İnsan

Doğal bilinç-yapay zekâ ayrımında gönüllü köleler ve yapay köleler

Etienne de la Boéthie, “Gönüllü Kulluk Üzerine Söylev” kitabında üzerinde çalıştığı sorunu “bu kadar insanın (…) nasıl olup da, erkini yalnızca onların kendisine verdikleri güçten alan bir tirana katlanabilmeleri (…) “ olarak tanımlar.

İnsanların ona katlanmak arzuları olmasa, tiranın bu insanlara zarar verecek gücü olamayacaktır. Bu durum o halde, bir zorlamanın sonucu olmaktan ziyade, bir büyünün etkisini andırır. Üstelik milyonları özgürlüklerinden kendi gönüllülükleriyle mahrum bırakan bu tirana karşı savaşmak gerekmez bile; yapılması gereken basitçe ona istediğini vermemektir. Esaret altına alınmış bir insanın özgürlüğünü kazanması ona yüklü bir bedelle gelecekse, insanın buna cesaret edememesi anlaşılabilirse de milyonlarca sayıda insanın tek bir kişiye karşı direnmemesi açıklanamaz.

Doğa insanda da hayvanda da önemli yer tutar. Hayvanlar bile özgürlüklerinin yitimine katlanamaz; birçok hayvan bağımsızlığını yitirdiğinde yaşamak istemez ve tüm hayvanlar yakalanmaya direnirler; kesin olarak ele geçirildiklerindeyse felaketlerinin bilincinde olduklarına dair işaretler gösterirler. Doğa insanları aynı yaparak insanlar arası kardeşliği desteklemiştir. Elbette insanlar arasında bedence ve zihince başkalıklar vardır ancak farklılıklar kardeşçe bir paylaşım gibi anlaşılmalıdır; insanlar arasında yardım etme kapasitesi/görevi olanlarla yardım alacak olanlar vardır. Ayrıca her insan diğerine baktığında kendisini aynada görür gibi izler ve tanır. İnsanların barış içinde yaşaması için doğa insana konuşmayı armağan etmiştir. Bütün işaretler doğanın insanlar arası bağlantıları güçlendirme yönünde çabaladığını gösterirken tüm insanların doğal olarak özgür olduğundan kuşkuya düşmemek gerekir; bunun bir kanıtı da insanın zarar verilmeden özgürlükten mahrum edilememesidir.

İnsanda tuttuğu önemli yere rağmen doğa kesinlikle göreneklerden daha az erke sahiptir; doğaya karşı eğitim insanı her zaman istediği şekle sokar. Gönüllü kölelik eden herkes tiranın gücünün gönüllü kölelerin rızasından kaynaklandığını görebilir. Tiranlık, ganimetten pay almak için bu düzeni destekleyen ayrıcalıklı uyruklarla temellenir/güçlenir. Aşağı halk tabakası ise kendisini sevene karşı kuşkulu aldatana karşı saf olduğundan, tiran yer yer bu tabakayı pohpohlar, onları gösteriler ve kumarla yahut “mucizelerle” oyalar; bu gibi uyuşturucular kulluğun yemidir. Ayrıca her şeyden çok midesini düşündüğü için bu yığını sık sık beslemek de işe yarar; az bir yiyecek karşılığında halk esareti kolayca “ister”.

Doğallığa özenen yapay zekâ duygusallığı
Bugüne gelindiğinde, Martin Ford, artalanında bilgisayar teknolojileri bulunan yeni çağın belirgin özelliğinin işçilerin yerini makinelerin alması olduğunu yazar. Teknoloji sadece bugünü değil, geleceği de şekillendirirken, yaşlanan nüfus, iklim değişimi ve kaynakların tükenmesi gibi sosyal/çevresel sorunlar ihmal edilemez hale gelir. Şayet teknoloji/bilim ve sosyal yaşamın girift ve birbirinden kopartılamaz değişimini doğru bir multidisipliner analize tabi tutmak yerine akla aykırı bir dirençle karşılamada direnilirse insanlık kendisini farklı belalarla kuşatılmış halde ve hazırlıksız olarak buluverebilir. Üstelik dünyanın birçok coğrafyasında çevresel sorunların, ekonomik belirsizliğin, su ve gıda kıtlığının daha çetin sosyal istikrarsızlıklara yol açacağı ve distopyanın çok cepheli olacağı da dikkate alınmalıdır. Teknolojinin gelecekteki sorunları çözeceğine inanan tekno-iyimserlere rağmen mesele basit olmadığından önlemi/çözümü de kolay olamaz.

Sosyal sorunlar şiddetlendiğinde etik duruşları sorgulanması gereken siyasetçiler parmaklarını daima bilime/teknolojiye yöneltmişlerse de bilim/teknoloji doğru kullanılırsa gelecek daha güzel olabilir.
Bu tehditlerle olanaklar eşikte beklerken modern insan, yapay zekâ dolayımında başka bir tür “kölelik” kavramını öğrenir. Despina Kakoudaki’ye göre Çek dilinde “angarya”, “ağır iş” anlamına gelen “robot” kelimesini 1920’de dünyaya tanıtan Karel Capek’te ve sonrasında farklı anlatılara konu olan yapay insanlar, doğal insanın aksine, dünyaya geliş amaçları önceden belli olan doğuştan kölelerdir. Isaac Asimov’un “Bicentennial Man” hikâyesinin kahramanı Andrew Martin “insan” olarak kabul edilmek için iki yüz yıl boyunca sayısız yasal, sosyal ve hukuksal süreçten geçer; “insan olma hakkını” ancak kendi bedenini organik bir bedene aktarıp ölümlülüğü kabul ettiğinde kazanır. “Yapay Zekâ” filminde ise insan olmak isteyen çocuk android David daima çocuk kalmaya mahkumdur, bedeni tamamen mekaniktir. Buna karşın insan ailesi tarafından sevilme arzusu ve terk edilme korkusu gerçek bir insanınki kadar güçlüdür- onu neredeyse insan yapan da budur.

Robotlar özgürlük ve hak talep eder mi?
Tamamen faydacı amaçlarla “yaratılmış” olan robotların hak mücadelelerine dair anlatılar hakları gasp edilmiş insanların siyasal/hukuksal savaşlarına, köleliğin ikonografisine, toplumsal hafızaya, baskıyla dolu insan geçmişine göndermelerle yüklüdür. Gayrişahsi durumları, insanı, onları tahakküm altına almanın vicdan azabından kurtarırken, robot anlatıları asla isyana kalkışmayacak mekanik kölelere, cisimsizleştirmeye ve kimliksizleştirmeye duyulan arzuyu insani duygulara imkân tanımayan otomatik bir dünyadan duyulan korkuyla birleştirir. Robotların özbilinç kazanmalarının ilk sonucunun özgürlük ve hak talebi olacağı savunulur; böylece bilinçli varlıkların esarete tahammül edemeyeceği vurgulanır. Buna karşın insan topluluklarının tarih boyunca bilinçlerini kaybetmeden köleleştirildikleri, isyana kalkışmayan bu toplulukların sömürüldükleri, “kölelerin doğasında bulunan türlü aşağılık niteliği” ileri sürerek yapılanı haklılandırmaya yönelen yasalara karşın 18. yüzyılda köleliğin birden “ortadan kaldırılabilir” hale geldiği doğrudur. Kölelik savunucuları, özne-nesne ayrımının keyfi olduğu, bu keyfiyetin hukuk ve gelenekle şekillendirilip şiddet yoluyla uygulandığını inkâr eder.

Yazara göre sorun, insan olanla olmayan ayrımı saplantı haline getirildiğinde “ötekilere” nasıl hak verileceği, onlardan hangi hakların sakınılacağı konusunda antropomorfizm ve insan tanımını taklit üzerinden anlama durumunun ortaya çıkmasıdır. Daha önemli olan “insan nedir?”, “insan olmaya kim karar veriyor?” soruları hep arka planda kalır. Fakat kültürel normlar dayatmacı bir keyfilikle belirlendiğine göre sorgulanması gereken, “kabul edilebilirlik” kriterleridir.

Daha da önemli olan “canlı olmak nedir?”, “bilinç nedir?”, “hak edinme ölçütü nedir?” vb. konularsa insan istisnacılığına kurban edilir.

Biz ‘doğal’lar ne kadar özgürüz?
Modern yaşamda otorite anonimleşir. Kendi kaderini de bahtsızlığını da tayin edebilen modern insan için özgürleşme söylemiyle dolu olmasına karşın modern kapitalist toplum doğası gereği otoriterdir. Otorite, güç ve duygularla bağlantılıdır. Tarih boyunca küçümsenen duygulanımın, nörobilim bulguları sayesinde, bilişle beraber bilinci yapılandırdığı ortaya konunca, anlamlandırmayla güçlü bağlar taşıyan duygular, eylemlerin ve diğer canlılarla ilişkilerin önemli belirleyicisi olarak dikkatle incelenir hale gelmiştir.

Dieter Duhm, kapitalist toplumun erken yaşlarda öğrenilen otoriter işleyişinin fark edilmeden çalıştığını yazar; insanları gönüllü olarak boyun eğmeye zorlaması nedeniyle bu, en iyi işleyiştir.

Bireyleşme/toplumsallaşma, bilinç-kimlik kazanma sürecinde sosyal bir varlık olan insan için zorunlu olan insanlar arası ilişkiler, patolojik bir Hegel’ci anlayışla tamamen rekabete dayalı bir “ötekinin onayı” üzerine kurulur. Kapitalist yaşam biçiminin temeli olan rekabet sürekli korkulan anonim bir otoriteye evrilir. Tamamen başkalarının kendisini yorumlama biçimine bağımlı olan bu insan gönüllü bir köledir artık.

Yapay bir bilinç doğal olanın haklarını kazanmak için Nietszche’nin “ilk felsefi sorun” olarak tanımladığı, insanla Tanrı arasındaki çatışmayı sahiplenmeli midir? De La Boéthie, genetik karşısında eğitimin gücü konusunda fazla iyimser olmakla beraber, çoğu insanın bilgisizce “determinizmle” suçladığı genetiğe karşı çevrenin daha belirleyici olabildiği konusunda yanılmaz. Modern insanın canlılık, bilinç, insan olmak, özgürlük, yapay olanla doğal olanın farkı, insanla hayvanın benzerlikleri, hakların hangi kritere göre tanınıp sakınılacağı, kölelik gibi kavramları bugün bulunduğu noktada eksik bilgi bırakmadan ve insan istisnacılığından kaçınarak baştan tanımlaması, toplumsal insanın sosyalleşmeyi dayanışmadan baskıcı bir rekabete ne zaman dönüştürdüğünü, olumluya da olumsuza da yatkın doğasının kırılma noktalarını dürüstçe öğrenip cesaretle kabullenmesi bahsedilen geleceğin ütopik olamasa da distopik olmamasını sağlayabilir.

Burçak Özkan
Felsefeci

Benzer Yazılar

Hayatın bir anlamı var mı?

Ad Hoc

Krallar ve yöneticiler bir yana, esin perileri bir yana

Ad Hoc

İstanbul’un kent kültüründe sokak köpekleri

Ad Hoc