Tematik

Delilik: Bir damla bir damla daha iki damla etmez

Toplumlar kendi sistemlerini ayakta tutabilmek için var oluşlarından bu yana hem topluma hem de o toplumu oluşturan insanlara sınırlar çizdi. Bu sınırı bir nevi kontrol mekanizması olarak düşününce bu kelimeye ait tüm farklı tanımlar da yeniden anlam kazandı. Zira deliliğin tanımı her toplumda başka ve değişebilir formdaydı. Bugün bile dünyanın neresine gidersek gidelim ben, sen, biz ve siz gibi bir de o ya da onlara rastlarız. O, onlar ya da ötekiler dediklerimiz, herhangi bir sebepten dolayı dışlanan ve sınırları aşanlardır. Kendiyle konuşan, kendini sorgulayan, âşık, ermiş, zekâ sınırlarının gerisinde kalan ya da benzeri tanımların ardında bir nevi diğerleri tarafından lanetlenen deliler ve tarihi de tıpkı tanımları gibi çalkantılı ilerleyen delilik; akıl, toplum, kültür, hukuk ve tarih içinde sürekli ve yeniden yorumlanarak kendi tekrarına düşer.

Scull ise deliliği “sağduyu dünyasına yabancılaşma” şeklinde tanımlar. Normalliği, normalleşmeyi, popüler kültürü ve modernizmi ele almaya başladığımız tarihten itibaren belirlenen normların dışında kalanlar, diğerlerinden elenerek ayrılır. Korkulan, yadırganan hatta kontrol altında tutulması gerekliliğine inanılan deliler, her şeyden muaf sayılırken; normal denilen insan, içinde bir yerde kendini belli etmekten daima korkan bir deliliği gizler. Peki niteliğinden kaçan ve kendine deli denilmesinden korkan insan, deliliğin bir cesaret olduğunu keşfedenlerin penceresinden nasıl resmedilir?

Bir deli çıkıp da kendine şüphesini, kendini yitirişini, korkularını, özlemlerini ve şüphelerini anlatsa; bir damlaya bir damla daha eklendiğinde iki damla etmediğini anlarız belki de. Ya da sağduyunun da bir yere kadar işe yaradığını… Belki de o zaman yeniden düşünürüz, 20’nci yüzyılın Yunan felsefecilerinden Nikos Kazancakis’in “En büyük delilik bir deliliğe sahip olmamaktır” derken haklı olabileceğini.

Pencereden görünen

Dünyayı ve insanlığı yeni deliliklere hazırlayan, 1983 Tarkovsky yapımı Nostalgia’nın Domenico’sundan bakınca hayata, duvarların etrafımızı sardığını ve tüm yangınımızı söndürecek olan şeyin daha büyük damlalar olacağını anlarız.

Bir delinin haykırdığı acıyı ve bedeninin ateşler arasında kalışını izlediğimiz yerde, deliliğin büyük cesaret olduğunu anlatan şey; Domenico’nun uzun monoloğundan ziyade bu dünyadan uzaklaşma arzusuyla kendini alevler içine atması. Neredeyse yüzeysel olarak ele aldığımız tüm tartışmaların bir delinin esas sorunu olabileceğini ve “Deli bir adam size, kendinizden utanmanızı söylüyorsa, ne biçim bir dünyadır burası?” dediğinde bir penceresi bile olmayanlar olarak dünyaya asıl duvarı örenlerin bizler olduğunu hatırlarız. Domenico haykırırken zamanı olmayan benzer bir sistemin içinde çoğalıp duran kemikleri ve külleri dinleriz yeniden.

Kemikler ve küller

Giriş: “İçimde hangi adam konuşuyor? Hem aklımda hem de bedenimde aynı anda ayrılamam. Bu yüzden tek kişi olamıyorum. Kendimi aynı anda sayısız şey olarak hissedebiliyorum. Fazla büyük usta kalmadı. Zamanımızın gerçek kötülüğü budur.” İnsan yıllardır kendini kandırmaya kendini dinlemekten daha fazla zaman ayırıyor. Yüzyıllardır pek çok düşünürün ele aldığı şey gibi insanın aynalardan kaçması, gölgelerimizin bile bizden uzaklaşması, ortak bir düşünce kalmaması ama ortaklıktan uzaklaşmamak için kendi içimizde parçalara ayrılışımızın kötülüğünden bahseder. Sonra yıkılan inançlardan… 21’inci yüzyılın insanı piramitlerin yeniden yapılabileceğine inanıyor mudur mesela? Domenico’nun da dediği gibi yapmamızın bir önemi yok hâlbuki. Sorun insanın kendine inancını yitirmesi daha da ötesi kendini bir başkası gibi düşünmesi. Zamanın kötülüğü aynı anda herkes ve her şey olmaya çalışmamız, piramitler hariç.

Gelişme: “Dünyanın ilerlemesiniz istiyorsanız el ele vermeliyiz. İnsanoğlunun bütün gözleri, içine daldığımız çukura bakıyor. Özgürlük faydasızdır, eğer gözlerimizin içine bakmaya yemeye, içmeye ve bizimle yatmaya cesaretiniz yoksa!” Varsayılan bir sosyal deney değil ki olsa bile yıllardır ekranlara, sayfalara ve çevremize yansıtılan da sosyal deneylerden farksız. Kendini olduğundan farklı gösteren ve göz korkutmayan kişilere kendimizi, gözlerimizi açtığımız ve ona karşı özgürce kullandığımız cesareti toplumun yargılarından uzak yaşayan, deli olarak nitelendirilen birine karşı gösterebilir miydik? Peki özgürlük diye direnirken, yerken ve içerken dünya ilerledi mi? Ölümler ve savaşlarla birlikte, hâlâ artan kalabalığa rağmen kimse kimseye çarpmadan yürümenin peşinde. Orman yangınlarından şikâyet ederken suçu yine kendinde hiç aramadan kalabalıkları feda edenler yine yüzyıllar önce ateşi bulan insan zekâsıyla da övünmeye devam ederler. “Dünyayı yıkıntının eşiğine getirenler sözüm ona sağlıklı olanlardır.”

Doğa insana basitliğini anlatır

Kendi aklını değil; ona bahşedilmiş gibi gördüğü otomatik bir sistemi kullanırsa insanlığın tüketim telaşı, yaşama arzusunun önüne geçer. Böylesi bir durumda sorun iklim de olur iklim için verilen mücadele de. Çünkü bu böyledir; büyük şeyler her zaman sona erer ve baki kalan küçük şeylerin bile gerisindedir. Oysa basitlikten uzaklaşmak için birbirimizi öldürmek, kalabalıklara ve kendimize savaş açmak yerine; aynalara yeniden bakmamız ve önce doğaya dönmemiz gerekir. Doğayı ve insanlığı onca kirliliğe maruz bırakan gözler neyi, nereden, nasıl görebilir?

Sonuç: Tarkovsky, Nostalghia’nın ardından filmin başkarakteri olan Gorçakov’un, hem Domenico’nun hem de kendi ideal benliğinin temsili olduğundan bahseder. İnsanların uçurumdan yuvarlanmaması için kendini kurban edenlerin tasviri olan Gorçakov da Domenico da ve ifadeleri doğrultusunda Tarkovsky de iyilik ve idealin peşinden koşanlardandır. Maddi kazançlar, hırslar ya da dünyayı saran sinikliğe kapılmak istemeyenlerin kendine seçtiği acılarla dolu yolu vurgular. Nostalghia, bütün bir duygu ve dünya önündeki güçsüzlüktür. Deli ise güçlüdür, gözümüzün daldığı çukuru aydınlatmak için yanmaya ve uyumsuzluğa karşı gösterebileceği cesaretle. Kısacası ötekileştirilen ve etrafta serbestçe dolaşılmasına izin verilmeyen bir deli cesareti, beraber ortak bir dünyayı paylaştığı insanlığın önce kendinden utanması gerektiğini söyler. Delilikten geriye kalanlarla bu dünyaya bakıldığında delirmek yeniden anlam kazanır. Bu sona yaraşan tek söz ise şudur: “Birlikte olmak için bütün bunların farkına varmak için delirmemiz gerekiyorsa bırakın hepimiz delirelim.”

Benzer Yazılar

Kırsal ütopyalar ve sanatsal gerçeklikler

Ad Hoc

Açık adres: Bedenimiz

Ad Hoc

Dönüşen bedenler: Olumlama, değişme ve sabit durma özgürlüğü

Ad Hoc