Kültür Manşet

Bu dünyadan bir John Lennon geçti

2020’nin son yazısını kaleme alırken tuhaf hisler içindeyim. Sebebini söylemeye gerek var mı?

Covid-19 her anlamda hayatımızı darmadağın etti. Ad Hoc için yılın ilk aylarında yazdığım yazıyı hatırlıyorum: “Tuhaf Zamanlarda Yaşayasın” başlığını taşıyordu. Yaşadık da… Ortalıkta Covid filan yoktu. Ama bir tuhaf zaman alameti olarak yazıda Donald Trump’ın adı geçmişti. O artık ABD Başkanı değil. Ama tuhaf zamanlar, Covid ile birlikte, bütün hızıyla akıp gidiyor. Hem de turbo motorlusundan.

MFÖ’nün “Niyet Neydi Akıbet Ne Oldu” şarkısı geliyor aklıma. Ya da John Lennon’ın “Hayat, sen planlar yaparken başına gelen şeydir” vecizesi. Ve yine ne acayip. O cümlenin sahibi, bundan tam 40 yıl evvel, 40 yaşında hayatını kaybetti.

John Lennon çok az faniye nasip olmuş bir gençliği geride bırakmış, olgun yaşlarına dair planlar yaparken başına dünyanın en korkunç şeyi gelmişti. 8 Aralık 1980’de Mark David Chapman adındaki bir adam tarafından vurularak öldürüldüğünde 40 yaşındaydı. Yaşasaydı, bu yıl 80 yaşına basacaktı.

Varlığı ile yokluğu 40 yıl sürmüş bir efsane…

Savaş Çocuğu

John Winston Lennon, 9 Ekim 1940’da Liverpool’da doğdu. Çok az insanın bildiği ikinci adının kaynağı, dönemin başbakanı Winston Churchill’den geliyordu. Savaş sonrası doğan çocuklara verilen “Baby Boomer” unvanına sahip değildi. Zira doğduğunda İkinci Dünya Savaşı başlayalı henüz bir yıl olmuştu. Hatta 1968’de basılan, onaylı tek The Beatles kitabını yazan Hunter Davies, o gün şehrin hava bombardımanı altında olduğunu belirtiyordu.

2009’da kitabının yeni basımına önsöz yazan Davies, bir dostunun titiz araştırmaları sonucunda, o gün Liverpool’da bir hava saldırısı olmadığını öğrendiğini söylüyor şöyle devam ediyor: “Peki, doğru dürüst bir araştırma yapmak konusunda utanç verici bir zafiyet göstererek bu hikâyeyi başlatan kimdi? Muhtemelen ben. Orijinal kitapta John bölümüne geldiğinizde ‘Ağır hava saldırısı altında doğdu’ diye okuyacaksınız. John’un bana kendi anlattığı buydu; zira Mimi Teyze ve babası Fred’in de. 1968’de hâlâ anlatılmaya devam edilen bir aile efsanesiydi, şimdi de bunu değiştirmiyorum…”

Doğum günü bile efsaneyle sarmalanmış bir figür var karşımızda. Doruk Yurdesin’in leziz çevirisiyle Türkçeye kazandırılan bu kitap 2016’da Kara Plak Yayınları tarafından yayımlanmış. Yer yer ondan alıntılar yapacağım.

Fred ile Julia

John doğuştan müzisyendi. Dublin doğumlu dedesi Jack, Amerika’da şarkıcılık yapmış, ardından Liverpool’a dönmüş, oğlu Fred doğmuş. Fred, dokuz yaşında babasını kaybedince yetimlerin kabul edildiği Bluecoat Okulu’na gitmiş. Okuldan çıktıktan sonra John’un annesi Julia ile tanışmış. Garson, bulaşıkçı, denizci Fred, Julia’ya banço çalmayı öğretmiş. Birlikte şarkı söylemişler. Fred karaya çıktığı zamanlarda görüşmüşler. 10 yıl sonra evlenmişler. Ama türlü sebeplerle evlilik yürümemiş.

Ve John, Türkçede “anne yarısı” diye nitelendirdiğimiz teyze Mimi ve enişte George tarafından büyütülmüş. Zaman içinde annesi Julia ile tekrar yakınlaşmış. Hatta ayakları yere basan, müzikte filan bir gelecek görmeyen Mimi’nin aksine, havai, sanatkar ruhlu, neşeli Julia’ya bağlanmış. Sık sık Mimi’nin evine, oğlunu görmeye gelen Julia, John’a banço çalmayı öğretmiş, Elvis Presley plakları çalmış.

Ama 1958 yılında sarhoş bir polis memurunun kullandığı arabanın çarpması sonucu Julia hayatını kaybetmiş. Bu trajedi tahmin edileceği gibi John’un hayatında büyük bir travma yaratmış ve şöyle bir cümle kurmasına vesile olmuş: “Onu iki kez kaybettim. İlki beş yaşındayken teyzemin yanına taşındığımda. İkincisi fiziki olarak öldüğünde…”

İlham Perisi Julia’ya özlemini 68’de seslendirdiği Julia ve diğer şarkılarında dile getirmiş.

Babası ile ilişkisi daha karmaşık. Yıllarca Fred’i görmek istememiş. Daha sonra Hunter Davies aracılığıyla bir araya gelmişler. İlişkileri daha mutedil bir hal almış. Fred Lennon, John’dan dört yıl evvel, 1976’da hayatını kaybetmiş.

Quarrymen

Okul hayatına Dovedale İlkokulu’nda başlayan John, 12 yaşında Quarry Bank Lisesi’ne geçmiş. İstisnalar hariç, hocaları tarafından isyankar, kendi bildiğini okuyan, enerjisini yanlış yönlendiren, yeteneklerini yönetemeyen bir öğrenci olarak görülüyormuş. Ebeveynler ise çocuklarının John ile arkadaşlık etmesinden hoşlanmıyormuş. Teyzesi onların hepsinden farklı düşünüyormuş. Mimi’ye göre John, değil küfür, ağzından kötü bir söz bile çıkmayan, yumuşak huylu bir çocukmuş.

O sıralar -Amerika’da çıksa bile- Britanya’da bir çılgınlık halini alan “Skiffle” modası başlamıştır. Bundan John da payını almış. Skiffle yapmak için ses çıkartması yeten ev yapımı aletler ile klasik enstrümanlar yeterliymiş. Çok fazla müzik bilgisi ve eğitimine de gerek yokmuş.

Hunter Davies durumu şöyle özetliyor: “… Nesiller sonra müzik ilk kez müzisyenlerin malı değildi. Herkes çıkıp şansını deneyebilirdi. Maymunlara boyama seti vermek gibi bir şeydi. Aralarından birileri illa ki bir zaman iyi bir şey ortaya çıkartacaktı…”

Çılgınlık öyle bir boyuta ulaşmış ki, 1950’lerin sonunda İngiltere’de 30 bin ile 50 bin arasında Skiffle grubu olduğu tahmin edilmekteymiş.

Aslında John’un başlarda müziğe pek bir ilgisi yokmuş. Hadise George’un ona bir ağız mızıkası almasıyla başlamış. Ama anlatılanlara göre etrafındaki kimse onun icrasından pek memnun değilmiş. Bir kişi hariç: Liverpool’dan Edinburgh’a giderlerken onun uyduruk ağız mızıkasını dinleyen otobüs kondüktörü… John’a: “Yarın garaja gel sana daha kaliteli bir mızıka vereyim” demiş.

Gece boyu uyumayan John, ertesi sabah garaja gitmiş, mızıkayı kapmış.

Kitapta Mimi o günü şöyle anlatıyor: “O sıralar on yaşında filandı. İlk kez teşvik ediliyordu. O kondüktör neyin fitilini ateşlediğini bilmiyordu.”

Bu hadiseden yaklaşık beş yıl sonra John, kendi Skiffle grubu Quarrymen’i kurmuş. Okulun adını taşıyan grup elemanları yine okul arkadaşlarıymış. Gitarda Eric Griffiths, çamaşır tahtasında Pete Shotton, Len Garry, davulda Colin Hanton, bançoda Rod varmış John’un 10 poundluk ikinci el gitarını annesi Julia almış. Ekip dönemin “uçuk” modası Teddy Boy kıyafetleri giyiyormuş.

Kritik eşik: Paul ile tanışma

Ve John’un hayatında kritik bir eşik yaşanmış. Quarrymen ikinci konserini verdiği gün ortak arkadaşları Ivan, John ile Paul’u tanıştırmış (Ve şimdiye kadar “mişli geçmiş zamanla” yapılan bu anlatım, o kritik tanışmayla birlikte “geniş zamana” döner AÇ.).

John, solak gitarist Paul McCartney’e gruba katılması teklifinde bulunur. Bir süre sonra Paul, John’a George Harrison’u tavsiye eder. Ve daha 14 yaşında olan George gruba katılır. O sıralarda Liverpool Sanat Koleji’ne devam eden John’un okul arkadaşı Stuart Sutcliffe gruba basçı olarak katılır. Ekibin adı 1960’ların başında “The Beatles” olur.

Aynı yıl grubun hayatında bir dönüm noktası olan Hamburg macerası başlar. Orada bir davulcuya ihtiyaçları vardır ve o kişi Pete Best olur. Çeşitli defalar Liverpool’a çok benzetilen bu şehre gidip gelirler.

Bir süre sonra Stuart, Hamburg’da kalmaya karar verince bas çalma işini Paul devralır. Pete Best de ayrılınca davulcu olarak Ringo Starr ekibe dahil olur ve tarihin en ünlü dörtlülerinden biri tamama erer.

1962’de Brain Epstein grubun menajeri olur. Zihinlere kazınmış Beatles imajını onun yarattığı söylenir.

Grubun ilk single’ı “Love Me Do” aynı yıl piyasaya çıkar. Parçanın başındaki ağız mızıkasını tahmin edileceği gibi John çalmaktadır.

Yine aynı yıl, John kız arkadaşı Cynthia ile evlenir. Ertesi yıl ilk oğlu Julian doğar.

Beatlemania

“Beatlemania” denen hadisenin işaret fişeği çakmıştır. Bazı konserlerde polis çılgın hayranları kontrol etmek için basınçlı su bile kullanmak zorunda kalır. Ünleri sadece Britanya’ya değil bütün dünyaya yayılmıştır. Artık Türkiye de dahil, dünyanın her yerinde milyonlarca hayranları ve taklitçileri vardır. Kendilerine ilham veren Elvis Presley’nin memleketi Amerika’yı bile fethederler. Şubat 1964’de ilk defa gittikleri New York’ta çılgın bir kalabalık onları karşılar. Konuk olarak katıldıkları Ed Sullivan Show’u yaklaşık 73 milyon insanın izlediği söylenir. Ki bu o dönem Amerikan nüfusunun dörtte biridir. Bazı araştırma şirketleri bu rakamın televizyon tarihinin en yüksek izlenme oranına sahip şovu olduğunu söyler. Amerikalılar yaklaşık 3 ay evvel 35’inci başkanları John F. Kennedy’yi bir suikasta kurban vermenin yasını tutmakta, gündelik hayatta derin bir moral çöküntü yaşanmaktadır. Bazı yorumcular Beatles’ın ziyaretinin özellikle gençler için bir moral aşısı olduğu kanaatindedir.

Medya hadisenin adını net biçimde koyar: “İngiliz İstilası.”

Aynı yılın yazında tekrar gittikleri Amerika’da Bob Dylan ile tanışırlar. Amerika’da siyahlara karşı yapılan ayrımcılığı protesto eder, onların alınmadığı konserlerde çalmayı reddederler. Ve giderek savaş karşıtı, politik bir dil geliştirmeye başlarlar.

Ebeveynlerin şöhretle imtihanı

Şöhret denen şey sadece bu dört genç adamı değil, ailelerinin hayatını da tümüyle değiştirir. Bir anda sınıf atlamışlar, şöhretin nimetleri kadar külfetleriyle de uğraşmak zorunda kalmışlardır. Biz John’a odaklandığımız için ona dair bir hikâye paylaşalım.

Hunter Davies’in satırlarından okuyalım: “… Liverpool bölgesini terk eden tek kişi Güney Sahili’nde Bournemouth yakınlarında bir sayfiye evine taşınan Mimi’ydi. Her ne kadar hayranlara kibar davranmaya çalışmış, etrafta John’a ait olan ve onlara verebileceği şeyler aramışsa da Liverpool’daki hayatını ele geçirdiklerini fark etmişti.”

“Bir gün en sonunda bir şey bulamadım. ‘Bir düğme bile mi?’ dedi bir kız. Kıyafetleri atmadan önce düğmeleri kesip almak gibi bir fobim vardı. Yukarıdan yıllardır duran büyük düğme kutumu getirdim ve içinden bir tane verdim. Boynuma sarılıp öptü. Bunu hiç unutmayacağını söyledi. Sonra bana yazıp düğmeyi altın bir zincirle boynuna taktığını ve fabrikadaki bütün kızların kıskandığını söyledi.”

“Doğal olarak bu hediye fabrikadaki bütün kızların Mimi’ye yazıp John’un eski düğmelerini istemelerine sebep oldu. Dünyanın her yerine düğme gönderdim. Amerika’ya, Çekoslovakya’ya, her yere.”

Ama Mimi bir süre sonra evine habersiz giren fanlardan o kadar rahatsız olur ki taşınmak zorunda kalır.

‘Tarihin en etkili müzik grubu’ yolun sonunda

Altmışlı yılların ikinci yarısına geldiğinde grup içinde ufak ufak pürüzler çıkmaya başlar.

Kitabını yazmak için onlarla bir buçuk yıl geçiren, hatta bir ara hayranlarına John Lennon yerine imza veren Hunter Davies bunun ilk kokusunu alanlardan biridir. 1968’de kitabı yayımlandığında grup henüz dağılmamıştır ama ufuk sinyallerle doludur: “George ve John birer Beatle olmaktan bıkmışlardı, Paul ise henüz yapılmamış şeyler olduğunu gördüğünden Beatles’ın biraz daha sürmesini istiyordu.”

Ve nihayet 1969 Eylül’ünde John, “Tüm zamanların en etkili grubu”ndan ayrılır.

(Bu iddialı deyim kendinden menkul değildir. Hem plak satış rakamlarından hem de dünyanın en ünlü müzik dergisi Rolling Stone’un araştırmalarından çıkan veridir. Derginin anketine oy veren sanatçılar “Bütün zamanların en iyisi” olarak The Beatles’ı seçer. Farklı zamanlarda yapılan oylamalarda da sonuç aynıdır. Söz konusu listenin ikinci sırasında Nobel Edebiyat ödüllü Bob Dylan, üçüncü sırada Elvis, dördüncü sırada The Rolling Stones, beşinci sırada Chuck Berry bulunmaktadır. Tabii böyle listeler her zaman tartışmalıdır. Pink Floyd’un 51, Queen’in 52. sırada olduğu bir liste bu. Ama her yenilenen ankette Beatles’ın yerinin değişmemesi kayda değerdir.)

John, Joko ve New York

Lennon gruptan ayrılmadan altı ay evvel Yoko Ono ile evlenir. Adını da John W. Ono Lennon olarak değiştirir. Grubun diğer üyeleri, The Beatles’ın dağılmasından John’un hayatını “domine eden” Japon sanatçıyı mesul tutarlar.

1970’de ilk solo albümünü çıkarır: Plastik Ono Band yine Julia için yazılmış “Anne” şarkısı ile başlar. 17 yaşında anne kaybetmenin acısı, babası tarafından terk edilmenin hüznü 30 yaşındaki John’un kapanmayan yarasıdır.

1971’de Imagine albümü piyasaya çıkar. Albümle aynı adı taşıyan ilk şarkı büyük yankı uyandırır. Yine Rolling Stone’un bütün zamanların en büyük 500 şarkısı içinde üçüncü sıraya yerleşir.

Yoko ve John aynı yıl New York’a taşınır. Orada da deyim yerindeyse rahat durmazlar. Hem aktivist hem de müzisyen olarak üretken zamanlar geçirirler. 9 Ekim1975’te çiftin tek çocuğu Sean doğar. O gün John’un 35’inci doğum günüdür ve o günden sonra beş yıl boyunca bütün zamanını ve enerjisini Sean’ı büyütmeye harcar. Müziğe arar verir.

1980’e gelindiğinde yeniden müziğe döner. Ekim’de Just Like/ Startig Over kırkbeşliği, Kasım’da Double Fantasy albümü piyasaya çıkar. Double Fantasy, sonun başlangıcıdır. 8 Aralık günü saat 17.00 sıralarında, evinin önünde Mark D. Chapman’ın uzattığı albümü imzalayan John, yaklaşık 6 saat sonra aynı yerde aynı kişi tarafından vurularak öldürülür.

İkinci Dünya Savaşı sürerken Liverpool’da çarpmaya başlayan kalbi, 40 yıl sonra New York’ta durur. O kalp yeryüzünde milyarca insanın kalbine dokundu. Halen dokunuyor.

Yazı: Çizer Yazar Aydan Çelik

Benzer Yazılar

Vahşi doğa ve içimizdeki hayvan

Ad Hoc

İnsanlığın yarısını hesaba katmayı unutanların hikâyesi

Ad Hoc

İş dünyası ve temel erdemler: Cesaret

Ad Hoc