Kültür

Bisikletin bir ‘imaj cilâlayan’ olarak portresi

En taze örnekten hareket edelim.

31 Mart yerel seçimlerinden evvel, her belediye başkan adayı bisikletle ilgili en az bir cümle kurmuş, bir kısmı kameralar eşliğinde bisiklete binmiş, hatta bir kısmı havalı makam araçlarını bir kenara koyduğunu, artık işe bisikletle gideceğini alay-ı vâlâ ile cümle âleme duyurmuştur.

Soralım. Acaba kaçı seçimlerden sonra “bisikletli hayatına” devam etmiştir?

İstisnalardan özür dileyerek cevaplayalım: Muhtemelen hiçbiri. Çaktırmadan makam araçlarının arka koltuğuna kurulmuşlardır.

Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nde Hayri İrdal’ın Hürriyet için yaptığı tespiti hatırlatmanın tam yeridir: Hürriyet gelirken davul zurnayla gelir, giderken hiç haber vermez.

(Böylelikle hem bisiklet-hürriyet bağlantısını hem de Tanpınar “bildiğimizi” subliminal mesaj olarak vermiş olduk. Ayrıca aşktan da söz ettik. Ahkâm sahibi köşe yazarı olmanın üç şartını yerine getirdik.) Neyse konuyu dağıtmayalım. Zaten yerimiz dar.

Bisiklet daha beyaz yıkar
Ara başlık, Jean Ziegler’in ülkesindeki bankacılık sisteminin, dünyanın en kirli paralarını nasıl yıkayıp pakladığını anlattığı, “İsviçre daha beyaz yıkar” kitabından ilhamla konuldu.

Zafer Üskül’ün dilimize kazandırdığı küçük hacimli bu başyapıt, “yıkama” metaforunu başka başka alanlara armağan etmiş oldu.

Bunlardan biri olan “sportwashing”, Ziegler’den önce var mıydı bilmiyorum ama hadiseyi iyi özetlediği kesin.
Nasıl oluyor bu yıkama yağlama işleri? Biraz açalım. Bisikletçilerin “kutsal” ayı Temmuz’dayız.
Dünyanın en havalı bisiklet yarışı Tour de France bu ayın 6’ncı günü Brüksel’den başlayacak.

İki teker tarihinin büyük ismi Eddy Merckx’in ilk TDF zaferinden bu yana yarım asır geçtiği için, ilk üç etap “Yamyam” lakaplı efsanenin ülkesinde başlayacak.

17 tanesi World Tour takımı (Süper Lig olarak düşünün), 4 tanesi Pro-Continental (1. Lig olarak düşünün) olmak üzere 21 takım, 168 sporcu, 28 Temmuz’da Paris’e ulaşmak hedefiyle yola çıkacak.

Champ-Elysees’de kurulacak kürsünün en üst basamağındaki sarı mayolu adam, bu üç haftalık rüyanın kahramanı olacak.

Sarı ve Paris deyince yakın zamanlara kadar sadece TDF şampiyonlarının giydiği o mayo (Maillot Jeune) akla gelirdi.

Ama geçtiğimiz Kasım’dan bu yana o mayonun yeni bir rakibi var.

“Sarı Yelekliler”den söz ettiğimi anlamışsınızdır.
Akaryakıt zamlarını protesto ile başlayan ve giderek büyüyen eylemlerde giyilen sarı yelekler, hadiseye rengini verdi.

Sosyologlar, siyaset bilimciler, analistler “Sarı Yelekliler”i nasıl değerlendireceklerini pek bilemediler. Zira netameli bir renk sarı. Sorun sadece giyilen yeleğin renginde değildi tabii ki. Ama biz konu bağlamında, Şeytan’ın Kumaşı, Siyah ve Mavi gibi kitapları Türkçe’ye de çevrilen renk tarihçisi Fransız filozof Michel Pastoureau’ya kulak verelim:

“…Kamuoyu anketleri yapmaya başlanılan 19’uncu yüzyıl sonundan beri sonuçlar hep aynı kaldı. Altı temel renk içerisinde sarı hep en son sırada geldi; mavinin, yeşilin, kırmızının, siyah ve beyazın gerisinde (…) Avrupa’da uzun zaman boyunca altın rengine, yani “iyi sarı”ya, karşıt olarak sarı rengi yalanla, ihanetle ve riyakârlıkla; aynı zamanda yaşlanma ile, çöküş ile, küflenme ve çürüme ile bir tutuldu. Gel gelelim, sarı çift taraflıdır, tüm renkler gibi. Mutluluk, ışık, güneş ve refahla özdeş olumlu yönleri de vardır…”
TDF’nin sarısı da çift taraflıdır. Bisiklet aşıkları için o sarı başka bir renkte bulunması mümkün olmayan bir tutkunun adıdır. Ama diğer taraftan “ihanet”in de rengidir.

Tour’u yedi kez kazanan Lance Armstrong, bunun en elle tutulur örneğidir. Lance’in “dopingten sobelenmesi” hayranlarında büyük bir şaşkınlık ve öfke uyandırdı. Herkes kendini ihanete uğramış hissetti. Çünkü o, yalnızca büyük bir bisikletçi değil, kanseri yenmiş bir süper kahramandı. Livestrong adında kurduğu kanser vakfının sembolü plastik bileklikler bile sarıydı.

TDF sarısının riyası Lance ile sınırlı değil elbette. Yukarıda sözünü ettiğimiz türden imaj cilalama, kirli çamaşırları beyazlatma açısından Tour’un sicili hayli kabarıktır. Katusha, Astana, UAE, Bahreyn, İsrail gibi insan hakları konusunda karneleri pek parlak olmayan ülke takımlarının yanı sıra, çevre tahribatı konusunda sicili pek temiz olmayan bazı markalar da işin içindedir. En taze örnek ile yazıyı toparlayalım.

Son yılların en başarılı takımı Sky, İngiltere’nin en zengin adamı olan Jim Ratcliffe’nin petro-kimya şirketi Ineos’a satıldı. Çevre örgütlerinin hedefindeki bir şirketin bu hareketi alevli tartışmalara vesile oldu.
Gazeteciler takımın yıldızı Chris Froome’a: “Daha geçen sene, mayolarınızda kocaman bir balina görseli kullanmış, okyanusları kurtaralım diye bir kampanya yürütmüştünüz. Plastik poşetlerin kullanımının yasaklanmasını talep ediyordunuz. Bu ne perhiz bu ne lahana turşusu?” türünden sorular yönelttiler.

Froome: “Valla ben bilmem, beyim bilir” diye topu taca attı. (Bu yazı yazılırken Tour’u beşinci kez kazanma hedefiyle planlar yapan bisikletçi Fransa’da çok ağır bir kaza geçirdi ve uyluk kemiğini kırdı.)

“Tour’un ekoloji ile imtihanı Ineos ile başlamadı ki. Yüzlerce arabalık konvoylar, binlerce tonluk atıklar, yeni bir konu değil ki” dediğinizi duyar gibiyim. Haklısınız. En taze örnek diye Ineos’u verdim. Rahmetli Galatasaraylı Metin Kurt’un: “Futbol borsada değil, arsada güzeldir” diye bir sözü vardı. Bu bisiklet için de geçerlidir.
Yüzünüzde rüzgarı hissederek pedal çevirmek, kirli sicillerini bisikletle yıkayan şirketleri izlemekten daha güzeldir. Ne var ki, deli gönül ferman dinlemiyor.

Aydan Çelik
Çizer Yazar

Benzer Yazılar

Animasyonun müzikle tanışması

Ad Hoc

Bir zamanların ‘beyaz gelini’ Siirt

Ad Hoc

Modern hippilerin adresi: Semadirek

Ad Hoc