Tematik

Doğal ve doğal olmayan seçilim

Biyolojinin hack’lenmesi ve gen teknolojisiyle uygulanan deneylerin ardından evrime, doğal ve yapay seçilime odaklanarak; bir yandan insanın mükemmel versiyonunun yaratıldığı diğer yandan insan neslinin sonunu getirebileceğini düşündüren bir başka teknolojik endişeye araladık kapılarımızı. Geçtiğimiz aylarda Netflix’te dört bölümlük bir dizi şeklinde yayınlayan “Unnatural Selection” (Doğal Olmayan Seçilim) adlı belgesel, kimileri için geleceğin umudu kimileri için endişesi olan CRISPR teknolojisinin Amerika’daki rekabetini ele alıyor. Doğal ya da doğal olmayan seçilimlerse akla Darwin’in evrim kavramlarından birini getiriyor: En iyinin hayatta kalması (Survival of the fittest)

Belgeselde gen düzenleme teknolojisini kullanan ve kendileri de dahil olmak üzere genetik deneyler yapan bilim insanı ve amatörlerin hayatına dahil oluyoruz. HIV pozitif teşhisi koyulan Trisan Roberts ve nadir görülen bir genetik bozukluktan dolayı görme engelli Jackson Kenndy gibi. Geleneksel tıp alanından ve laboratuvar ortamından uzak, bilimsel kanıtları kısıtlı bir teknolojinin deneyine dahil olmak isteyen insanların tek umudu, bunun bir işe yarayabilir olması.

Genetik harita dediğimiz insan genomuyla ilgili projenin başlangıcı bundan 20 yıl kadar öncesine dayanıyor. Kısa bir süre gibi görülse de yeni açılımlarla pek çok hastalığa neden olan etkenlerin ortadan kaldırılabileceğine ya da tedavi edilebileceğine yönelik çalışmalar yapıldı bile. Genetik tasarımlarla doğmamış bebeklerin özellikleri belirlenebiliyor; bitkiler, hayvanlar ve insanlar üzerinde de kullanılabilecek bu teknolojinin gelecekte modern insanı yeniden tasarlayan bir boyuta ulaşabileceği düşünülüyor. Tıpkı bilimkurgu evreninden alışık olduğumuz siborglar gibi. Kısacası bir yandan insanın mükemmel versiyonunun yaratıldığı diğer yandan insanlığın sonunu getirebileceği düşünülen teknolojinin bir başka endişesine tanık oluyoruz.

Cesur ve yeni bir dünya (!)
Gelecekle ilgili endişelerin muhtemel sebebini, mutlak bir sonucun olmamasına ve bilinmezliğe bağlayabiliriz. Zira insanlık için doğal olan çoğu şey, çoğu zaman güvende hissettirir. Yapay gıda, yapay zekâ, yapay seçilim gibi doğallığı bozulmuş olanlar ise umut ve endişe ikileminde yarar/zarar dengesinde ele alınır. Bilinmezliğin hüküm sürdüğü anlarda kendimizi cesur ama yeni bir dünya düzeninde buluruz.
Aldous Huxley, 1932 yılında yazdığı “Brave New World” (Cesur Yeni Dünya) adlı romanında 26’ıncı yüzyılda geçen kurgusal bir atmosferi anlatır. Tanımlanan bu yeni ve cesur dünyanın kazanımları arasında herkesin mutlu, eşit ve sağlıklı olacağı fikri yatar ama yine de bilimsel ve teknolojik yöntemlerle oluşturulmuş bu yeni düzende yitirilen değerler göze çarpar. İnsanlar laboratuvar ortamlarında yeniden üretilir, uykuda eğitim sistemiyle mutsuzluğun sorgulanması ve düşünülmesi imkânsız hale gelir. Cesur Yeni Dünya’nın sistemle uyum içinde ürettiği bu yeni toplumda, insanların hepsi genç kalır ve yaşlanıp hastalanmasına olanak verilmeyen bir canlı olarak konumlandırılır. Yapay salgılar, aşılar, kuluçka ve şartlandırma merkezleriyle uyuşturulmuş insanlarla dolu bir yapay dünya.

Biyolojinin bozulan doğası: Bio-hacking
Doğa-insan ilişkisi açısından ekolojik krizlerin, küresel ısınmanın ve nüfus yoğunluğunun yarattığı sorunlar pek çok türün yok olmasına ve insan neslinin önlenemez tehlikelerle karşı karşıya kalmasına sebep. Teknolojinin birleştiği alanlar bu sorunlara çözüm bulmak adına sürekli yeni projeler üzerinde çalışıyor ve insanlığın devamlılığını sağlayan hatta insan ömrünü uzatan gelişmelerle yeni değerler yaratıyor.
Bundan yaklaşık 15 yıl kadar önce yapay beyin parçaları üreterek hasarlı alanların tedavi edilebilmesi için çalışmalar yapan Theodore Berger, insan vücudunun kapasitesini artırmak için giyilebilir cihaz üretimini destekleyen Elon Musk, insanlara enjekte edilmek üzere yapay hücre tasarlayan Daniel Hammer gibi insanın fiziksel ve zihinsel donanımını güçlendirmek adına çaba sarf edenler, bu gelişmelerle insan ömrünü uzatmayı amaçlıyor. İnsan bu haliyle ekosistemin ve teknolojinin değişimine ayak uyduramayabilir ancak önce bozduğumuz sonra onarmaya çalıştığımız “doğal”ın gücüne karşı koyabilecek miyiz?

Seçilim kaynaklı riskler
Modern insanın taksonomisinde gen dizilimini belirleyen, doğal seleksiyon ve rastlantısal mutasyon gibi kuvvetlerin hiçbiri, insanın kendini belirleyeceği aşamalardan ibaret değildi. Doğal ve doğal olmayanın arasındaki farkı ve riskleri görmek için önce değişen ve her alana yayılan bir yöntemi incelememiz gerek. Evrim teorisyene göre güçlü ve etkili bir doğa yasası olarak kabul edilen doğal seçilim gibi.
Yasaya göre; doğa çeşitli mekanizmalarla kompleks dinamikler üzerine kurulu, bazı canlıların buna uyumu diğerlerinden çok daha uyumsuzdur. Hayatta kalma, üreme ve diğer tüm yaşam çabalarıyla birlikte seçilim sürekli akışta kalır. İklim başta olmak üzere beslenme ve rekabet gibi şartlara uyum sağlayabilen türler hayatta kalmaya devam eder ve onların kalıtsal özellikleri bir sonraki nesle aktarılır. Kısacası her dönem bir öncekine oranla çok daha güçlü ve uyumlu bir popülasyona sahip.

NASA’da görev alan Jason Lohn bu seçilim fikrini yıllar sonra, bambaşka bir alana taşıyarak, robotlar üzerinde denedi. Yapay zekâ yazılımı bulunan anten tasarımları arasından en iyi tasarımın hayatta kalması için eleme yaptı ve uzay görevi için belirlenen ihtiyaçların tamamına sahip olanı seçti. Lohn deneyle ilgili yaptığı açıklamada “Seçilim yoluyla daha küçük, daha hafif, daha az enerji sarf eden aynı zamanda güçlü ve dayanıklı tasarımlara ulaşabiliriz” diyerek süreci Darwin’in doğal seçilim yasasına benzetebileceğimizi söyledi.

Kendi evrimini yöneten insan
2 bin yıl öncesinde dahi Romalılar tarafından kullanıldığı iddia edilen, doğada daha önce hiç var olmamış türlerin oluşturulması için insanlar tarafından belirli özelliklerin aktarımıyla sağlanan yapay seçilimse insanların daha kaliteli tarım ve hayvancılık faaliyetleri için yüzyıllardır kullanıyor. Seçilmiş ve belirlenmiş türler üzerinde yapılan bu değişikliklerin olumsuz etkilerini göz ardı etmenin bazı olumsuz yanlarının da olabileceğini ihmal ederek. Yapay olanın uygulandığı her yerde olduğu gibi yapay seçilim de önlem alınmadığı takdirde bazı türlerin yok olmasına, hastalık risklerinin doğmamasına ve salgınların artmasına sebep olabilir- ki bunlar dünya üzerinde yıllardır yaşanan ve güncel halinden çok daha geleneksel riskleri ifade eder.

Yapay zekâ, giyilebilir cihazlar, değeri yüksek besinler, beyin implantları, yapay organlar ve daha sayısız faydalı uygulama alanına ek, bahsettiğimiz “doğal olmayan” tüm bu fikirlerin ciddi tehditler yaratması da muhtemel. Hatta sadece bu nesli değil, bir sonraki nesli ve diğer tüm canlıları etkileyen felaketlere kapı aralaması da.

Böyle bir risk ortamında, kendi evrimini yöneten insanların olması fikri bile korkutucu geliyor. Zira eşitsizliğin her anlamda yaşandığı bir dünya düzeninde, evrimden bağımsız insan türünün payını hesaba katıyoruz. Bu teknolojilerin kullanımı herkes için mümkün olmayacak ama tüm canlıların evi olan doğaya verilen zararı hissetmeyen herhangi bir canlı da kalmayacak. Bugün yüzyıllardır var olan su ve elektrik gibi kaynaklara ulaşamayanlar, henüz etik tartışmalara bile dahil olmayan bu güce erişebilecek mi? Ya da kitlesel boyutta insanlığa zarar verecek silah şeklinde dahi kullanılabilecek bir teknolojinin etik tartışmalarını sonuca ulaştırıp kurallarını belirleyen kuvvetler, elenmeyi göze alabilecek mi? Doğal olmayanın olası kurbanları bu gücü adil kullanmayan insanların dünyasında kalan sıradan kalanlar olacak ve muhtemelen “doğa” bizlere karşılık vermeye devam edecek.

Benzer Yazılar

Ölçülebilir güzellik mümkün mü?

Ad Hoc

Sokakları hayata döndürmek

Ad Hoc

Gelecek tasarımında değerler ekonomisi

Ad Hoc