Kültür

Bisikletin bir ‘cankurtaran’ olarak portresi

Bisikletin bir ‘cankurtaran’ olarak portresi

Bisiklet selesi üzerindeki ince uzun olanı, diğerine: “Ayol Fikret, neredesin? Sana da bir bisiklet bulalım, bizimle gel, önce Lyon’a, oradan Güney’e iner, bir çaresini bulur, memlekete döneriz birlikte…” diye bir teklifte bulunur.

Ufak tefek ve hafif aksak olan şöyle bir karşılık verir: “Bizim mahkemelerde jüri yok. Memlekete dönemem bu vaziyette…

Hukuk doktorası için şehre gelen Mehmet Ali Aybar, Fikret Muallâ’nın bu sözünü ilk kez duymuş değildir. Ne zaman memlekete dönme bahsi açılsa, ressam bu cümleyi kurar, ardından gülüşmeler gelirmiş. Fakat 1940 Haziran’ında durum şaka kaldıracak gibi değildir. Nazi orduları binlerce tank, top, tüfekle Paris’e yaklaşırken, yüzbinlerle Fransız yollara dökülmüş, şehirden kaçmaktadır. Çeşitli vesilelerle yolu buraya düşmüş olan “Jön” Türkler de şehri terk etmenin hazırlığı içindedir. Ve bu işi bisikletle gerçekleştireceklerdir. Fikret Muallâ’ya teklifte bulunan Mehmet Ali Aybar ile kuzeni Oktay Rıfat onlardan ikisidir.

Geleceğin bir başka büyük şairi, Cahit Sıtkı Tarancı da ekibin bir parçasıdır. Hem siyaset bilimi okumakta hem de şairliğinin en verimli günlerini yaşamaktadır. Henüz 30 yaşındadır ve kendisinden daha ünlü şiiri “yaş otuzbeş’i kaleme almamıştır. Hayatının en mutlu günlerini geçirdiği şehirden “Sulh bir hatıra oldu” şiiriyle ayrılacaktır.

Paris’ten yola çıkan kafile, Lyon üstünden İsviçre’ye, oradan da trenle Türkiye’ye ulaşır. Aralarında rekortmen bir atlet olmasına rağmen yolculuk aylarca sürer. (Türkiye’nin sonraki yıllarda siyasetçi olarak tanıyacağı Mehmet Ali Aybar, 1928 Amsterdam Olimpiyatları’nda yarışmış, 1936’da bitirdiği atletizm kariyerine 17 Türkiye rekoru sığdırmıştır.)

Bu iki tekerlekli basit nesne, kim bilir o güne kadar kaç kişinin canını kurtarmıştır? Sadece bir metafor olarak değil, sahiden de bir cankurtaran (ambulans) olarak hizmet verdiği günler çok eski değildir. Savaş tarihçileri 1. Dünya Savaşı’nda her iki cephede yaklaşık 500 bin bisikletli askerin varlığından söz eder. Bunların bir kısmı sağlık hizmetleri için kullanılmıştır.

Paris’in ‘Sincap’ları

Yukarıda anlattıklarımın çoğu, bilinen hikâyeler. Ama bu satırları okuyan insanların az bildiğini tahmin ettiğim bir kitaptan söz ederek konuyu toparlamak ve başlığa bağlamak istiyorum. Bir çizgi roman Velodrom Sincapları. Christian Lax adında bir Fransız sanatçı yazmış ve çizmiş. Orijinal dilinde yayınlandıktan 5 yıl sonra, 2017 yılında dilimize kazandırılmış. Zebraska Yayınları, İbrahim Yılmaz çevirisiyle okura ulaştırmış.

Velodrom Sincapları, işgal Paris’ini dönemin en ünlü bisiklet pisti Veldiv bağlamında anlatıyor. Zaten kitabın kapağında “Bir bisiklet ve direniş öyküsü” yazıyor.

Velodrom’un uçurum adı verilen 45 derecelik virajlarından şimşek hızıyla geçen ve lakapları sincap olan bisikletçilerin arasında en ünlüsü Sam Ancelin’dir. Sam’in engelli kardeşi Eddie bisikletçi değildir. Ama Nazi işgaline karşı kaleme aldığı yazılarda Sincap takma adını kullanmaktadır. İki kardeşin annesi haksızlık ve zulüm karşısında duran cesur bir kadınken, kumar düşkünü doktor baba, deyim yerindeyse zincirin zayıf halkasıdır.

Velodrom Sincapları Paris’in işgalinden tam 1 ay evvel, 14 Mayıs’ta Veldiv’de bir yarış sahnesiyle başlıyor. Dönem dönem Yahudilerin ve muhaliflerin toplandığı bir hapishaneye çevrilen, sonra tekrar yarışmalara açılan tarihi velodrom, bu karelerin başrol oyuncusu…

14 Haziran 1940 sabahı en ufak bir direnişle karşılaşmadan şehre giren Nazi orduları Paris’i bir Alman kışlasına çeviriyor. İşbirlikçi Fransız Vichy hükümeti de onların hizmetine amade oluyor.

Jüri olmayan bir Türkiye yerine işgal Paris’inde kalmayı seçen Fikret Muallâ’nın izmarit topladığı o yokluk günlerinde Veldiv de kapatılıyor. Ama 1 Ocak 1941’de Almanlar, sadık müttefikleri Mussolini’nin adamı Stazzo ile bizim Sam’in yarışması için izin veriyorlar.

İşgal şehrinde, Ancelin ailesinin bireyleri sahip oldukları ahlaki değerlerle varlıklarını devam ettiriyorlar. Sam başka bisiklet yarışlarına katılıyor, Eddie yazmaya devam ediyor, anne Jeanne özveriyle koşturuyor, baba Serge Alman subaylarla kumar arkadaşı oluyor. Ama asıl kırılma anı, 16 Temmuz 1942’de yaşanıyor. Bir Alman generalinin Prag’da öldürülmesi üzerine yapılan Nazi misillemesi Veldiv’i tekrar dev bir hapishaneye çeviriyor.

Hikâyenin bundan sonrasını anlatmayayım. Hem kitabın heyecanını yok etmek hem de spoiler vermek istemem.

Velodrom Sincapları’nı okuma fırsatı bulursanız, onun üstüne de Tatiana de Rosnay’ın aynı adlı romanından uyarlanan Sarah’s Key (Sarah’nın Anahtarı) filmini izleme şansına erişirseniz Veldiv adındaki bu “mabed”in etrafında yaşananlara tanık olacaksınız.

Son bir not: Bu köşede her ay bisikleti vesile ederek hikâyeler anlatmaya çalışacağım. Bu fasılda “Zalimin zulmü varsa, mazlumun bisikleti var” rotasında pedal çevirdik.

Mayıs’ta görüşmek üzere.

Aydan Çelik / Çizer Yazar

Benzer Yazılar

Basit bir iddianın hediyesi: Animasyon

Ad Hoc

Gerçeğin izdüşümü: Rotoskopi

Ad Hoc

Gastronomide yeni trend: Az ama öz

Ad Hoc