Kültür Manşet

Canavar aşkımız: Vampirler ve zombiler

Modern bir Prometheus hikâyesi anlattığı romanında Mary Shelley, ikonik karakteri Frankenstein’a “Mademki beni sevmiyorlar, ben de onlara korku salarım” sözlerini atfettiğinden bu yana neredeyse 200 sene geçti. Aradan geçen bu iki asır bize, canavarlardan korkmaktansa onlarla yaşamayı, kimi zaman da onların tekinsiz varlıklarını evcilleştirmeyi öğretti. Bugün, dünyanın bir yerlerinde birileri muhakkak herhangi bir “insandışı” figürün yer aldığı bir sinema ya da dizi filmle, çizgi roman ya da bilgisayar oyunuyla haşır neşir vaziyette. Buffy the Vampire Slayer, Angel, Twilight, The Originals, Vampire Diaries, True Blood, The Walking Dead ve daha nicesi… Vampirlerin, kurt adamların, zombilerin ve insan imgeleminin yarattığı diğer dehşet figürlerinin son yıllardaki bu artışında bir çeşit reenkarnasyon ya da 200 yaşındaki bir klişenin modern formlara bürünmüş istilasını görmemek elde değil.

Öte yandan, tüm bunları basit bir klişenin hortlaması olarak yorumlamak; hortlayanın neden herhangi başka bir şey değil de vampir ve zombi salgını olduğunu açıklamaya yetmiyor. Milenyum dönümünün ürettiği kültürel ürünlerin çoğu niçin felakete, post-apokaliptik distopyalara ya da bildiğimiz anlamdaki insan yaşamına tehdit oluşturabilecek türlere dair?

Anti-kahramanın şafağı

Drakula’nın Kalesi olarak anılan Bran Kalesi, Romanya.

Sözlü kültürün gelecek kuşaklara aktardığı, semavî dinlerin betimlediği ya da mitolojik temsillerde hayat bulmuş rahatsız edici figürleri saymazsak, estetik bir form olarak zombi ve vampir anlatılarının soy kütüğünün 18’inci yüzyılda ortaya çıkan Gotik trendine uzandığını iddia edebiliriz. Kayda değer ilk Gotik romanın Horace Walpole’un 1764 yılında kaleme aldığı Otranto Şatosu olduğu kabul edilir edebiyat çevrelerinde. Takip eden yıllarsa bu türde bir patlamaya sahne olur. “Tarihin Bilinçdışı” isimli kitabında Bülent Somay, 1790-1799 yılları arasında 118; 1800-1809 yılları arasındaysa 194 adet Gotik türe ait olduğu iddia edilebilecek romanın piyasaya sürüldüğünden bahseder. Sonrasında bir düşüş gözlenir: 1810-1819 yıllarında 96 ve 1820’den sonraysa 16 yılda yalnızca 48 adet roman kayda geçer. Zamanla süreç normalleşir; canavarlar ehlileşir. 18’inci yüzyılın bu türe hayat vermesi manidar. Zira Aydınlanma Çağı ve her şeyin rasyonel sınırlar içinde kalınarak açıklanabileceği fikri, bu fikrin salık verdiği zihinsel ve kültürel restorasyonu beraberinde getirince kıta Avrupa’sının maruz kaldığı radikal değişimler de toplumsal çalkalanma ve krizlere neden oldu. Aydınlanma felsefesinin ürettiği düşünsel tahayyüllerin somut karşılığını tam anlamıyla bulduğu Fransız Devrimi ise, yıllar içinde Bülent Somay’ın ifadesiyle aklın ve anlamın bulunmadığı bir kaosa evrildi ve “aklın ve bilimin doğaötesi karşısında aciz kaldığı Gotik türüne rağbet hızla arttı.” Çünkü dehşet edebiyatı; sınıfsal anlamda bölünmüş bir toplumun, geleceğe dair tasarı üretemeyen bireylerin dehşetinden ve onu iyileştirme arzusundan doğuyor. Kah kana susamış Transilvanyalı bir âşık kimliğinde, kah yaratıcıları da dahil tüm görenlerde müthiş bir iğrenme duygusu uyandıran ve insan olamamanın trajik sınırlarında gezinen bir ceset kılığında karşımıza çıkan Gotik türünün anti-kahramanlarının ortak özelliği içlerinde amansız bir kötülüğü barındırmaları ve etrafa korku salmaları değil; “yalnız olmaları, toplumsal kategorilerden muaf ve iletişimden yoksun olmaları ve en önemlisi öteki olmaları” diyor sinema tarihçisi ve kimilerinin bir zamanlar İstanbullu vampir olarak adlandırdığı Giovanni Scognamillo. Bu canavarların günümüze dek yaşamayı başarmış en ünlüleri kuşkusuz Mary Shelley’nin Frankenstein’ındaki isimsiz ucube ve Bram Stoker’ın hayat verdiği Drakula.

Kapitalizme erken tepkiler

Franco Manetti, “Mucizevi Göstergeler: Edebi Biçimlerin Sosyolojisi Üzerine” isimli kitabında, zombi türünün ilk kayda değer örneği sayılabilecek Frankenstein romanı için şu yorumu yapar: “Kadavra olarak kullanılan cesetler, feodal ilişkilerin çözülmesiyle suça, yoksulluğa ve ölüme sürüklenenlerin parçalarıdır.” Bu sözler Marx’ı hatırlatır; zira o da yaratıcısı ve yarattığı canavar arasındaki bu ilişkiyi kapitalistle işçi arasındaki ilişkiye benzetir: Bilim adamı canavarı yaratır fakat ortaya çıkan sonuçtan memnun değildir, çünkü kendisinden güçlü ve kontrol edilemez bir yaratığa can vermiştir. Romanın yazarı Mary Shelley, bizleri böyle bir yaratığın “fiziksel bir olgu olarak olanaksız” olduğu konusunda uyarır çünkü yaratık; simgesel ve metaforiktir. Tasvir edilen şartlar altında, böyle bir yaratığın hayat bulması bilimsel olarak imkânsızdır lakin yaratık yaşar ve yaratıcısından intikamını alır. Dr. Frankenstein, Aydınlanma ile neredeyse çağdaş olan sanayi toplumunun burjuva bireyine has tüm özelliklere sahiptir: aşırı özgüven, tatminsiz bir ego ve iflah olmaz bir tanrı kompleksi. Shelley’nin karanlık bir Aydınlanma atmosferi sunduğu romanı aracılığıyla bu bireye haddini bildirmesi, gelişen burjuva değerlerine edebiyat alanında gördüğümüz ilk tepkilerden. Frankenstein çirkin bir zavallıysa, Dracula da insafsız bir mülk sahibi. Romanya’dan İngiltere’ye yayılan tam bir emlak zengini. Bugün bronzlaşmış bir ten, nasıl tatile gidebilecek ekonomik imkânlara sahip olunduğunun bir göstergesi haline geldiyse; bundan iki asır önce güneş altında saatlerce tarlalarda çalışmak; sefalet içinde debelenip duran erken dönem işçi sınıfı demekti. Vampirlerin atası niteliğindeki Kont Drakula’nın beyaz bir tene sahip olması, gün ışığına çıkıp gündelik hayatın tekdüze rejimine katılmaması, ayrıksı ve imtiyazlı bir grubun üyesi olduğuna işaret ediyor. Dracula ve Frankenstein aynı çağın ürettiği; biri egemenler sınıfına diğeriyse anonim çoğunluklara ait iki tip. Günümüz kitle kültürünün vampirleri ve zombileri dönüşüm geçirerek gün ışığıyla barışık hale gelmiş olsalar bile popüler kültür yaratıcılarının zihninde Frankenstein’ın torunları yüzde 99’u temsil ederken, vampirler yüzde 1’e ait.

Vampirler ve zombiler: İki ayrı kutup

Yaşam döngüleri bitmek bilmeyen anlamsız bir “yürüyüş” rutininden ibaret görünse de ya da damak tatları yalnızca taze insan eti etrafında şekillense de zombilerin bir varlık nedeni var. Zombiler neyi temsil ediyor? Amerikan toplumunda 11 Eylül sonrasında her yere sirayet eden yabancı düşmanlığını mı, bencil tüketim arzusunu mu yoksa medeniyet ve barbarlık arasındaki ince çizgiyi mi? Peki ya vampirler nasıl bir hayal gücünün ürünü? İmaj toplumunun sonsuz gençlik fantezisini mi yansıtıyorlar; hiç sarsılmayan toplumsal bir itibarı mı, postmodern zamanların kural tanımaz başıboşluğunu mu yoksa tehlike ve erotizm düetinin karşı konulamaz çekiciliğini mi? Tarihin kuşkusuz en ilginç araştırmalarından biri gösteriyor ki Beyaz Sarayın oval ofisinde bir Demokrat otururken vampir filmlerinde, bir Cumhuriyetçi otururken ise zombi filmlerinde bir artış söz konusu.

Internet Movie Databese’in “power search” özelliği kullanılarak yürütülen ve 1953 sonrası beyaz perdeye yansıyan filmlere odaklanan araştırmanın haklılık payı yok denemez zira Vietnam Savaşı’na atıflarla dolu 1968 tarihli Yaşayan Ölülerin Gecesi Richard Nixon döneminde çevrilirken, Demokrat Jimmy Carter dönemi Dracula’nın iki adet uyarlamasına sahne oldu. 1981-89 yıllarında Amerika’nın 40’ıncı başkanı olarak görev yapan sinema emektarı Ronald Reagan rejimi zombi filmlerinde bir patlamaya denk geldi. Vampir Günlükleri’nin yazarı Anne Rice’ın popülerlik kazanması ise ülkemizde de bir hayran kitlesi edinebilmeyi başarmış Bill Clinton’ın görev yıllarına rastlıyor. Barack Obama dönemiyle de tam bir “vampirin geri dönüşü” olgusu yaşanır oldu. Dehşetin manifestosu, üretildiği dönemin sosyo-kültürel kabullerine göre biçimleniyorken; Hollywood en eleştirel ve mesafeli olduğu anlarda bile politik iklimin simgesel yörüngesinden uzaklaşmayı pek de tercih etmezken; bu istatistiklere verilecek tepki şaşkınlık olamıyor.

Günümüzün alfa figürleri

Araştırmaya göre, sağ kanattakiler vampirlerden nefret ediyorlar çünkü vampirler geleneksel ahlak kurallarını hiçe sayıp, masum gençleri baştan çıkarıyorlar. Vampir figürünün tiksinti uyandıran Nosferatu imgesinden sıyrılıp 90’lı yıllarda çekici bir bedende konaklayan Bram Stoker’s Dracula’ya, sonrasındaysa modern birer Kazanova cazibesine sahip Twilight ve True Blood erkeklerine evrilmesi eleştirileri hiç olmazsa “anlamlı” kılıyor. Bu perspektifte vampirler, dejenere yaratıklar. Sağcıların nefretlerini besleyen bir başka unsursa vampirlerin, yerel insanların kılığına bürünmüş birer “öteki” olmaları. İçerden biri gibi görünüp olmamaları onları Cumhuriyetçiler’in gözünde daha da tekinsiz kılıyor. Daniel Bernardi’ye göre çokkültürlülük ve göç gibi temaların gündemi yoğun olarak meşgul ettiği yıllar, popüler kültürdeki karşılığını kısmen uzaylı istilasını kısmen de vampirlerin hegemonyasını konu edinen filmlerde bir artışla buluyor. Yunanlıların barbarları, Avrupalıların egzotik diyarlarda yaşayan vahşileri vardı. Amerika’nınsa belli ki yabancı figürü olarak işlediği vampirleri var… Vampirler kendi ritüelleri, yaşam kuralları ve dilleriyle, ziyaretçisi oldukları mekânın hakim geleneklerini altüst ediyorlar. Vampirler, aynı zamanda birer parazit zira üretime katılmaktansa, başkalarının ürettiklerinden nasiplenerek hayatta kalıyorlar.

Finansal kriz ve zombification

Vampirler, hep imtiyazlı bir azınlığı simgelerken zombiler çoğunluğu temsil ediyor. Zombilere yer veren içeriklere dair bir klişe varsa, o da zombi sayısının er ya da geç onlara karşı mücadele eden insanların sayısını geçtiği zira zombi kabileleri hızlı çoğalmalarıyla ve önlerine çıkan her türlü canlı eti mideye indirmeleriyle meşhur. Bu da onları Demokratların gözünde düşüncesiz bir biçimde tüketim yapan insanlardan farksız kılıyor. 11 Eylül’le peyda olan muğlak evreni kısmen yumuşatmak ve vatandaşlar nazarında kaybolan güveni yeniden tesis etmek adına oğul Bush döneminin yürüttüğü politik iktisat; vergilerin düşürülmesi ve alt-orta sınıflara sağlanan sonsuz borçlanma olanaklarıyla, bu bireylerin tüketim dünyasına dahil edilmesi üzerine kuruluydu. Özgüven patlaması yaşayan bu popülasyon satın alma gücünün ötesine geçerek sınırsız tüketime ve bilinçsiz harcamaya verdi kendini. Tükettikçe zombileşti; zombileştikçe hayatları mekanik bir alışveriş performansına indirgendi. Aynı yıllarda gerçekleşen Irak müdahalesinin ABD ve dünya toplumunda yarattığı hoşnutsuzluklar da türün beslenmesine olanak sağladı. Zira ABD, 11 Eylül sonrası kutuplaştırıcı politik söylemiyle, Amerika’nın yanında yer almayan tüm ötekileri terörist ilan ederken, askeri eylem planını öteki olarak konumlandırdığı birey ve toplulukları asimile etmek merkezinde kurguluyordu. Yer aldıkları tüm senaryo ve anlatılarda, zombilerin tek amaçları -eğer bir amaç sahibi oldukları iddia edilebilirse- asimile etmek; tüm bireyleri kendi siluetlerinde yeniden yaratmak… Vampirler tek tek bireylere yönelirken, zombilerin derdi tüm insanlığı ortadan kaldırmak; zombi kıyametinden bahsedilmesi de bu yüzden.

Güçlenen kadın figürü

Son yıllarda birer salgına dönüşmüş vampir ve zombi içeriklerinin öncüllerinden birçok konuda ayrıştığı bir gerçek. Öncelikle gelişen teknolojiyle yapımların kalitesinde yükseliş, uygulamada kolaylık ve bunlara paralel bir inandırıcılık söz konusu.

Sarah Michelle Gellar’ın başrolünde olduğu Buffy The Vampire Slayer, kadınları kurban rolleri dışında resmeden yapımlar arasında.

Kendini fazlasıyla belli eden bir farklılık; güncel vampir romanslarının plastik kaygılar üzerinden şekillenmesi. Atalarının çirkin, korku saçan imajlarıyla kıyaslandığında günümüz vampir ve vampirellalarının hatırı sayılır cazibelerine kayıtsız kalmak mümkün değil. Korku ve cazibenin aynı denklemde yer alması ya da aşkın, tehlikeli bir baştan çıkma ve mantığını yitirme gibi mistik bir işleme tabi tutulması yeni bir şey değil ama bu bileşenlere “seks satar” formülünün vaat ettikleri eklenince genç yetişkin seyircileri ekranlara çekmek çok daha kolay oluyor. Genç yetişkinleri ekrana çekmenin bir başka yolu da türü, oyuncu kadrosunu gençleştirerek modernize etmek. Türün ilk örneklerindeki yalnız gezen, insanlardan uzak şatosunda yaşayan vampir figürünün gençleşerek gün ışığına çıkması; insanileşmesini de beraberinde getiriyor. İnsanlık dramından nasiplenen, acı çeken, yaşamına devam edebilmek için mahkum olduğu kan emici tabiatına karşı savaş veren ve tüm bunlar olurken beden estetiğini de ideal oranlarda tutmayı başarabilen “cool” vampir imajı da belli ki gençlerin gözdesi. Modern formlara bürünen bu anlatılarda dönüşüme uğrayan bir başka unsur daha var; o da, kadın kahramanların biraz daha merkeze taşınması. Kurban rolünden daha itibarlı üst konumlara terfi edemeyen ya da gözü dönmüş bir canavarın kölesi olmaktan çıkamayan kadınlar geleneği Buffy the Vampire Slayer’la bozguna uğratılmıştı. Artık bu türün kadın figürleri ya vampirleri pataklayacak, onları doğduklarına pişman edecek birer savaşçıya dönüştüler ya da vampirlerden biri kılığında reenkarne olarak kendi yazgılarının bağımsızlığına tempo tutturdular.

Üçüncü türle yakın ilişkiler

Kültürel kaygılarımız ve toplumsal korkularımız birtakım canavarlar üretiyor. Dönemler değiştikçe, korkularımız da değişiyor canavarlarımız da… Örneğin zombilere dair ilk büyük yapım niteliğindeki 1932 tarihli White Zombie, zombi figürünü Haitili bir rahibin, uyguladığı voodoo ritüeli sonucunda büyülediği bir kadın olarak resmediyordu. Kötülüğün ve gizemin uzak kültürlere atfedilmesi, çoğunluğunu beyazların oluşturduğu 30’ların sinema izleyicisi için normal. Zombilerin et yiyen yamyam canavarlar şeklinde karşımıza çıkmasıysa, Vietnam savaşının şiddetini protesto eden 60’ların ürünü. Günümüzün yapıtlarındaysa, işlevi bizi canavarlardan ve dış tehditlerden korumak olan resmî kurumların, yozlaşmanın ve canavarların yaratıldığı mekânlar olduğunu görüyoruz. Yani, canavarlar gitgide, dışardan gelen tanımlanabilir birer tehlike unsuru olmaktan çıkıp içimize giriyor; bizden biri haline geliyor. Sarsıcı dönüşüm hikâyeleri, insanın kendi içinde insan olmayan o yabancılıkla karşılaşması da ürkütücü olduğu kadar eğlenceli ve seyirlik olabiliyor. Yakın gelecek belki de üçüncü türle daha fazla paslaşmaya gebe zira Terry Eagleton’ın deyişini biraz modifiye ederek ifade edecek olursak; tanrı gibi popüler kültür izleyicisi de azizlerle ve günahkârlarla ilgileniyor; terbiyeli ve monoton banliyö sakinleriyle değil.

Yazı: Gazeteci Alev Kaynak

Benzer Yazılar

Animasyonun 12 prensibi

Ad Hoc

Mnemosyne’den Locke’a bilmek, anımsamak, unutmak

Ad Hoc

Bireyselliğin felsefesi

Ad Hoc