Teknoloji

Biyogenetik, kuantum bilgisayım ve hukuk

Louise Pasteur’ın sözlerini hatırlayan var mı? Şöyle yazıyordu kuduz aşısını bulan kimyager: “La science n’a pas de patrie, parce que le savoir est le patrimoine de l’humanité – Bilimin vatanı yoktur, bilgi insanlığın mirasıdır.”

Kuantum bilgisayım teknolojisi, makine öğrenmesi, yapay zekâ veya ilk olarak Vernor Vinge tarafından 1983 yılında literatüre kazandırılan “singularity” kavramı konuşulurken genelde robotların “Terminatör” filminde yaptığı gibi insanları nasıl yok edeceği veya “Matrix” filminde olduğu gibi, bir süper yapay zekânın, kendi varlığının enerji kaynağı olarak insanları nasıl pilleştireceği konuşulur.

Yani evrenin neresinde olursak olalım, homo sapiens, bildiğimiz homo sapiens olarak kalacak ama kendi geliştirdiği robotlar ve yapay zekâ süperleşerek insana karşı varoluşsal bir savaşa girecektir.
Popüler kültür bu frekanstan pazarlama yapabildiği için, maalesef özellikle ülkemizde, konuya ilişkin hukuk ve mevzuat çalışanlar da bu referanslar üzerinden konuşuyor.

Oysa makineler veya yapay zekâ ayrı bir olgu olarak insanı köleleştirecek değil. İnsan, bildiğimiz “homo sapiens” olmaktan çıkıp farklı genetik ve fiziksel özelliklere; robotlar da dahil inorganik cihazlar ve makine öğrenmesi imkânları ile farklı kabiliyetlere sahip birer varlık haline gelecekler.

İnsan, bunu yapmak zorunda kalacak zira uzay kolonizasyonu insanın gideceği ortama mutasyon ve evrim sürelerini beklemeden uyum sağlamasını gerektirecek.

Dönüşmek, insanlığın tabiatında var
Aslında insan zaten bunu yüzlerce yıldır zaten yapıyor zira ilk günden itibaren hastalıklara ve ölüme karşı bir savaş veriyor. Bu savaşta insan önce hastalığa veya yaraya rağmen hayatta kalabilmeyi, daha sonra tedavi etmeyi öğrendir. İnsan, kulağa takılan cihazlarla duyabiliyor, dışarıdan bağlandığı cihazlarla çalışmayan böbreklerine destek sağlayabiliyor, kalbe takılan piller ve sair cihazlarla yaşamsal öneme sahip organını cihazlar ve teknoloji sayesinde işler kılabiliyor.

Şimdiyse kalıtsal hastalıklar DNA editing ile bünyeden çıkarılabiliyor, insanların HIV virüsüne karşı dirençli veya bağışık bünyeyle doğması sağlanabiliyor veya hastalanan, işlevsiz kalan bir organ kişinin kendisinden alınan kök hücrelerden laboratuvar ortamında üretilerek insanların bu sebeple ölmesinin önüne geçilebiliyor.
Hastalıklarla bu şekilde mücadele edilebilmesi, biricik yavrusu, kardeşi, eşi ya da sevdikleri amansız hastalıklarla mücadele eden, belki de hiç gelmeyecek olan organ nakli sıralarında hayatları kabusa dönen milyonlarca insana umut oluyor.

Yani bu teknolojik gelişmelerin devamında fayda var; ortada hem bireysel duygularımız hem de modern insan felsefesince en temel ve kutsal değer kabul edilen insan hayatı var.

Günümüzde quantum bilgisayım kabiliyetlerimiz sayesinde klasik fizik kurallarının dışında quantum mekaniği kuralları içinde atomik ölçekteki zerreler veri depolamada ve işlemede kullanılabiliyor.

1983 yılında, Vernor Vinge ilk defa “singularity” kavramı zikredildiğinde bir hard drive en fazla 10 MB veri, yani üç şarkı depolayabilirken, bugün standart bir laptop bir terabyte’ın üzerinde veri yani 100 bin kat fazla veri depolayabiliyor. IBM’e göre her gün 2,5 kentilyon veri üretiyoruz. Bir başka deyişle, iki yılda bir bugüne kadar üretilmiş toplam dijital veriyi yeniden üretiyoruz ve üretilen bu verinin hacmi her geçen gün artıyor, üretilme süresi ise her geçen gün kısalıyor.

Bu veri okyanusu ile quantum bilgisayım kabiliyeti birleştiğinde, insanın düşünemeyeceği ihtimaller, formüller, düşünse bile hesaplayamayacağı formüller, tasarımlar, projeksiyonlar yapabilmek mümkün hale geliyor, var olmayan elementlerin üretilebilmesi kolaylaşıyor ve belki de dünyadaki yaşamın ilk oluştuğu şartların yeniden oluşturularak inorganik maddelerden organizma üretilmesi dahi olasılıklar arasında yer alabiliyor.

Yeni dünyada yeni düzenlemeler
Bilim evrensel olsa da, yer aldığı ülkenin siyasi sistemi, hukuk düzeni ve kültürel normları içinde gelişebilir… Veya gelişemez.

İkinci Dünya Savaşı sonrasından başlamak üzere bu teknolojileri insan faydasına sunmayı amaçlayan birçok uluslarüstü veya ulusal düzenleme yapıldı. Bunların önde gelenleri arasında Dünya Tıp Birliği Helsinki Beyannamesi, UNESCO Evrensel Bioetik ve İnsan Hakları Beyannamesi ve Uluslararası Tıp Bilimleri Kurumları Konseyi 2017 Beyannamesi yer alıyor. ABD’de 1979’da kurulan Biomedikal ve Davranış Bilimleri Araştırmalarında İnsan Özneleri Koruma Ulusal Komitesi 1979 Belmont Raporu ise ABD’de bugüne kadar gelen federal ve eyalet düzenlemelerinin temelini oluşturuyor. Dünyanın tüm teknoloji üreticisi ülkelerinde, bu yarışta öne çıkarak bilim insanı, girişimci ve yatırımcı çekmek için söz konusu teknolojik kabiliyetlerin biogenetik ve sair yaşam bilimlerine uygulanmasını mümkün kılan, bu uygulamalara teşvik sağlayan mevzuatlar çıkarılıyor, düzenleyici kurumlar ve yargı makamları bu konuda son derece sofistike hale geliyor.
Doğru mevzuat sayesinde ABD, AB ülkeleri ve Japonya gibi ülkelerde federal ve eyalet hükümetleri bu araştırmaların destekçisi olabildi, destek olmak isteyen özel girişimlerin önü açıldı, yeri geldiğinde kamu-özel girişim ortaklıkları yapıldı, bilimsel hesap verilebilirlik standartları ve etik standartlar getirildi, şeffaflık sağlandı, hasta hakları ve mahremiyeti daha etkin olarak korunabildi, hastalıkla mücadelede kamu maliyetleri azaltıldı, ortaya çıkan bilimsel sonuçlar ölçeklendirilerek kamunun hizmetine sunulabildi ve bu sonuçlar ticari hale getirilebildi. Bunların örnek alınması ya da en azından ilham alınması gereken çalışmalardır.

Burçak Ünsal
Avukat

Benzer Yazılar

Her şey elektrikli olacak

Ad Hoc

Vadideki gençlik: Ölüme teknik müdahaleler

Ad Hoc

Yapay zekâ ve insan haklarında eksen kayması

Ad Hoc