İnsan

Canlı ve deneyimli

post-endüstriyel

Bir sigorta şirketi 2014 yılında İngiliz müşterilerine ölmeden önce en çok yapmak istedikleri şeyin ne olduğunu sormuştu. Yanıtlar arasında fazlasıyla somut hedefler vardı. Örneğin bir numarada “yurtdışında tatil yapabileceğim bir ev” yanıtı vardı ya da sıranın sonlarında yer alsa da “bir Mulberry çantaya sahip olmak.” Ancak arzuların çoğu sahip olunacak bir varlıktansa bir deneyimi içeriyordu. Katılımcılardan en fazla rağbet gören “yunuslarla yüzmek”ti, bu arzuyu “Route 66’da yolculuk etmek”, “balona binmek”, “bir koalaya dokunmak” ve “paraşüte binmek” takip ediyordu. Bir bakıma artık aydınlanmayı artık adrenalinle özdeşleştiren bir jenerasyon mevcuttu.

Yeni kral: Hedonizm

Bu trendi öngören, dijital teknolojilerin ve post-endüstriyel ekonomilerin dünyayı nasıl değiştireceğine yönelik 1970 yılında yayınladığı Future Shock kitabıyla fütürist Alvin Toffler’di. Bir toplumda yaşayan insanların çoğunun, temel ihtiyaçlarını karşılayabilir ve belirli bir konfor seviyesine ulaşabilir olduğunda, artık manevi hazlar peşinde koşacaklarını belirtmişti Toffler, ortaya çıkan yeni duruma da “deneyim ekonomisi” adını vermişti. Macera, tehlike ve cinsel heyecanlar gibi “ürün”lerin daha çok satacağını iddia etmiş, gündelik metalara bile duygusal anlamlar yüklenmeye başlanacağını sezmişti. Yani artık aşırılık kültürünü ve uç tutkuları temsil etmediğini düşündüğümüzde bir çift spor ayakkabı bile satın almayacaktık.

Tercihlerin yönünün değişmesinin ardında ekonomik olduğu kadar psikolojik nedenler de yatıyor elbette. Cornell Üniversitesi Psikoloji departmanından Thomas Gilovich ve Amit Kumar’ın 2014 yılında yayınladıkları “We’ll Always Have Paris: The Hedonic Payoff from Experiential and Material Investments” makalesi, seyahat, konser ve ev-dışında yemek yemek gibi deneyimsel alışverişlerin tüketicilere, lüks marka kıyafetler, mücevher ya da elektronik cihazlar gibi materyal ürün alışverişlerine nazaran daha uzun soluklu mutluluklar getirdiğini ortaya koyuyordu. Araştırmacılara göre, deneyimlerin daha uzun soluklu mutlulukları beraberinde getirmesinin nedeni, çok daha pozitif yorumlara açık olmaları, bireyin kimliğinin çok daha anlamlı parçaları haline gelebilmeleri ve toplumsal ilişkileri beslemeleri. Deneyimler daha fazla öğrenmemizi, büyümemizi ve diğerleriyle bağ kurmamızı sağlıyor.

Dünya Ekonomik Forumu verilerine göre 1987 yılından bu yana, ABD’de gerçekleşen “deneyim ve etkinlik” harcamaları yüzde 70 oranında artmış durumda. Accenture ise, deneyim kültürünü çalışma ortamına aktaran şirketlerin performansının S&P 500 endeksini yüzde 122 oranında aştığını belirtiyor.

‘Büyümek’ demişken…

“Ölmeden önce en çok yapmak istediğin şey ne?” sorusu, “En son ne zaman yeni bir şey denedin?” sorusuyla aynı düzlemde var oluyor. Geçmiş yüzyıllar, bütünlüğe, harmoniye ya da istikrara değer verirdi. Bizlerse yeniliğe, değişikliğe, gündelik ve alışılmış olandan kaçma arzusuna değer veriyoruz. Fransız filozof Tristan Garcia, The Life Intense: A Modern Obsession kitabında şu cümlelerle ortaya koyuyor durumu: “Herhangi bir cafe sohbeti ya da sosyal medya etkileşimi ‘OMG’ durumu yaratmadan nihai amacına ulaşamıyor. Statüler, artık ne öğrendiğimiz ya da ne tür katkılar sağladığımızdan ziyade neyi deneyimlediğimiz, neyi fotoğrafladığımız ya da paylaşmak için neyi tercih ettiğimizle ölçümleniyor. Yaptığımız sporlar ekstrem olmalı, tattığımız lezzetler egzotik olmalı, ilişkilerimiz baştan çıkarıcı ve uyuşturucularımız aydınlatıcı olmalı. Tüm bu yoğunluk fikri, yani en uç noktaya kadar yaşama iddiası neredeyse tanrının geri çekilişiyle ortaya çıkan boşluğu doldurma arzusunun bir dışavurumu. Ancak bu şekilde hayatta olduğumuza ikna olabiliyoruz.”

Garcia, bu arayışın yıkımla ve ortak ahlaki değerleri paylaşma imkânının kaybıyla sonuçlanacağı fikrinde. Deneyim ekonomisine yönelik daha seküler bir başka eleştiriyse felsefi temelli ve neredeyse 100 yıllık bir tarihe sahip. Walter Benjamin, deneyimin yıkımının başlangıcı olarak, 1. Dünya Savaşı dönemini gösteriyor, yani milyonlarca insanın cephede birçok trajediye tanık olup evlerine sessizleşmiş bir şekilde geri döndükleri zamanı. Bu dönemler aynı zamanda kentlerin kalabalıklaşmaya başladığı, aynı toplu taşıma aracında inanılmaz fiziksel yakınlıklara giren bireylerin birbirleriyle selamlaşmayı bıraktığı, hikâye anlatıcılığı geleneğinin enformasyon ekonomisiyle yer değiştirdiği, tarihsel bilgeliğin birer üretimi olan atasözlerindense sloganların tercih edilme kararı alındığı ve tüm alışılmış dünyevi ya da uhrevi otoritelerin, geçerliliğini ve meşruiyetini yalnızca gerçekleşmesinden alan eylemlerle ikame edildiği dönemler… İtalyan düşünür Giorgio Agamben bir adım öteye giderek günümüzün yoğun madde bağımlılığını da deneyim yıkımı açısından değerlendiriyor. Agamben’e göre, William Blake’e dek uzanan yazarlar geleneğinin bazı temsilcileri uyuşturucuya yeni bir algı deneyimi olarak yaklaşırken, günümüz gençleri için uyuşturucu her türlü gerçek deneyimden kaçmak için kullanılan, sorumluluğu ve büyümeyi ertelemelerini sağlayan bir araç.

Deneyim kavramı, öznenin etik bir fail olarak dışa dönüklüğünü, bir başka deyişle öznenin içselliğinin ancak dışarıdan gelen öteki özneler ve olaylara gösterilen sorumlulukla inşa edilebileceğini varsayar. Bu varsayımı dikkate aldığımızda, günümüzün kontrollü ve hesaplanmış risklerler dolu maceralarını radikal birer deneyim olarak kabullenmek ne yazık ki zorlaşıyor.

Benzer Yazılar

Derin bir bilgi ve şifa kaynağı olarak beden

Ad Hoc

Toplama kamplarını nasıl bilirsiniz?

Ad Hoc

Felsefenin çekici

Ad Hoc