İnsan

Bu oyunun farkı, oyuncularının biz olmasında

Bu oyunun farkı, oyuncularının biz olmasında

Modern insanın ortalama ömrünü 70 yıl gibi düşünecek olursak, dünya gezegeninin yaşam süresi içinde ‘’an’’ sayılabilecek bir zaman diliminden söz etmiş oluruz. Oysa söz konusu ‘’benim yaşadığım 70 yıl’’ olunca benim ömrümün bu kadar da niteliksiz bir andan ibaret görülmesi bir haksızlık hissine ve benim yaşama verdiğim anlamı ve değeri hiçleştiren bir nihilizme düşürebilir o kelli felli insanoğlunu.  Bir varmış bir yokmuş… Hayatı anlamlandırmak ve “yaşamaya değer” kılmak için hem kendi bireysel deneyimlerimiz hem diğerlerinin deneyimleri ve öğretileri hem de insanlığa ait ortak deneyim,  bilgi ve his dünyasından besleniriz. Ve aslında bu süreç içinde kendimizi kimi zaman önemli ama çoğunlukla da özel hissederiz. Dozunda oldukça bunda bir mahsur görmüyorum açıkcası. Sıradan dertler, zorluklar, mücadele, hevesler, para ya da ortak kaygılar havuzunda sürekli olarak suyun yüzeyinde kalmaya çalışırken ve içten içe başkalarının ağır dertleri, hastalık ve ölümleri yani suyun dibine doğru ağır ağır batışları karşısında, bir yandan samimi olarak hüzünlenip bir yandan da kendi başımıza gelmediği için önüne geçilemez bir gizli hazla yaşanıp giden günler…

Kendi yaşamsal; sağlık, edinilmiş zenginlik, kurulmuş düzen gibi konulardaki ‘’mutlaklık’’ hissi, hani o herkese olur ama bana uğramaz hissini veren yanılsama hali…

Ama şöyle bir yakın ya da uzak gerimize, tarihsel eksende baktığımızda yaşanan ortalama 70-50-40-30 yıllık ömürlerde o son 100 yılda artarak daha da mutlakmış gibi algılanan ‘’standart, düzen, refah, sağlık, zenginlik’’ gibi devamlılığını kendi insani devamlılığımıza sıkı sıkıya bağladığımız her şeyin çoooook kırılgan, güvencesiz, sürekli tehdit halinde, bir var bir yok olduğunu görüveriyoruz.

Ontolojik tehditten insan yaratıcılığına

İnsanlık  kültür oluşturmaya başladığı en eski zamanlardan bu yana nasıl da tekinsiz yaşamıştır. Sürüngen beynimizin hâlâ bu kadar etkin ve belirleyici olması boşuna değil. Bitmek bilmeyen savaşlar; günün ilk ışıklarıyla uyanıp lapanı yiyip tarlanı sürmeye giderken istilacı bir kavmin savaşçıları tarafından bütün bir köy halkı ile birlikte öldürülmekten tut da,  kimin inancı diğerinden daha değerli kisvesiyle, tehdit saydığı ‘’öteki’’ni ortadan kaldırmaya dönük kitlesel katliamlara, veba, çiçek, sarıhumma, kolera, HIV, Sars, Mers, Covid-19 benzeri salgın hastalıklara, 100 yıl öncesine kadar yüzlerce ya da binlerce evin ve hayatın yok olması ile sonuçlanan görkemli yangınlara, dönemsel olarak dünyanın pek çok yerinde baş gösteren kıtlıklara kadar insanlık değişmez biçimde bir yok oluş tehdidi altında kalmış ve kalmaya da devam edecek gibi görünüyor. Bu ontolojik tehdit aynı zamanda insanın yaratıcılığının şahlandığı alanı da olmuştur. Edebiyat, sanat, felsefe, din gibi yaratıcı dikey alanlar hep bu tehdidin bir sonucu olarak doğmamış mıdır?

Üstelik bu yok olma tehditlerinin kaynağı çoğu zaman tahmin edilse bile hiç bir zaman tam olarak hesap edilemez  -doğal ya da insan eliyle üretilmiş (ki bence bu da diğeri kadar “doğal’’ sayılmalı çünkü insan, doğası gereği melanet üreten bir tür)-  olacağı için ortadan kalkmayacak.

İnsanlığın kendini bildi bileli inanç sistemleri içinde bir anlam araması ve bu arayışlarını kurumsallaştırması da bundan dolayı değil mi? Diğer bir deyişle 2020’de kaleme alınmış bu yazının mevzusu M.Ö. 2020’de de eşit derecede geçerliydi. Nitekim ilk metinlerden sayılan Gılgameş Destanı ki kahramanı yukarıda çizilen çerçeveye göre yarı tanrı özellikleri nedeniyle kaderini belirlemek konusunda bizden daha şanslı iken yine de bizimle ortak bir sonu paylaştı.

Oynamak sırası şimdi bizde

Bu çerçevede 2020 yılına damgasını vuran pandemiye bakınca aslında her şeyi çok olağan ve sıradan bulmak da mümkün. Şüphesiz ki virüsün ortaya çıkışından tedavi arayışlarına, biyopolitik boyutundan kendimiz ve yakınlarımız adına ölümle burun buruna gelivermenin yarattığı büyük ve derin kaygıya kadar konunun pek çok boyutu var. Ama yine de insan bir kez daha tarih boyunca tekrar eden bir oyunun içinde; tek fark bu defa bizatihi kendimizin oyuncu olmamız. Bir tarih ya da edebiyat metninde okumuyor, ekranda, perdede izlemiyoruz yani olanı biteni. Oynamak sırası şimdi bize geldi. Canımızı dişimize takarak rollerimizi oynuyoruz. Oyun sözcüğünü meseleyi hafifletmek için değil, tam tersine ‘’hayat’’ı tam olarak “oyun” gibi görmekten başka çaremiz olmadığını düşündüğüm için kullanıyorum. Peki ya yönetmeni kim bu oyunun ve oyun izleyiciye kapalı mı oynanıyor? Belki bu soruların yanıtları da başka bir yazıya konu olur.

Nur Başnur / İletişim Uzmanı

Benzer Yazılar

Suya yapılan yolculuk

Ad Hoc

Balat’ın çocukları: Yetişkinlerin dünyasında yoksullukta buluşanlar

Ad Hoc

Madagaskar’a dokunmak

Ad Hoc