İnsan

Dijital zamanda kamusal alan

Dijital zamanda kamusal alan

Türkiye’de insanların birbirleriyle konuşmalarının dili 1980’li yıllardan başlayarak birkaç defa yapısal değişim geçirdi. Bu dilin değişiminde ölçeği 1980’li yıllara koymak, özel olan ile kamusal olanın ve bunlara ilişkin alanların geçirdiği dönüşümleri anlayabilmek ve nihayetinde bizi getirip bıraktığı noktayı da anlamlandırabilmek için gerekli görünüyor.

1980’li yıllarda dönemin koşullarının neden olduğu dönüşüm, temelde kamusal alandaki dilsizleşmenin yerini özel alanın doldurmasına dayanıyordu. Kamusal alandaki konuşma olanaklarının geri çekilmesiyle biçimlenen bu yer değiştirme, daha önce özel alana dahil edildiği için mahrem sayılan konuların, evlerin içinde olanların, özel hayatlarımızın, aşklarımızın, kırgınlıklarımızın, ilişkilerimizin, kimliklerimizin, tercihlerimizin kamusal alanda konuşulmasını hem dayattı hem de mümkün kıldı.

Bu yer değiştirme sürecinde tek kanallı kamu yayıncılığına dayanan televizyon anlayışı, hatta deyim yerindeyse o yayıncılık anlayışının getirdiği sabah açılıp akşam kapanan, geceyi uykuya bırakan, interaktif olmayan, henüz bizim de mikrofonun bize uzatılmaya başlayıp ekran yüzleri olmaya başlamadığımız kültürü, 90’lara doğru ilk özel televizyon yayınının da başlamasıyla erozyona uğramaya başladı.

Renkli televizyon yayınlarının başlaması ile, evinde henüz renkli televizyonu olmayanların olanlara yaptıkları ziyaretler, o dönem evlerde olan, odası misafirlere açık ev halkına kapalı misafir odalarının da hayatlarımızda son günlerini tamamladığı günlerdi. Bildiğimiz anlamıyla misafirler son defa kapılarımızdan içeri başlarını uzattılar ve yaygınlaşan renkli televizyonun kendi evlerinde de baş köşeyi almasıyla misafir odalarımızdan ve hayatlarımızdan çekildiler.

Kültürel dönüşüm

90’lı yılların sonlarına doğru bir on yıl öncesinin devlet kanalı kültürü ile sınırları çizilen hayatlarda önce ciddi bir aşınma, sonra yapısal bir değişim oldu. Kentlerin yapısı, 90’lı yıllardaki güney şehirlerinin kıyı şeridini izleyerek kuzeye doğru çıkabildiği kadar çıkan, yoluna devam edebiliyorsa yolculuğu İstanbul’da nihâyet bulan göç hareketleri ile de değişti. Bu dönemde Türkiye’de kamusal olanla özel olan arasındaki sınır ve ayrımlar iyice belirsizleşti.

En iyi ihtimalle adına kişiselleşme diyebileceğimiz bu kültürel değişim, özel ve kamusal olan arasındaki sınırlardaki erime, özel alanın konularının kamusal alana taşınması, kamusal alanda bir genişleme duygusu yarattı. Bir dolaysız olma imasını da taşıyan bu değişim döneminde, içinin neyle doldurulduğu belirsiz, muğlak bir samimiyet, güvenilir olmanın temel belgesi haline geldi. Haber dilinin değişimi, kamusal meselelerin konuşulmasına tohumu ekilen ve bugün iyice dallanıp budaklanmış teklifsiz dil, o sokaktaki adama senli benli bir dille mikrofonu hem de en mahrem alanlarının dibine kadar uzatma hali o dönemde de kendisine epeyce alıcı buldu.

Bu dil kişileri ön plana çıkardıkça kurumları, kişilerin bu kurumlarla ilişkilerini dışarıda bırakan bir dildi. Yoksulluk ve beş parasızlık üzerine konuşabiliyordu da neden öyle olduğu üzerine konuşamıyordu. Neye uzandıysa, kadınlar, çocuklar, yaşlılar, bir oluşu sergilemeye talipti ama bu kişisellikler arasında kişiselliklerin yeşerdiği toplumsal alana ilgisi yoktu. Biz bu dildeki samimiyet vurgusuna ve mesafesizliğine teslim olduk. Konuşabiliyorduk, söylediğimizin nereye gittiğinin önemi yoktu. Haberlerde de konu artık haberin kendisi değil, hadise ya da havadis oldu. 1970’li yıllarda sözlüklerde yeri olmayan “sahicilik” kelimesi de muhtemelen dilimize o dönemlerde girmiş olmalı. Seksenli ve doksanlı yıllarda dilimize katılan kelimeler üzerine çalışmak bu anlamda ilginç olurdu.

Kamusal alan

Jürgen Habermas’ın 1961 yılında yazdığı, dilimize de çevrilen Kamusal Alanın Yapısal Dönüşümü adlı eserinde sözünü ettiği kamu, boş zaman ve kamusal meselelere katılıma dayalı burjuva kamusallığını işaret ediyordu. Bu kamu, iktidarın (sarayın) kamusallığı karşısında oluşmuş toplumsal yeniden üretimi mümkün kılan ve muhakeme eden özel şahısların oluşturduğu eleştirel bir alandı. Habermas’ın günümüzde ortadan kalktığına inandığı da piyasa yasalarının istilasıyla bu alandaki eleştirellikten aleniyete dönüşen çözülmeydi.

Habermas’tan sonra Richard Sennett aynı mesele üzerine farklı biçimde odaklanan Kamusal Alanın Çöküşü’nü yazdı. On sekizinci yüzyılın Avrupa şehirlerinden yola çıkan bu eserinde Sennett, aile ve yakın çevrenin dışında farklı insanlarla bir araya gelinebilen eleştirel bir sosyallikten söz ediyordu. Bu alan yabancıların da bir araya gelmesini mümkün kılan bir tür büyük şehirdi. Yabancıların henüz bir tehdit olmadığı bu alanda insanlar, aile ve yakın çevre dışındaki bireyler ve toplumsallıklarla karşılaşıyor, onlarla iletişim kurmanın dilini öğreniyorlardı. Modern hayat içinde şehrin insanların kendilerini çeşitli kaygılarla korumak zorunda hissettikleri ekonomik bir birime dönüşmesiyle birbirine yabancı insanlar arasında değiş tokuşu mümkün kılan bu eleştirel alan yerini daha kişisel, mahrem, daha sahici ama içi boş bir alana bıraktı.

Türkiye’de Habermas ve Sennett’in sözünü ettiği türden bir kamusallık olmadığı, bu yüzden Sennett’in sözünü ettiği çöküşün de farklı yaşandığı söylenebilir. Türkiye’de söz konusu olan, özel alanın kamusal alana taştığı, kamudan anlaşılanın ürkütücü değilse sıkıcı bir mesafeye çekildiği toplumsal bir dönüşüm oldu.

Mesafeler

Çok önce değil, on yıl önce bile değil, Instagram’ın Türkiye’de kullanıma girdiği, kısa hırkalar giyen beyaz yakalı kadınların evlerinden ellerinde kahve fincanlı fotoğraflarının Instagram’da yeni yeni görülmeye başladığı dönemlerde yayınlanan bir sosyal medya mesajı vardı. Haklı olarak şu soruyu soruyordu: “Ben daha trafikte eve dönmeye çalışıyorum. Instagram’daki kısa hırkalı beyaz yakalı kadınlar ne zaman eve vardılar ve bu fotoğrafları çekip yayınlayacak zamanı buldular?” Bu soruyu soranın evine mesafesi kadar bir mesafe, soruyu soran ile Instagram’da sözünü ettiği fotoğrafları yayınlayanlar arasında da vardı.

Sözü sosyal medya ve onun görünüşte olanak sağladığı kamusallıklara getireceğim. Sormak istediğim aslında, sosyal medyanın sağladığı kamusal hayata uzanabilme olanaklarının “sahiden” yabancıların kamusal alanda karşılaşmasına da olanak sağlayıp sağlamadığı… Sosyal medyaya erişebilir ve sosyal medyada söz alabilir olmak, bize yabancı olanlarla karşılaştığımız ve oradan eleştirel bir dil kurabildiğimiz bir alanı da yeniden olanaklı kılıyor mu?

Teorik olarak bu sorunun cevabı evet olur. Çünkü internet bağlantısı olan bir mobil cihaza sahip olan herkes dilediği her yerden, istediğini, tercih edeceği bir dille bildirebilir; “hadise” ve “havadis” ne ise onu kendi dilinin kişiselliğinde kurarak başkalarına aktarabilir. Ama buradaki temel sorun, bu yapabilme enerjisinin kamusal olarak yeni bir enerjiyi ortaya çıkarıp çıkarmadığı.

Buna hem olumlu hem de olumsuz cevap verebiliriz. Olumlu, çünkü yapabiliyorum. Bunu kendi kişiselliğim içinden samimi bir dille ve teklifsizce yapabiliyorum. Olumsuz, çünkü bu samimiyet, teklifsizlik ve yapabilme gücü benim benden farklı olanlarla yeni bir enerji oluşturacak şekilde bir araya gelmemi gerçekte pek mümkün kılmıyor. Onlarla “teklifsizce” konuşabiliyorum, ama onlarla karşılaşmamı bir melezleşmeye olanak sağlayacak, kendi enerjisini biriktiren bir sürekliliğe dönüştüremiyorum.

Herkes kendi evinde

Sosyal medyada herkes kendi fark yaraları ile bir araya geliyor. Bir plazanın üçüncü katında çalışanlarla yirminci katında çalışanların, bu plazanın önünde veya etrafında çalışanların ya da içine girip çıkanların veya önünden geçip gidenlerin fark yaraları başka. Yakınlıkları bir hakikat ya da olasılık olarak konuşurken yine de bir mesafeden söz ediyoruz. Bu mesafe sosyal medyada bir araya geldiğimizde her an kapanabilir bir mesafe yanılsaması yaratıyor. Gerçekte ise herkes kendi evinde. Bu yakınlaşmalar arasındaki mesafede anonim sesler yankılanıp duruyor.

Mesele bu seslerin karşılaştığı ortamda, çoğu durumda sanal olanın dışında ortak bir zemin olmaması. Her ne kadar bu fiziksel teması olmayan yakınlaşmalara alışıp ayak uydurmuş görünsek de, bu yolla aslında kurulan ilişkiye dair tahayyül edilemez bir zemin yokluğuna da teslim oluyoruz. Sosyal medyanın tanımladığı olanaklar içinde kurduğumuz, yankısı beğeni sayısıyla ölçülebilir olan bir dil aracılığıyla yabancılara yaklaşmaya çalışıyoruz. Hem de misafir odalarımızı kapattığımız misafirler gibi, hayatımızdaki mesafeleri daha yakın olanları da bu sanal alandaki odalara taşıdığımızı da kabul etmemiz gerekiyor.

Sosyal medyadaki karşılaşmaları bir görüşmenin yerine koyuyoruz. Bu karşılaşmalar kendi kişiselliklerimizin mahremiyetini daha fazla korumamıza, “sahici” karşılaşmalardan boşalan zamanı da bu kendi başına hiçbir şey söylemeyen, enerji biriktirmeyen, eleştiriye kapalı kendi kişiselliklerimizle doldurmamıza yarıyor.

Bunlardan söz ederken bir zaman kavramını da bu mırıldanmaların yanına koymak yerinde olabilir. Sosyal medya bitimsiz, kesintisiz, hiç uyumayan, hiç terk etmeyen bir konuşma ya da kamusal karşılaşmaya olanak sağlıyor gibi görünüyor. Üstelik bu olanak sadece yerel olanla da sınırlı değil. Dileyen dünyanın öteki ucundaki kamusal tartışmalardan kendi evinde olanlar kadar yakından haberdar olabiliyor, sosyal medyadan “arkadaşlar” edinebiliyor, bu arkadaşlarla uzun soluklu iletişimde olabiliyor ve sonra bu iletişimin somut bir zemini, tarihselliği, öncesi olan bir ortaklığı, sınıfsallığı olmayışına şaşırmayabiliyor. Çünkü sosyal medya aracılığıyla dilediğimiz bütün ilişkileri, iletişimleri, dilediğimiz yerden katılarak, bir süreklilik taahhüdü olmadan, sadece sınırları tanımlı minimum bir nezaket ve cesaretle, bazen o da olmadan kurabiliyor, sürdürebiliyor, sonlandırabiliyoruz.

Tehditkâr olmayan bir kamu bu. Dilediğimizi engelleyebiliyor, sessize alabiliyor, tanımazdan gelebiliyor, unutabiliyor, hatırlayabiliyor, bunları yaparken de hiç “sahici” bir sorumluluk almayabiliyoruz. Takip ettiklerimizin sayısı arttıkça karşılaşmalarımızın süresi ve bu karşılaşmaların ortaya çıkarabileceği enerji azalıyor. Biz sosyal medyada iletişimde olduğumuz kişilerin ve hayatların bize gösterilen kadarını bilebiliyoruz ve dilediğimiz kadarını başkalarına açıyoruz. Bu aslında bir tür geri çekilmenin de meşrulaştırılmasına hizmet ediyor.

Elbette sosyal medya bir araya gelmelerin, birlikte üretmelerin, örgütlenmenin, ortak ses çıkarmanın da mümkün olduğu bir yer. Ama orada arkamıza aldığımız mahrem kişisel hikâyelerin gücüne de dayanarak bir erke karşı bir araya gelebildiğimiz bir alandan söz etmek çok güç. Üstelik her bir sosyal mecra, alanı aşındırmaya başladığımızda bize sınırlarını hatırlatıyor. Tehditkâr bir kamu gibi değil, her zaman nezaketle. Üstelik bu oluş, geceleri ışığı kapattığımızda her yerin karanlığa bürünmesi gibi, hesaplarımızı kapattığımızda hiç yaşanmamış gibi, cılız bir seda gibi karanlıkta kısa sürede kaybolup unutulabiliyor.

Bir de kendi adına bir başkası

Sosyal medyadaki kişiselliklerimizin bir başka görüntüsü de kendimizi bir başkası, bir tür avatara dönüşebilen bir başka “şey” aracılığıyla ifade etmeye olanak sağlıyor olması. Türlü çeşitli nedenlerle kendimiz olarak seslendiremediğimiz konuları bir başkası veya bir başka konu aracılığıyla dolaylı olarak ifade etmeyi de mümkün kılıyor olması. Olmayan olanak, normal bir durumda bir tür enerji biriktirmeye olanak sağlayabilecek bir sıkışmaya dönüşebilecekken, sosyal medyada bu enerjiyi akıtabilecek bir yatak her zaman var. Dilersek kendi imajımızla hiç ilgisiz bir mesajı yayınlayabilir, kaldırabilir, sonra farklı şekilde tekrar yayınlayabilir veya tümden silip unutabilir ve başkaları tarafından da unutulacağından, en azından pek iz bırakmayacağından emin olabiliriz. Orada beğenmeye, affetmeye, görmezden gelmeye, sorgulamamaya, eleştirmemeye, kolay olanlar dışında soru sormamaya hazır takipçiler her defasında hazır bizi bekliyor olacaktır. Orada eskileri olmazsa yenileri olur.

Bir özne olarak kendi adına söz alamama halinin kaynağı farkı yerlerde aranabilir. Kendi adına konuşmanın herhangi bir nedenle mümkün olmadığı ya da mümkün görünmediği bir yerde bir başkası olarak söz alabilmek de şüphesiz kendini dillendirmek açısından bir olanak olarak görülebilir. Sanatları besleyen kaynaklardan biri de bu bir başkası olma halidir. Eğer sosyal medyada bugün veya gelecekte edebiyatta ve sanattaki gibi türlerden ya da akımlardan söz edebileceksek, kendi adına ve yerine bir başkasını konuşturmak, bir sembol aracılığıyla sesini duyurabileceği bir alan açmak da bu türlerden biri olur. Ama biz yine de kamusal bir araya gelme olanaklarının nasıl bir enerjiye dönüştürülebileceği sorusunun eşiğinde duruyoruz.

Artistik ‘hesaplar’ ya da yeni bir sanatsallık

Sosyal medyada şimdi akışkan kimliklerimizi daha bir içeriden gelen seslerle, dolaysız ifade edebileceğimiz alanlar ve bunun çeşitli dilleri, çoğu durumda kendi geleneğinden güç alarak varlığını sürdürebiliyor. Bu farklı sesler kendi bildikleri ya da hatırladıkları bir söyleyişe, bir mırıldanmaya sadakatle bağlı kalarak kendilerini bir arada ifade etmenin yollarını sosyal medyada diriltmeye ya da diri tutmaya çalışıyorlar.

Kadınlar sosyal medyada aktivizm dışında yüzeyi yok gibi görünen kimliklerini, birbirlerine anlattıkları hikâyelerle, birlikte konuşarak, ters kanaviçeler, dayanışma ve direnme biçimleriyle, sanatları ve edebiyatı da yedeklerine alarak diri tutuşlarıyla bir enerjinin birikmesi muhtemel bu alanın en güçlü yüzleri gibi görünüyor. Pervasız bir şiddetin kol gezdiği tehditkâr kamuda neşeli bir direnişi, dansla, şarkılarla şenlendiren, grilerin ve siyahların karartıp işgal ettiği alanda rengarenk giysileri, rengarenk talepleriyle, dijital dünyanın düzleştiremediği kıvrımlı, girintili çıkıntılı, ışıklı ve tuhaf dili ile bir arada oluşunun gücünü kaybetmeye rızası olmayan kadınlar bir arada oluşlarıyla dönüştürücü bir enerji potansiyelinin merkezine yerleştiler. O nedenle bu kadar saldırıya uğruyorlar. O nedenle bu tuhaf ve her şeye rağmen neşeli var oluşları bir tehdit olarak algılanıyor.

Kadınlar sokaklar ve sosyal medyada, kendilerine yasaklanan, kapatılmaya çalışılan bütün yollardan geçerek, biriktirdikleri bin yıllık enerjiyi akıtacak, aktaracak yollar ve damarlar bularak, hiçbir mecranın kendilerine tanıdığı sınırlarla yetinmeden, enerjilerini ele geçirilemez bir alanda biriktirerek, sözü ve suskunluğu kanaviçe işler gibi birbirine ekleyerek yeni bir eleştirel alan oluşturuyorlar. O alan belki de bugün toplumsalın kendini yeniden doğurabileceği, dilini ve sözünü egemen ve erk sahibi olanınkinden kurtarmış, kurtaramadığında da dert etmeyip bir başka yerde ortak hafızasından aldığı güçle bu dili yine tuhaf, yine alışılmadık, yine şenlikle inşa edebilen tek toplumsal grup gibi görünüyor. Kadınların birbirlerine sosyal medya aracılığıyla verdikleri destek kadar değiş tokuş ettikleri yemek tarifleri, çocuk bakımı konusunda dayanışma ve ters kanaviçeler de bu şenlikli ve enerji biriktiren alana dahildir.  

Funda Tuğrul
Araştırmacı

Benzer Yazılar

Değişmeyen tek şey: “Yalnızlık”

Ad Hoc

Bilginin sınırsızlığı ve agnotoloji

Ad Hoc

Kaygı çağında insan halleri

Ad Hoc