Ekonomi

Degrowth: Ekonomik büyümeyle vedalaşmak

Degrowth: Ekonomik büyümeyle vedalaşmak

Greta Thunberg’in dünya liderlerine yönelttiği soru hâlâ kulaklarımızda: “Türler yok olur ve dünya mahvolurken, ne cüretle ekonomik büyümeden ve paradan bahsedebilirsiniz?” Sıcaklık artışının ve salınacak karbon miktarının belirli sınırlarda tutulması gerektiği, aksi halde dünyayı kurtarmak için çok geç kalınacağı yönünde pek çok bilimsel rapor varken, ekonomik büyümelerine odaklanmış ve tüm uyarıları göz ardı eden karar vericilerdi Thunberg’in eleştiri oklarını yönelttiği liderler.

Dünyanın en saygın ekoloji çalışmalarını yürüten araştırma kurumlarının bilimsel bulgularının bu tarz politik vizelere takılması üzücü. Dünyanın biyofiziksel sınırları siyasi ve diplomatik pazarlıkların diline ne kadar kulak kabartabilir, meçhul. Teknolojik çözümler, negatif emisyon mekanizmaları, sürdürülebilirlik ve verimlilik üzerinde temellenen kaçış yolları iklim adaletsizliğine ne kadar derman olur bilinmez. Bu da bizi neredeyse tüm başlangıç noktalarının desturu haline gelmiş ekonomi fetişizmini tartışmaya açabileceğimiz, varsayımlarını eğip bükebileceğimiz olasılıklar ve zorunluluklar noktasına getiriyor.

Bugünlerde Türkiye’de de popüler olmaya başlayan Doughnut Economics kitabının yazarı Kate Raworth 20’nci yüzyıl ekonomisinin hedeflerini yeterince iyi tanımlayamadığını ve bir insan bilimi olmak üzere yola çıktığı halde fazlasıyla sorunlu bir insanlık portresi üzerinde yükselen bir bilime dönüştüğünü yazıyor. “Rasyonel ekonomik insan: kendi çıkarlarını gözeten, izole ve hesapçı” tanımı gerçekten insan tabiatına dair bir şey mi söylüyor yoksa ekonomistlere dair bir şey mi? Raworth, bu tanım üzerinde yükselen pratiklerin de anlamlı bir hedeftense, vekâleten bir hedef bulduğunu yazar ve bu hedef de sonsuz büyümedir. Artık bu hedef, zamanı gelmiş bir saldırı altında.

İmkansızı istemek her zamankinden daha gerçekçi
9 Ekim 2011 günü, Occupy Wall Street protestolarının gerçekleştiği New York Zuccotti Park’ta (eski adıyla Liberty Square) Slovenyalı düşünür Slavoj Zizek bir konuşma yaptı ve şimdiye dek ekonomide, sağlıkta ve çevre konularında resmi kabul görmüş tüm öncüllerimizi şahsına münhasır oyunbaz stiliyle tuzla buz etti. Konuşmasında doğal adlandırdığımız tanımlamaların, mümkün ya da imkânsız dediğimiz olguların hiç el değmemiş sınırlarını yokladı Zizek:

“Bugün olasılıklı olarak algıladığımız şey ne? Sadece medyayı takip edin. Bir yandan teknoloji ve cinsellikte her şey olası gibi görünüyor. Ay’a seyahat edebilirsiniz, biyo-genetik yoluyla ölümsüz olabilirsiniz, cinsel arzularınızı akla gelebilecek her yolla tatmin etme yoluna gidebilirsiniz. Ancak toplum ve ekonomi alanına bakın. Orada neredeyse her şey imkânsız sayılıyor. Zenginlerin vergilerinin birazcık yükseltilmesini istersiniz. ‘İmkânsız,’ derler, ‘rekabetçiliğimizi kaybederiz’. Sağlık hizmetleri için daha fazla para istersiniz. Size ‘imkânsız, bu totaliter devlet anlamına gelir’ derler. Size ölümsüzlük sözü verilen, ancak sağlık hizmetleri için birazcık fazla harcanamayan dünyada yanlış bir şeyler vardır. Belki de önceliklerimizi tam da burada ortaya koymamız gerekiyor.”

Kalkınma alternatifi mi alternatif kalkınma mı?
Önceliklerimizin kapsamı, başlangıç noktası ne peki? Ekonomik büyüme mi, refah mı? Rekor çeyrek kâr raporları mı toplumsal esenlik mi? Ekonomi uzmanlara bırakılan teknik bir pratiğe indirgenip, ahlaki/politik kamusal müzakerelerden uzaklaştıkça ne yazık ki kapsayıcılığını ve insani yönünü yitiriyor. Ekonomik büyümenin kendi içinde zorunlu olarak olumlu olduğu ve herhangi bir sosyal yaşamı mümkün kılan tüm unsurları içerdiği önkabulü epeydir tartışma konusu. Gayri safi milli hasılanın ekonominin anlamlı bir göstergesi olarak kabul edilmesine yönelik eleştirilerse 1980’lerden bu yana anaakım muhakemelere kaynak oluşturuyor. Bu nedenle, Birleşmiş Milletler 1993 yılında, uzun ve sağlıklı bir yaşam, okuryazarlık ve üniversite mezuniyeti oranı, kişi başına düşen gelir ve satınalma gücü gibi kriterleri dikkate alan İnsani Gelişme Endeksi’ni tercih etmeye başladı kalkınma ölçümlerinde.

Elbette büyüme ve kişi başı gelir gibi parametrelerin ekonomik hattı kısıtladığını, ekonomik büyümenin nasıl mümkün olacağından çok bir ülkenin ekonomi-politiğinin hangi temellere yaslanması gerektiğini mesele edinen, planlamanın merkeziyetçi bir yapı üzerinden şekillenmesindense yerel uygulamalara alan açılması gerektiğini savunan, ekolojik ve toplumsal maliyetleri yüksek olan bir büyüme modelinin kabul edilemeyeceğini öne süren ekonomi insanları da var. Özellikle de yalnızca finansal sistemin değil, demokrasinin ve toplumsal değerlerin de bir çeşit çöküşüne işaret ettiği düşünülen 2008 Krizi’nden bu yana. Degrowth da burada karşımıza çıkıyor. Türkçeye büyümeme ya da küçülme olarak tercüme edilebilecek kavram, yapısal ve somut bir imkân sunuyor mu; yoksa yalnızca ideolojik ve teorik bir provokasyon unsuru olarak mı iş görüyor, bu konuda tartışmalar sürüyor. En azından ekonomiyi daha ahlaki ve politik bir alana açabilmek, zorunluluklarını sarsabilmek ve daha sürdürülebilir, daha kapsayıcı alternatif bir refah yolu çizebilmek adına degrowth’un sarsma kuvvetinden fayda umulabilir.

Bağımsız araştırmacı ve ekonomist Bengi Akbulut, BusinessHT’de yayınlanan “Türkiye büyüme modelini arıyor” başlıklı yazı dizisinin üçüncü bölümünde degrowth hareketinin “mutlak anlamda küçülme olarak düşünülmektense, ekonominin büyümeye hizmet etmesini ya da toplumsal olarak bunun arzu edilebilirliğini sorgulayan bir hareket” olarak düşünülmesi gerektiğini söylüyor ve ekliyor: “Tarım, sanayi ve özellikle hizmetler sektöründe büyümeyi önceleyen politikaların sorgulandığı bir model bu. Büyümeden ziyade iyi yaşamayı ve doğa ile saygılı bir ilişki kurmayı savunan birçok tarihi kültürel yapı var. Örneğin, konutu meta haline getirerek bunun büyümesine odaklanmak değil, herkesin ihtiyacı olacak kadar konuta sahip olması, bunu da mümkün olduğu kadar sosyal tahribat yaratmadan yapmak gibi ilkeler söz konusu.”

Büyümenin mağduru musunuz muzafferi mi?
Hakiki bir ekonomik ilerleme neye benzer? Ortodoks yanıt, büyük bir ekonominin her zaman için iyi ve işsizlik, yoksulluk ve eşitsizlik gibi sorunların üstesinden gelebilecek yegâne çıkış yolu olduğunu ileri sürer. Kriz zamanlarında işe koşulan tasarruf politikaları ve kısıntılar ekonomik büyümeyi hızlandırma vaadiyle meşrulaşır. Ancak gezegenin ve kaynakların sınırlı yapısı, sonsuza dek büyüyecek bir ekonomi fikrini sorunlu kılıyor. Üstelik büyümenin faydaları eşit şekilde paylaşılmıyor ya da büyüme her zaman kolektif çıkarlara hizmet etmiyor. Büyümenin taahhütleri arasında yer alan gelir ve zenginliğin yanı sıra, zaman kullanımı, enerji kullanımı ve sağlık konularında da herkes aynı özgür erişim olanaklarına sahip olmuyor. Örneğin gelişmekte olan ülkelerde ekonomik büyüme devam ediyor. Ancak, ekonominin kentlere kaymasıyla çiftçi sayısı giderek azalırken, kırsal geçim kaynaklarının çöküşü de beraberinde mülksüzleşmeyi, tarım ve hayvancılık endüstrilerinde istihdam koşullarını yaratmaya çalışan insanların yerinden edilişini ve kır ve kent dualitesinin kanıksanmasını beraberinde getiriyor.

Drew University Ekonomi bölümünden Doç. Dr. Yahya Mete Madra ise yeni bir değer kümesinden bahsediyor. Bireycilik ve rekabet mefhumlarının dayanışma, artık ve yeterlilik kavramlarıyla ikame edilebileceğinin altını çiziyor: “İktisat, gerekliliklerin bilimi denir. Aslında bu dünyaya bir kıtlık ontolojisinin penceresinden bakmamıza neden oluyor ve kıtlık koşulları altında kâr/zarar ve maksimizasyon ile birlikte düşünülüyor. Hâlbuki gereklilik, kıtlık ya da kemer sıkma yerine yeterliliğe odaklanmalı. Bize nitelikli yaşam için ne yeter diye sormalı.” Büyüme oranları yerine artığın nasıl paylaşıldığını tartışmamız gerektiğini belirten Madra’nın bir de önerisi var: “Borsa endeksleri her gün ekran altından geçiyor; neden işsizlik endeksi ya da sömürü geçmiyor?”

Sürdürülebilirlikten sonrası
“İnsanlar degrowth diye bir kavram duyduklarında, bu yeni ekonomik vizyonun sıkıntılarla ve hayata dair tüm güzel şeylerden mahrum kalmakla ilgili olduğunu ve bunun Taş Devri’ne geri dönmekten farksız olduğunu düşünüyorlar” diyor Melbourne Üniversitesi Sustainable Society Institute’tan Samuel Alexander. Oysaki araştırmacıya göre degrowth maddi aşırılığın yükünden bizi özgürleştirmeyi öneriyor zira eğer gezegenin sağlığını, sosyal adaleti ve bireysel mutluluğu birer bedel olarak ardımızda bırakacaksak bu kadar çok tüketime ihtiyacımız yok.

Degrowth’un beraberinde getireceği yaşam tarzı tatminlerinin günümüzde sıkça tartışılan sürdürülebilir tüketim anlayışından daha radikal olacağını savunan Alexander, “ışıkları söndürmek, daha kısa süreli duşlar almak ya da geri dönüşümü yaygınlaştırmak gerekli önlemler arasında ama yeteri kadar hayat kurtarmıyorlar.” diyor.

Konu üzerine çalışan akademisyenler, degrowth temelli bir topluluğun ekonomilerini mümkün olduğunca yerelleştirilmesini öneriyorlar. Böylelikle karar mekanizmaları demokratikleşirken, planlamalara dair daha katılımcı süreçler devreye girebilir. Herkesin ihtiyacının karşılanmasını mümkün kılacak, paydaşların birbirini tanımadığı anonim ilişkilerden muaf bir topluluk örgütlenmesi degrowth’un getirilerinden. Organik tarım ve üreticiyle anonim aracılarından arınmış mübadele bağları da bu yeni ekonominin olmazsa olmazları arasında. Resmi çalışma saatlerinin, ev üretimi ve boş zaman lehine kısaltılması da degrowth yanlılarının önerilerinden biri. Bu, daha az ücret, ancak daha fazla özgürlük anlamına geliyor.

Sonsuz ekonomik büyümeye dair yaratılan miti henüz yerinden etmese de taraftarlarının sayısını artırıyor degrowth. Büyümenin somut bir alternatifini verebilmekten de oldukça uzak durumda ancak en azından inandırıcılığını günbegün yitiren rakibine dair bazı ezberleri bozmaya çoktan başladı bile.

Benzer Yazılar

Yeşil ekonomiden sonra bir de mor ekonomiyi tanıyın

Ad Hoc

Önce pilav sonra risotto

Ad Hoc

Orta sınıfta neler oluyor?

Ad Hoc