İnsan Manşet

Değişmeyen tek şey: “Yalnızlık”

Yalnızlığın savaşı oldu, jenerasyonu oldu, felsefesi oldu, sorunu oldu. Önümüzdeki son birkaç yılın yalnızlık başlıklı açıklamalarına da şimdiden hoş geldiniz diyelim ve devam edelim. Yalnızlık sizi ne zaman, nerede, hangi konumda bulur bilmiyoruz. Yalnız kalmayı tercih edip etmediğinizi de… Bildiğimiz tek şey illaki birileri tarafından yalnızlaştırılacağız ya da yalnız olarak aksettirileceğiz. Zira yıllardır zamansal ve evrensel bir deneyim olmaktan öteye itilen ve araştırmalardan tutun bağlantısız haberlere kadar insanı derin dertlere sürükleyen bir konu haline geldi kendisi.

Yalnızlık nerede başlar?

Yalnızlık sanıldığı kadar eski bir kavram değil, 16’ncı yüzyılın sonlarına dayanıyor. İnsanlık tarihini düşününce bunca insanın nasıl yalnız hissetmediğini, bu hisse neden bir kavram bulmayı denemediğini düşünebilirsiniz. 1674 yılında nadir kullanılan kelimeleri derleyen John Ray, yalnızlığı insanların “komşularından uzak olma” hali olarak tanımlıyor ve derlemesine de bu şekilde ekliyor. Bir sonraki yüzyılda dönemin edebi eserleri arasında görmeye başlasak da bugün kullanılan halinden çok daha öte, çok daha derin anlamları kapsar yalnızlık.

John Milton, Paradise Lost adlı epik şiirinde İngiliz edebiyatının ilk yalnız karakterlerinden birini yaratırken; bahsi geçen yalnızlığın tasviri de şeytandır, insan değil. İngiltere’den örnek verme sebebimiz de yalnızlık kelimesinin ilk kullanıldığı yerlerden biri olması ve dahası geçtiğimiz yıllarda dünyanın ilk Yalnızlık Bakanlığı’nın da İngiltere’de kurulması. Yalnızlık, İngiltere’nin eski ve köklü bir sorunu olarak karşımıza çıkıyor üstelik. İngiltere’deki romantik şairlerin, birbirlerinin yalnızlığını kullanarak daha üretken ve tatmin edilebilir çalışmalara imza attığı söyleniyor.

Dünya edebiyatında da yalnızlığın sıkça övüldüğünü, yüceltildiğini ya da tam aksine yalnızlıktan şikâyet edildiğini görürüz. Arthur Schopenhauer, aforizmalarından birinde yalnızlığı sevmeyenin özgürlüğü de sevemeyeceğini söyler. Çünkü ona göre kişi ancak yalnız olduğunda özgür kalabilecektir. Keza Bukowski de… Ekmek Arası adlı eserinde hayattan çok şey istemediğini, sadece yalnız bırakılmak istediğini belirtir. Kimilerine göre aylaklık, ucubelik, soyutlanmışlık gibi anlaşılsa da kimileri övgüsünden vazgeçemez. Tabii yalnızlığa çözüm üretmeye çalışanları unutmamak gerek. Bacon der ki; “İnsanlar yalnızlık denen şeyin aslında ne olduğunu, nereye varabileceğini pek bilmiyorlar. Her yığına, içinde dostluk var gözüyle bakılmamalı; insanların yüzleri bir resim galerisinden öteye bir anlam taşımayabilir, konuşmalar da bir zilin çınlaması gibi olabilir.” Edebi eserlerle toplumdaki farklı bakış açılarına kısmi de olsa dem vurduysak gelelim bugünkü zamana…

Modern yalnızlık ve bireysel çatışmalar

Yıllar boyunca pek çok disiplin anlamlı bir hayat sürebilmenin gerekliliğini sorguladı. Kültürel odakların değişmesi bireysel yaşama fikri, eğitim kalitesi ve son yüzyıla damgasını vuran kentleşme ve dijitalleşme gibi etkilerin yalnızlıktaki hükmünü gözardı etmek imkânsız. İnsan arzularının farkındalığı ve artışıyla birlikte tercihler ve yönelimler de şekil değiştirdi. Bugün ekonomik açıdan rekabetin ve bireysellik üzerine kurulu bir iletişim ortamının içinden sağ çıkabilmenin yolu, insanın kendine, çevresine ve dünyasına sahip çıkması olarak görülüyor. Kısacası arzuları ve tercihleri değil, umudu yeniden üretmek üzerine kurulu topluluklardan bahsetme gerekliliklerimizden…

The Guardian yazarlarından George Joshua Richard Monbiot, politik söylemleriyle de adından sıkça söz ettiren bir ekolojist. Türkçe adını Bu Enkazı Kaldırmak olarak alan kitabında yeniden inşa edilecek bir politikayı araştıran Monbiot; kriz çağında yükselen yalnızlık salgını, yabancılaşma, tükenmişlik sendromu ve aşırı tüketim gibi sorunlara karşı, insanlığa yeni topluluklar oluşturabilmek için bir nevi çağrıda bulunuyor. Monbiot’a göre yalnızlığın sorun olarak algılanması ve artması insanlığa yüklenen ideolojiler ve ekonomik kaygılar.

Sosyal bilimler alanında çalışma yapan araştırmacılar, yalnızlığı insanların istediklerinden daha az sosyal temasın olduğu durumlar olarak nitelendiriyor. Anlamlı ilişkiler yaşadıklarında bu duyguyu hisseden ve anlamlı ilişkiler kurabilen insanlar gibi. Burada devreye esas mesele yani hisler giriyor. Amerika’da sigorta şirketi olarak hizmet veren Cigna’nın yaptığı araştırmaya göre her iki Amerikalıdan biri yalnız hissediyor. Ancak bunun sürekliliği ve farklı psikolojik etkenlerden mi kaynaklandığı bilinmiyor ya da sorulmuyor.

Gelelim yeniden İngiltere’ye… Bildiğiniz gibi İngiltere’de geçtiğimiz yıl Yalnızlıktan Sorumlu Bakanlık kuruldu. Tracey Crouch’un bakan olarak atandığı bu yeni düzende, sosyal izolasyonla mücadele etme hedefi ön plana çıktı. Sivil toplum örgütleriyle birlikte çalışmalara başlayan bakanlık, yapılan araştırmaları da sıkça vurguladı. Hatta hatırlarsanız o zamanlar bir söylem üzerinde çok fazla duruldu. O da araştırmalara göre, yalnızlığın günde 15 sigara içmek kadar etkili olması hakkında.

Bazı ülkeler bu tarz araştırmaları sıklıkla kullanıyor ve benzer araştırmaların benzer sonuçlar verdiği durumlar var. Kesişim noktaları ise bu ülkelerin gelişmişlik seviyeleri ve modern toplum yapısı. Zira yalnızlığın salgın olarak nitelendirildiği ve yalnız hissettiğini belirten kişi sayısındaki fazlalık da buralarda yoğunlaşıyor. Japonya’da da hükümet tarafından yürütülen bir çalışma sonucunun yarım milyondan fazla insanın en az altı ay dış temas olmadan hayatını sürdürmesi üzerine olduğu gibi. Gelişmiş ülkelerin çoğunda yaş oranının yüksek olduğunu biliyoruz. Yine Amerika’daki sekiz eyalette yapılan çalışmalardan özetle, yaşlıların yüzde 43’ünün yalnız hissettiğini de. Yalnız hisseden insanlara ulaşmaya çalışan CareMore Health, yalnızlık sorunuyla başa çıkmak için haftalık telefon görüşmeleri, ev ziyaretleri ve beraberliği artıracak sosyal etkinlikler gerçekleştiriyor.

Yalnızlık ve tek başınalık

Yüzyıllar boyunca yalnızlığın tanımını tam yapabilmenin mümkün olmaması -tüm edebiyat dünyası dahil- herkesi etkiler; kimileri çözüm ararken kimileri yalnız bırakılmak ister ancak insan, tek başınalıkla yalnızlığı, bireycilikle bireyselliği karıştırmaya devam eder. Öyleyse bizim için önem arz eden şey yalnızlığın tanımının nasıl yapıldığı. Franz Kafka’nın Milena’ya Mektuplar’ında yalnız kalabilmenin bir tercih olduğunu görmek mümkündür – ki şöyle der: “İçi insanlarla dolu büyük evler var karşıda, gene de tek odada bir başına olmak, bir evde yalnız yaşamak, yaşamın en önemli yanı, daha doğrusu: Kimi zaman yalnız kalabilmek mutluluğun ilk koşulu.”

Tek başınalık sosyal ortam eksikliği ya da yanında herhangi birinin olmaması şeklinde hissedilmiyor. İnsanlarla iletişim halinde olan ancak ilişkilerden hoşnutsuz olan kişinin bağlantısız şekilde tanımlanması da bunu kanıtlıyor. Yalnızlıktan çok daha acı bir durum olduğu düşünülüyor oysa… İnsanların topluluklarda ya da tek başınayken yaşadığı olumlu ya da olumsuz hisler onların toplumsallaşmasına ya da bireyselleşmesine sebep oluyor. Tek başınalık hissi ise toplumun yakınlığından endişe etme ve güvensizlikle topluma ve kendine yabancılaşmasına sebep.

Asıl soru: Tercih mi, elde olmayan sebepler mi?

Herhangi bir yerde çalışıyorsunuz diyelim. Ya da her insan gibi tüketmeniz gereken pek çok şey var. İhtiyaçlarınızın arttığı bir düzenin sebebi kaynakların azalması ve insanların daha bireysel yaşaması olabilir mi? Pek tabii. Ki yalnızlığın ortaya çıkış tarihine de bakarsak yerleşik hayata girmeden önce herhangi bir açıklaması bulunmayan hissin giderek artması; kentleşmeyle birlikte salgına dönüşmesi ve insanın bireysel arzularının peşinden giderken yalnızlıktan da şikâyet etmesi… Buralar uzar gider. Ancak bilinen, yalnızlığın tercihen ve elde olmayan sebeplerle tek başınalıktan farklı anlamlar ifade ediyor olması.

Çalışanların zor şartlar altında yüksek eforla iş yapması ekonomik açıdan ihtiyaç duyduğu paranın kıymetini çoğaltır. Kişi de kendini tanıma ve anlama amacından uzaklaşarak kendini bu sürüklenebilir durumun içinde bulur. Muhtemelen salgın denilme sebeplerinden biri de bu. Bugün insanlığın paranın peşinden koşması bazı dengesizliklerin ve gerekliymiş gibi ifade edilen gereksinimlerin sonucu olarak ortaya çıkar. Para, kendine tapılan bir nesneye dönüştüğünde; insan kendi zararına, kendine zarar vererek parayı insan arzusuna dönüştürür. Ahlaki değerler ve kolektif bilinç yerini bireyciliğe ve materyalistliğe bırakır. Parayla bir şeyleri alıp vermekten tutun da üretime ve emeğe verilmeyen değer, insanın kendi öz değerlerini de yitirmesine ve önce kendine sonra topluma karşı yabancılaşmasına sebep olur.

Bireysellik ise tam olarak burada başlar. Bir başkasının sizin hayatınıza yön vermesini sonlandırmak istediğinizde diğer insanlardan zihinsel olarak bir kopuş yaşarsınız. Vurgulanan yalnızlık sorunu; insanların izole edilmelerinden artan intiharlara, gençlerden yaşlılara kadar yaşanan bu hislere çözüm değil -ki önce yalnızlığın sebepleri ve hislerin sadece patolojik bir durumdan kaynaklanmadığına yönelmek gerek. Çünkü yalnızlığa önlem olarak geliştirilen bir tedavinin olmaması, bugün neden bu kadar tehlikeli olduğu gerçeğinin bir parçası olarak karşımıza çıkıyor. Soyut ve hislerden ibaret algılanan ama bir yandan da fiziksel olarak farkında olunan bu durumu çelişkiler içinde konuşmak, sorunun büyümesini hepsinden çok daha fazla tetikler nitelikte. Kısacası yalnızlığı bu kadar popüler hale getirip yalnızlıktan ya da bireysellikten ve bilinmeyen nedenlerden dolayı övmemek ya da
hakkındaki olumsuz etkilerinden bahsetmemek gerek. Zira Goethe’nin de dediği gibi (“Yаlnızlık tеk kеlimе, söylеnişi kolаy. Hаlbuki yаşаnmаsı o kаdаr zordur ki”) oldukça zor.

Benzer Yazılar

Suya adanmış gizemli bir şehir: Bath

Ad Hoc

“Yolda yürürken yapabileceğiniz tek şey hayal kurmaktır”

Ad Hoc

Sosyal karmaşa: Deneyim telaşı, anı yakalama ve mahremiyet sorunu

Ad Hoc