlar Meclisi Mebusan’ın kapalı olduğu dönemde turlarını yapıyorlardı. Abdülcanbaz ise meclisi açık tutuyor.

Eee… Ona da bu yakışır.

Aydan Çelik
Çizer Yazar

Benzer Yazılar

Yabancı gezginlerin gözünden Türk kadınları

Ad Hoc

Bisikletin bir ‘imaj cilâlayan’ olarak portresi

Ad Hoc

Gastro kritik: Yerel, yerinde güzel

Ad Hoc