Kültür

“Cahillik bir durum değil, bir tutumdur”

Papyonu ve yeni medya formatlarıyla ambalajlar çağının en keyifli tarihçilerinden birine dönüşen Emrah Safa Gürkan’la buluştuk. Ambalajı sizi yanıltmasın tabii; o, popüler retoriği akademik derinlikle bir araya getirebilenlerden…

Post-hakikat, fragman halinde bilgi yığınları ve dijital dezenformasyon… Tarih yazımının darbe alabileceği bütün koşullar hazır bugün. Ne derece etkilendi sizce bu gidişattan?

Aslında tarih yazımının bu gidişatı tam anlamıyla takip ettiğini düşünmüyorum. Sadece bunun içinden bir kısım modern problemleri tarihle anlamlandırmaya çalışıyor. Ama ilmi alanda bu yok, popülerleşmiş alanda bu yapılıyor. Bu anlamda da iyi bir sınav vermiyor.

Şöyle bir direnç vardır tarihte: Akademide pratik şeyler teorik şeyleri kirlettiği için genelde o alana girmek istemezler. Carl Sagan’a oldu ya; popülerleştikçe, normal insanların problemlerine yöneldikçe akademiden dışlandı biraz. Geleceğe dönük olarak kullanılan bir tarih çok ilmi sayılmaz. Tarihçiler onu pek yapmak istemez. Bunu yapanlar arasında çok popüler olmuşlar var. Theodore Zeldin gibi, Yuval Noah Harari gibi. Türkiye’de bunun muadili yok. Genellikle Türkiye’de bir nevi bilgi bombardımanı yapılıyor; popüler tarihçiler tarihten çeşitli bilgiler veriyor. Zaten tahkim edilmiş görüşleri, o da genellikle milliyetçilikle ya da Türkiye’nin çok özel bir yer olduğuyla ve büyük bir geleneği olduğuyla ilgili oluyor. Yani, insanların beyinlerini zorlayacak ya da yarınla ilgili şeyler değil; problemlerine hitap eden şeyler değil. O yüzden bu anlamda Türkiye’de zaten tarih yazımında bir değişiklik yok. Ne akademik anlamda ne popüler anlamda. Akademik anlamda buna pek girilmiyor. Popüler anlamda da biraz geriye dönük, biraz irtica, biraz mürteci bir şeyler var. Ama mesela Hislerin Tarihi (History of Emotions) diye bir kitap var. Böyle tematik bir tarihçilik yok Türkiye’de. Bizde hem kaynak yok hem de bir eğilim yok.

İlmi taraftan bahsedelim öyleyse. Hakikatin çoğulculaşmasından tarih hiç mi payını almadı yani?

En az alanlardan biri olabilir. Eric Hobsbawm’un kitapları var ya hani Age of Revolutions, Age of Empires… Bu dönem de bence “Age of ambalaj”, yapacak bir şey yok. YouTube’a çıkıp bir şeyler anlatıyorum ve bu papyonla dikkat çekiyorsa bunda bir iş var. Ben bunları aslında televizyonda da anlatıyordum ama orada o kadar parlamıyordu.

Fakat tarihin bir problemi var. Tarihi diğer sosyal bilimlerden, mesela felsefeden ayıran iki tane şey var. Birincisi, anlatı zorunluluğu jargondan kurtarıyor sizi. Felsefecilerde bir jargon enflasyonu var mesela. Çok basit bir şeyi neden bu kadar komplike anlatıyorsunuz? Occa’’ın Usturası tarihçiler için çıkmadı, değil mi? Çünkü tarihteki en karışık metin sonuçta bir olay anlatmak, olay üzerinden anlatmak, birtakım verilere gitmek zorunda olduğu için, o kadar göreceli hale getiremiyorsun.

İkincisi de, tarih kuşkucu bir alandır. Büyük anlatılara ve çok jargonlu moda şeylere biraz mesafeli durur. Biraz daha muhafazakârdır. 1000 yıl içinde, 5000 yıl içinde hiçbir şeyin mükemmel bir şekilde kapsanamayacağını gördüğü için “mükemmel” yapılara şüpheyle bakar.

Şu günlerde neler moda tarihte?

Dünyadan konuşalım o zaman. Dünyada son 20-30 senede, 1980’ler sonrasında queer çalışmaları, madunun tarihi çok moda olmuştu. Pozitif ayrımcılık yapılıyor orada. Ama bu tarz çalışmalar için kaynak lazım. İtalya’da, Fransa’da bunlar için kaynaklar var; bizde yok. Bizde tüm feminist çalışmalar, Cumhuriyet döneminde çıkan kadın dergilerine kadar uzanabiliyor.

Şimdi çevre tarihi çok moda oldu. O anlamda Türkiye de gündemi takip ediyor aslında. Askerî tarih ve diplomasi tarihi bir geri dönüş yapıyor, yeni formlarıyla tabii.

Teknoloji tarihçiliği nasıl sizce?

Çok güzel şeyler yapıyorlar ama Doğu kısmı iyice kitsch’e vurdu. Müze falan yapıyorlar sadece zira teknoloji yok.

Aylar önce bağımsız bir tarih araştırmacısıyla konuşma fırsatımız olmuştu. Yüzyıllar öncesinde teknolojiye yönelik, teknolojiyle dünyanın değiştirilebileceğine yönelik bugünkü gibi bir inanış olmadığını anlatmıştı. Siz ne dersiniz?

Hayır, hepsi tesadüfiydi. Bir şeyin icadı hiçbir şey demek değil. Önemli olan icat ettiğin şeyin gelişmesine imkân verecek faktörlerin olması. Yani siz bir şey icat etmiş olabilirsiniz, Amerika’yı keşfetmiş olabilirsiniz ama bu hiçbir anlama gelmez. Önemli olan, icadı geliştirebilecek şartlar. Mesela barut bulundu, Çin’de bulundu. Çin’de niye gelişmedi? Çünkü Çin’de merkezî bir devlet var ve buna bürokratik bir elit hakim. Avrupa’da niye gelişti? Avrupa Suriye gibi o zaman. Askeri bir elit, sürekli birbiriyle savaşıyor… Adamlar o sakil tüfekleri geliştireceğiz diye 100 sene uğraştılar. Çünkü sürekli bir savaş ortamı var.

Amerika’yı önce Vikingler keşfetti ama Kolomb keşfettiğinde gerekli finansal altyapı vardı, nüfus fazlası vardı, hammadde ekecek bakir toprak ihtiyacı vardı, buraya köle götürebilecek mekanizma vardı ve her şeyden önemlisi Brezilya’yı bulmuşlardı. Baldırı çıplak Vikinglerin morina avlamak için el kadar kanodan bozma langskip’lerle gitmesinden bir şey çıkmıyor. Ama tabii yüzyıllar öncesinde ne Avrupalı farkında Amerika’yı fethettiğinin ne de Viking farkında fırsatı kaçırdığının…

Bugünkü tekno-ütopyacılığı nasıl buluyorsunuz?

Cahillik bir durum değil, bir tutumdur. Çok okumak da sorunu çözmez, bir metodoloji gerekir. Yeni çağın en büyük şapşallığı teknolojiyle bir şeylerin değiştiğini düşünmesi. Teknolojiyle birçok şey değişmez. Beyin yapısal çalışır. Mesela hep âşık olur. Hep şiddete başvurur. Bunlar değişmediği gibi, bilgiyi alma biçimi de değişmez.Yani yeni bir dünya geliyor, her şey değişiyor diye kapılırsınız, kaybolursunuz.

Dünyanın her yerinde bir çölleşme var. Bilginin demokratikleşmesiyle kalite düşecektir. Bir de elitlik kalmadı neoliberalizmden sonra. Mesela sanatın sanat olduğunu elit bir kesim belirliyordu, artık öyle değil. Artık her şey markete döndü. Kanaat önderleri de böyle bir hakikat sonrası ortamda çıkıyor ama siz onun işini gerçekten iyi yapıp yapmadığını ya da bir düzenbaz olup olmadığını anlayamıyorsunuz.

Papyon ve ambalaj meselesine geri dönelim. Akademik tarihçilerin pek yapmadığı bir şeye girişerek teknolojiyle de haşır neşir olmaya karar verdiniz yıllar önce. Ottoman History Podcast’i kastettiğimi anlamışsınızdır.

Georgetown’un altıncı katında tarih bölümünün kendi alanı var ve biz geceleri 05:00’e kadar falan oturuyorduk ofislerimizde. 27-28 yaşında çocuklarız, ne yapabiliriz diye düşünüyoruz. Tarih çok arkaik bir yer. Teknolojiyle bir şey yapalım demiştik, hem o kadar kitap okuyoruz hem de milletle tanışalım istiyoruz. Chris (Gratien) dedi ki podcast diye bir şey var. Ben bilmiyordum ne olduğunu ama baktık o zaman hiç böyle şeyler yok. 2009-2010 yıllarından bahsediyorum. İlk başladığımızda mikrofonumuz bile yoktu. İlk önce bizim bölümde yaptık, sonra okul çapında yaptık. Araştırma için arşivlere dağılınca da buradaki akademisyenlerle başka dillerde yapmaya başladık. Sonrasında başka öğrenciler devraldı.

Siz artık yoksunuz artık seride…

Evet, ben Syd Barrett gibi bir şeyim orada. Wish You Were Here’ım eksik.

Artık Flu TV’niz var.

Flu TV ayrı bir proje. Flu TV’de benden önce İlker (Canıkligil) bir program yapıyordu, Olmaz Öyle Saçma Şey adında. Bu programı çok tutmuştu. Ben Fransa’daydım, ders vermeye gitmiştim. Tabii bir yerden sonra canım sıkılıyor arşive gitmekten. Sardım, keyifle izlemeye başladım ve bu formatın bana çok hitap ettiğini düşündüm. Türkiye’ye döndüğümde de beni İlker aradı. Keşke başka şey düşünseymişim. Bir araya geldik ve programlar yapmaya başladık. Daha sonra, ben Flu TV’nin yönetimine de girdim.

Ben “yeni medya” denen şeye inanan biriyim. olarak benim değerli bulduğum bir şey. 17’nci yüzyılda gazete dolaşıma giriyor. Bunlar hep zamanları için yeni formatlar. Sonra Fransızlara bakıyorsunuz, o dönemlerde neler okuyorlarmış diye. Pulp Fiction okuyor adam, Voltaire okumuyor. Benim en son kitabımda 2 bin tane dipnot var, 10 farklı dilde kaynak var. Peki, kim okuyor? Uzmanı okuyor, hatta o bile okumuyor. Bu dönem de YouTube’un dönemi olacak, televizyonun falan değil.

Peki, kim izliyor sizi?

İlk video 200 bin falan izlendi. Fakat çok nitelikli bir kesim izliyor galiba çünkü sizden aldığım talepler gibisini çok aldım. Sürekli biri bir proje için arıyor. Hiç beklemediğiniz bir siyasi görüşten ya da hayat standardından insan da arıyor. Yani Türkiye’de bir 500 bin kişi var, şişmiş durumda. Gidecek bir yeri yok. Kendini ayrıcalıklı ve kültürlü sanıyor fakat bunu besleyecek yeri de yok. Yolda giderken kültürlenirsiniz Avrupa’da. Öyle bir şey yok Türkiye’de. Kendiniz bulacaksınız. Ben hep diyorum “mediocrité partout” (vasatlık her yerde) diye; sürekli bir vasatlık ve onun övülmesi söz konusu.

Televizyon programları çok kötü. Popüler olarak yazılanlar çok kötü. Sosyal ortamda konuşulanlar çok basit. Adam kültürlenmek için Netflix dizileri izliyor. Bu bir dram.

Sizi etkileyen, enteresan bulduğunuz “sıradan” kişiler var mı bu coğrafyanın tarihinden?

Nuri Demirağ var, uçak fabrikası yapan adam. Bir de 160 sene yaşadığı söylenen Zaro Ağa var. Adam 1930’larda 3. Selim’i, 2. Mahmut’u hatırladığını iddia ediyor. Bizde genelde birey tarihi çok yazılamıyor. Matbaa yok, matbaa olmayınca gazete yok. Dolayısıyla günlük yok. Onu tanımak isterdim.

Alev Kaynak, Kapital Medya İçerik Direktörü

Benzer Yazılar

Paylaştığına aitsin

Ad Hoc

Sanat ve tasarımın mükemmel birlikteliği: OMM

Ad Hoc

Tarih sahnesinden silinen ilk devlet

Ad Hoc