Kültür

Bisikletin “şeytan arabası” olarak portresi

Bisikletin "şeytan arabası" olarak portresi

Taşlamanın görece az bilinen bir dörtlüğüyle başlayalım:

“…Dertli gibi sarıksızdır
Ayağı da çarıksızdır
Boynuzu yok, kuyruksuzdur
Şeytan bunun neresinde?”

Bisiklet ve bağlama
Bugüne kadar başka bir müzik aletine “Şeytan icadı” denmiş midir bilmiyorum ama bisiklet ile bağlama arasında “Şeytan icadı” olmaktan öte benzerlikler bulmak mümkündür. Her ikisi de tellidir mesela. Hakeza ikisi de akort gerektirir.

Bazı coğrafyalarda “Cin arabası, Cin atı” gibi ifadeler kullanılsa da “Şeytan Arabası”, bisiklet için yapılan benzetmelerin başta gelenidir.

Bu benzetmeyi yapanlar “Durduğunda devrilen, ancak hareket halindeyken dengede kalabilen bu tuhaf ‘şey’ ancak Şeytan’ın işi olabilir” diye düşünmüş olmalılar.

Peki, bu benzetme ilk ne zaman yapılmış olabilir?

Yakın zamanlara kadar bu soruya standart bir cevabım vardı: “Bildiğimiz en eski Şeytan Arabası benzetmesi, 1885’te Büyükada’da yapıldı.”

Lakin yeni okuduğum bir kitap bu kanaatimi yalanladı ve ibreyi İrlanda’ya çevirdi.

İrlanda’ya gidelim. Ama önce Büyükada’ya, hatta San Francisco’ya uzanalım.

1884 Nisan’ında San Francisco’dan yola çıkan Thomas Stevens ön tekeri kocaman arka tekeri minicik Penny-Farthing ile Kuzey Amerika’yı doğudan batıya kat ediyor. Atlantik’i gemiyle geçiyor ve Liverpool’dan İstanbul’a kadar pedal çeviriyor.

Temmuz 1885’te geldiği İstanbul’da bir aydan uzun süre kalıyor. Şehirde büyük ilgi görüyor, gazetelere haber oluyor, davetlere katılıyor.

Bir gün burada tanıştığı Albay Shelton’ın yatıyla Büyükada’ya, Prinkipo’ya gidiyor. Bisikletini de yanında götürüyor. Alet adada büyük sükse yapıyor. Hayatlarında ilk defa bisiklet gören ada kadınları konuya pek romantik yaklaşıyorlar.

(Çok zeki bir adam olan Stevens, onların cümlelerini Türkçe not alıyor ve parantez içinde İngilizcesini belirtiyor.)

“O Bizdan kaydore ghyurulduzug em nezalcettt sadi bir dakika ulchum ghyuriorus nazaman bir dah backiorus O bittum gitmush.” (He glides noiselessly and gracefully past; we see him only for a moment; when we look again he is quite gone.)

“O, zarafet ve sükünet içinde kaydı gitti. Sadece bir an görebildik. Tekrar baktığımızda çoktan gitmişti.”
Adanın erkekleri, hadiseye tamamen işlev üzerinden yaklaşıyorlar: “Onum beyghir hich-bir-shey yemiore hich-bir-shey ichmiore Inch yorumliore ma sheitan gibi ghiti-ore,” (His horse, he eats nothing, drinks nothing, never gets tired, and goes like the very devil.)

“Onun beygiri hiçbir şey yemiyor, hiçbir şey içmiyor, hiç yorulmuyor ama Şeytan gibi gidiyor.”

Başka bir Thomas ve yoldaşı William

Thomas Stevens, Tahran üstünden Yokohama’ya ulaştıktan 5 yıl sonra, bu kez Amerikalı iki öğrenci, Thomas G. Allen ve William L. Sachtleben, Nisan 1891’de geldikleri İstanbul’dan Pekin’e bisikletleriyle gidiyorlar. Bu kısacık zaman zarfında bisiklet teknolojisi büyük bir değişim geçirmiş oluyor. İki arkadaşın bisikletleri artık zincirlidir. Ön ve arka tekerlekleri eşit büyüklüktedir. Gövdesi bugün bildiğimiz formun neredeyse aynısıdır.
Bisikletin biçimi değişse de yarattığı etki değişmiyor. Kullandıkları alet hemen her yerde “Şeytan Arabası” (Devil’s Carriage ya da Devil’s Cart) diye çağrılıyor.

İki maceraperest, Aşık Dertli’nin yarım asır evvel öldüğü Ankara’dan geçiyor, Kırşehir’e ulaşıyorlar. Şehrin kalabalığı, onları “Şeytan arabaları geldi” diye karşılıyor. Bir sürü olaylar oluyor. Kalabalık evin önünde toplanıyor. Vesaire vesaire…

Dönelim İrlanda’ya

Şimdi Kırşehir’den Dublin’e gidelim.

2018’de Zeynep Şen tarafından Türkçe’ye çevrilen ve Ptofil Kitap tarafından yayımlanan Bisikletçiler kitabının yazarı Michael Hutchinson, 1870’lerde geçen bir hikâye anlatıyor. Aynen alıntılayalım: “İrlanda’nın öteki ucunda, Dublin’de bir turist Waterford yakınlarında karşılaştığı bir grup yaşlı kadının onu ‘…hem bisikletime hem de özellikle bana karşı yerici, ağıza alınmayacak sözler’ yağmuruna tutmalarıyla neye uğradığını şaşırdı. Durumu yolun ilerisinde tanıştığı bir adam açıklığa kavuşturdu. Meğer bu kadınlar grubu birkaç gün önce, akşam saatinde yerel markete tereyağı, süt ve yumurta götürürken yolda ileriden onlara doğru gelen, havada asılı, yaklaştıkça yaklaşan gizemli ışıklar görmüşler. Bu ışıkların şeytanın gelişini haber verdiğini hemen anlamışlar. Tereyağını, sütü ve yumurtaları hemen kenara fırlatıp kaçmak için nehre atlamışlar. Gele gele dünyanın sonu değil de önlerinde lambaları sallanan yerel bisiklet kulübü geldiğinde sırılsıklam olmuş kadınlar onların peşine düşmüş ve bisikletçilerin can havliyle kaçmaları gerekmiş.”

Sizin aklınıza ne geldi bilmiyorum ama benim aklıma UFO gören Uşak’ın Narlı köylüleri geldi. Anlatılanlar doğruysa onlar da benzer bir tepki vermişti.

Didi Senft

Özetle bisiklet, ilk ortaya çıktığında, farklı coğrafyalarda, farklı toplumlarda benzer bir şaşkınlıkla karşılanıyor.
Bugün durum bambaşka. İrlandalılar Stephen Roche ve Sean Kelly gibi büyük bisikletçiler çıkarırken, Kırşehir civarında amcalar namaza bisiklet ile gidip geliyorlar. Biraz ötede Kapadokya’da yarışlar organize ediliyor.
Artık bisiklet ve Şeytan deyince 1990’lı yıllardan beri akla, elindeki yabasıyla ve kırmızı kostümüyle Didi Senft geliyor.

“El Diablo” lakaplı Didi, bisiklet yarışlarının halen en renkli izleyicisidir. Özellikle büyük turların yokuş etaplarında görünür. Kameralar göründüğünde bağırmaya ve zıplamaya başlar.
Bisiklete “Şeytan arabası” diyenlere dil çıkartır.

Aydan Çelik
Çizer Yazar

Benzer Yazılar

Gastro kritik: Yerel, yerinde güzel

Ad Hoc

Gastronomide yeni trend: Az ama öz

Ad Hoc

Anlatıya tutunmak ya da gezginden sonrası üzerine

Ad Hoc