Tematik

‘Doğa’ ve kadın arasında

‘Doğa’ ve kadın arasında

70’li yılların sonlarında doğaya verilen hasara ve toplumsal cinsiyet rollerinin eşitsizliğine dikkat çeken iki anlayış, doğayı ve kadını ataerkil düzenin baskısından kurtarma amacıyla birleşerek, ekofeminizm hareketini başlattı. 1974 yılında Françoise d’Eaubonne tanımlanan hareket iki birlikteliği esas alır: Doğa ve kadın.
Ynestra King, hareketin resmiyete kavuşması adına Toplumsal Ekoloji Ensitüsü’nü düzenliyor ve 1980 yılında, Massachusetts’de yapılan “Dünyada Yaşam ve Kadın” adlı konferansla birlikte ekofeminizm’in temelini atıyor. Kadınların ataerkil zihniyet sebebiyle yüzyıllardır baskılanması ve ezilmesini, doğaya verilen zarar ve sömürülere benzeten ekofeminizm, her iki hareketin temelinde yatan mücadelenin, yine her ikisinin birleşimiyle güç kazanacağı fikriyle yükselir. Yıllar içinde kavramsal olarak tartışılan ve kendine ek tanımlarla alternatif görüşler kazanan ekofeminizm, kültürel ve sembolik açıdan farklı yorumları içerebilir, kadın ve doğa arasında pek çok bağ kurulabilir ve bu bir başka görüşe ters düşebilir; ancak doğayla birlikteliğe teşvik ederek kadınların ve ötekileştirilmiş halkların herhangi bir şeye boyun eğmesine karşı bir düşünme, örgütlenme fikri sunar.

Eşitsizlik her yerde
Eleştirel görüşler, doğaya verilen zararın herhangi bir cinsiyete indirgenemeyeceğine yönelik olsa da küresel açıdan da benimsenen bazı perspektiflere odaklanmak gerek. Dünyanın pek çok yerinde doğaya gereken önemin verilmemesi sonucu yaşam alanlarımız tahribata uğruyor. Hem kent hem kır yaşamında meydana gelen bu değişimlerden sağlık ve yaşam kalitesi açısından kadınların çok daha fazla etkilendiği biliniyor.
1989 yılında ilk kez kapsamlı bir araştırmayla sürdürülebilirlik adına doğayı ve cinsiyetleri inceleyen Birleşmiş Milletler Çevre Programı (UNEP), dünyanın her yerinde yaşanan çevresel faktörlerin kadınların ve erkeklerin hayatını hâlihazırda var olan eşitsizliklerden dolayı farklı şekillerde etkilediğini belirterek, iklim değişikliği ve çevresel sorunlara toplumsal cinsiyet rolleri perspektifinden bakılması gerektiğini açıkça ifade eder. Zira cinsiyet rolleri kadın ve erkeklerin çevreyle olan ilişkilerinde farklılık yaratıyor, çevresel değişikliklerde aracı olmanın yollarını açıyor veya kısıtlıyor.

Biraz daha detaya geçebilmek için hareketin kendi kuruluşlarından birine daha odaklanmak gerek. Women’s Environmental Network, 1980’li yıllardan bu yana farkındalık sağlamak ve ekofeminizme destek verme amacıyla yaptığı çalışmaları, dünya çapında sürdürmeye devam ediyor. Belirli aralıklarla hazırladığı raporların sonuçları da ifadelerini destekler nitelikte. İklim değişikliğinin neden olduğu sonuçlar doğrultusunda, her yıl 10 binden fazla kadın yaşamını yitiriyor. Bu sayının erkeklerdeki karşılığı ise 4 bin 500. Benzer şekilde doğada meydana gelen tahribat sebebiyle göç edenlerin yüzde 80’ini de kadınlar oluşturuyor.

Doğa ve kadın ayağa kalkıyor
Paul Ehrlic, 1968 yılında yazdığı “The Population Bomb” adlı kitabında artan nüfusun tek çaresinin doğurganlığı kontrol altına almak olduğunu söyler. Kadının özgürleşmesini, doğurganlığı kontrol altına almasını, doğum kontrol ve kürtaj gibi kararlarda ulaşılabilirliğin ve iradenin sağlanmasını tek çare olarak gören Ehrlic, çevre hareketinin ve özgürlük için atılan adımların şeklini değiştirerek doğa ve kadın arasındaki bağı kuvvetlendirir.

ABD ordularına karşı savaşan son Kızılderili kabile şefi olarak da bilinen Oturan Boğa, “her yerin, her insanın, yeryüzünün her bir parçasının” kutsal olduğunu söyler. İnsanların hüküm sürdüğü doğa her bir canlıya eşit ve adaletli davranır. Fakat insanın doğaya ve kendine haksızlık etmesini, kontrolün onda olmasını sorgularız; bugün kutsallığın doğa ve sadece kadın değil, herkes için kabul gören bir anlam bulması umuduyla…

Benzer Yazılar

Sonsuz gençlik, sonsuz cehalet, sonsuz kanser

Ad Hoc

21’inci yüzyılda ‘flâneur’ olmak ya da olamamak…

Ad Hoc

Vahşi doğa ve içimizdeki hayvan

Ad Hoc