Kültür

Dünyanın fotoğrafı

Dünyanın fotoğrafı

Fotoğraf çekmek bize hayatta olduğumuzu söyler. “Düşünüyorum öyleyse varım” düşüncesinin yerine, “fotoğraf çekiyorum öyleyse varım” düşüncesinin “görüntüsünü” koyar. Fotoğraf çeken ve fotoğrafı çekilen kişiyi dünyanın görüntüleri aracılığıyla birbirinden kopuk zamanlara bir bakışla parça parça sabitler. Zamanı bir anlığına durdurur. Her durumda, kayıt altına alarak sonsuza kadar yaşam vaat ettiği, bitmiş, bir daha asla tekrarlanmayacak olandır. Bir fotoğraf eşsizdir.

İcat edildiği 1839 yılından bu yana insanlar farklı amaçlarla fotoğraf çekiyor. Gezginlerin kayıtlarından aile albümlerine, insanlık tarihinin hiç gurur duyulmayacak anlarından gurur duyacağımız anların kayıtlarına, okul yıllıklarından hastane meteoroloji kayıtlarına, haber fotoğraflarından polis arşivlerine kadar fotoğraf farklı amaçlarla bir anın zamanda sabitlenmiş kayıtlarının tutulması için kullanıldı. Fotoğrafın yaptığı budur; görüntüyü zamana sabitleyerek bir deneyimi bir kayda, tarihe, bir anıya dönüştürür.

Fotoğraf, görüntü aracılığıyla gösterirken, fotoğrafta yer almayan aracılığıyla da saklar. Yakın plan ve geniş plan fotoğraflar arasındaki fark bu gösterme ve gizlemenin örneklerindendir. Bugün fotoğrafın bizim hem öznesi hem de nesnesi olduğumuz, bizi hem içine alan hem de içine almadığı başka bir yerin, hayatla fotoğraf çekmezken kurduğumuz ilişkinin dışına taşıyan bir üretim sürecinin hayatımıza yansımalarını konuştuğumuz bir zamandayız. Fotoğraf hayatla kurduğumuz dolaysız ilişki ile aramıza giriyor olabilir. Fotoğraf çektikçe gözümüzü ve bakışımızı, dünyayı kadrajın arkasından bakıldığında görülen, gerçekte fotoğraf aracılığıyla tahayyül edilip yeniden kurulan, hakikatinden koparılan bir yer olarak görmek konusunda da eğitiyor olabiliriz. Böyle düşünmek için çok nedenimiz var.

Fotoğraf meselesinin hacmi

Yeryüzünün imajlarının kapladığı alan yeryüzünün kendisinden daha büyük olabilir mi? Muhtemelen öyledir. 2020 başında David Carrington’un Mylio’da yayınlanan makalesinde 2019 yılında dünyada 1,4 trilyon adet fotoğraf çekildiği, 2020 yılında da küsuratı büyüyerek biraz daha fazla fotoğraf çekilmesinin beklendiği yazıyordu. Trilyonun küsuratını dileyen hesaplayabilir. Örneğin, diyor Carrington, saniyede bir tek fotoğraf çekiyor olsaydık, bu kadar fotoğrafı çekmemiz 45 bin yıldan fazla sürerdi. Alenen bir yılda çektiğimiz fotoğraf sayısı olan bu büyüklüğü dünya nüfusuna bebekleri de ayırmadan bölersek, kişi başına yılda 185 fotoğraf düşüyor. 2022 yılında 1,56 trilyon fotoğraf çekileceği tahmin ediliyor.

Fotoğraf makinalarından daha çok akıllı telefonlar, drone’lar, GoPro ve web kameraları ile de fotoğraf çekmenin yaygınlaşmasıyla artan bu hacim, çekilen fotoğrafların arşivlenmesi, güvenliğinin sağlanması ve saklanması konularını da gündeme getirdi. Aynı makalenin devamında 2020 yılında 7,4 trilyon fotoğrafın depolanmasının gerekeceği, bu sayının 2022 yılında 9,3 trilyon adede yükselmesinin beklendiği söyleniyor. Bu çerçevede, fotoğraf arşivlerimizin üç kopyasını almamız, iki kopyasını farklı cihazlarda ve bir kopyasını da ev veya ofis dışında tutmamız tavsiye ediliyor.

Bu fotoğrafların yaklaşık yüzde 90’ı mobil telefonlarla çekiliyor. Fotoğrafların çekildiği ve saklandığı cihazlar dünyanın fotoğrafını çekmemizi mümkün kılıyorsa da bu yazının konusu değil. Bu yazı fotoğraf çekmekle ve çekerken ne yaptığımız, sorusuyla ilgileniyor.

Fayyum portreleri

Milattan sonra birinci ve beşinci yüzyıllar arasında Roma dönemi Mısır’da yapılan Fayyum portreleri, “sıradan insanlar”ın mezarlarındaki mumyalarının yüzlerine yerleştirilen, onlar hayattayken ahşap panolar üzerine yapılmış renkli portre resimlerine verilen ad. Nil Nehrinden gelen su kanalları aracılığıyla sulak ve bereketli topraklar olduğu için “Mısır’ın Bahçesi” olarak adlandırılan Fayyum, “su” anlamına geliyor. Andre Malraux çok etkileyici olan bu portreler için “ölümsüzlüğün pırıltısının yansıdığını” söylemiş. Resmi yapılanın öbür dünyada tanınmasını amaçladığı düşünülen bu portreler, Tessa Kostrzewa’nın, P Kültür Sanat ve Antika dergisinin 1999 yılında yayınlanan yazısındaki ifadesiyle “portresi yapılan kişinin belleklerde canlı kalmasını sağlayıp”, portrelerde ön plana çıkan abartılı gözler, portresi yapılan kişinin ruhunu sonsuzluğa açıyordu.

Fotoğraftan söz ederken bu sıçrama niye? Göz bağlantısı ve bir yüzün ölümsüz bir biçimde sabitlenmesi fotoğrafı düşündürüyor. “Tekniğin olanakları çoğalttığı” bu çağda fotoğraflarımız kendi elimizle yaptığımız Fayyum portreleri olabilir. Biz bu dünyada fotoğraf aracılığıyla tuttuğumuz kayıtlarımızın sabitliğinden emin bir biçimde, ölümlülüğümüzü sürekli hatırlayarak ruhumuzu sonsuzluğa açmak istiyor olabiliriz. Belki de bu yolla bu dünyadaki varlığımızı sürekli ve hatırlanmak istediğimiz gibi kılmaya çalışıyor olabiliriz.

Bir başka konu Fayyum Portrelerine baktığımızda kuvvetle hissedebileceğimiz bir yakınsama deneyimi. Zamanımızdan 15 yüzyıl, bin beş yüz yıl önce yaşamış insanların ölülerinin gömme törenlerinde yüzlerine kapatılan bu ahşap panolar, etkileyiciliğinin ötesinde inanılmaz bir canlılığı resmediyor. O kadar canlı ve kendi zamanının sınırlarını aşan estetiğiyle o kadar güzeller ki, bir tarihe ilişkin bilgi veren belgeler olmanın ötesinde, bizde bu portreleri odalarımızın duvarlarına asma “arzusu” da uyandırıyor. Biz bu yakınsama deneyimini Osmanlı paşalarının veya tanımadığımız ailelerin artık hayatta olmayan bireylerinin fotoğraflarını veya Sovyet Rusya dağıldığında Avrupa başkentlerinin bit pazarlarına saçılan ailelerinin bize her anlamda uzak deneyimlerinin fotoğraflarına sahip olmayı arzularken de yaşadık.

Fotoğrafın kültür tarihine kısa bir bakış

Fotoğrafın sistemi yazının sisteminden farklı. Belki de bu yüzden fotoğraf icat edildiğinden bu yana kimi düşünürlerde hoşnutsuzluk yarattı. Tuhaf bir tarih bu. Öncelikle bize çok yakın. Düşününce, Louis Daguerre’nin “bana bakıyor” duygusu yarattığı için irkiltici ve o dönemde insanların yüzlerin canlılığı yüzünden uzun süre bakmaktan kaçındıkları fotoğraflarının üzerinden çok da zaman geçmedi.
Fotoğraf, kendisi de fotoğraftan yana “dertli” olan, fotoğraf çekmediğini ama kartpostal ve fotoğraf topladığını bildiğimiz, fotoğrafı “dünyayı incelemek” için “okuyan” ve kullanan Walter Benjamin’in doğduğu yıl ve yer olan 1892 Berlin şehrinde, burjuva ailelerinin “fotoğraf stüdyolarına yaptıkları törensi ziyaretlerle” kamusal hayata girmişti. Yine de bu aile fotoğraflarının çekilmesi, stüdyolarda gerçekleştiği için, rızaya dayalı ve mahrem deneyimler olarak yaşandı. Yine de bu “kurmaca” deneyimler doğal deneyimlerimizden farklıydı. Bu fotoğraflara bakan biri fotoğrafı çekilenleri kurulan dekordan çok da ayıramaz. Walter Benjamin’in fotoğraf üzerine yazılarını derleyen Esther Leslie’nin ifadesiyle “Benjamin’in yorumuna göre mekanik yeniden üretim -ya da burada fotoğraf- insanlığa saldırmakta ve insanları her geçen gün sadece birer sahne aksesuarı haline getiren, teknoloji, doğa ve toplumsal dünya arasındaki o işlevinden sapmış ilişkiyi açık seçik gösteren görüntüler ortaya koymaktadır.”

Fotoğrafla ilgili teknolojik gelişmeler, fotoğraf çekmenin kolaylaşması ve fotoğrafa ilişkin kavrayışın farklılaşması Benjamin’in büyüme çağında gerçekleşti. 1900 yılına gelindiğinde Eastman Kodak şirketi Frank Brownell’in kendisi için tasarladığı, Palmer Cox’un popüler çocuk kitaplarındaki peri benzeri karakterlerine göndermeyle Brownie adı verilen makineyi piyasaya sürdü. Bu makine çocuklar için tasarlanmıştı. Özetle fotoğrafın çocuklar için bir hobi olması isteniyordu. Fotoğrafın yetişkinlerin hayatına transfer edilmesi uzun sürmedi.

Dünyaya bakmaktan yorulmak

Yeryüzünün ve orada var oluşumuzun değil, imajlarını dünyaya boca ettiğimiz ve bize de boca edildiği bir zamanda insan dünyaya bakmaktan yorulabilir. Fotoğrafın yani olanın veya deneyimin sabitlenmiş imajlarının dünyayı ve hayatlarımızı istila ettiği bu zamanda, yeryüzünde oluşumuzun imajlarını üretmek kadar başkaları tarafından üretilmiş imajları da bitimsiz bir süreklilikle tüketmek zorundayız. Her bir imaj birinin bittiği yerden başlıyor ve bir başkasını bitiriyor.

Fotoğraf dünyayla dolaysız ilişkilerimizin arasına girerek, deneyimle doğrudan kurduğumuz bağı yeniden ve yeniden parçalıyor. Fotoğrafın zamanı, fotoğraf çekmemizi mümkün kılan cihaz ile kendimizi görüntüye kilitlediğimiz, deneyimi değil deneyim anına, kişisel hikâyelerimiz dolayımıyla odaklandığımız, bizi anlık bir felç haline sokan, kımıldayamaz hale getiren ve tekrarlanan bir zaman. Biz o zamanın kesik kesik sürekliliğinde ve tekrarlanabilir oluşunda bir tür hayat buluyoruz.

Kurgu ve teknoloji ile yeniden üretilmiş “canlı” manzaranın günün doğal soluğundaki kontrastı yüksek olmayan hakikat gölgesiyle örtmeye başladığı günlerdeyiz. Hakikati soluk bulacağımız günler de belki gelir.

Olay yeri inceleme

Fotoğraf toz sevmez. Her toz zerresi fotoğrafta ilişecek bir köşe bulabilir. Bu yüzeyle ilgili. Bir de fotoğrafın bilinçdışının kıvrımlarından dolanarak gelen, fotoğraflanan özne, nesne ya da görüntünün etrafında dolanan, kıvrımlarını, tozunu, kırışıklarını, üzerinde işaretli her şeyi etrafında işaretli her şeyle bir arada kayıt altına alışımız var. Öyle tuhaf bir durum ki, fotoğraf çekme deneyimi, olay yeri inceleme ekiplerinin suç mahallinde inceleme yaparken gösterilen titizliği hatırlatıyor. Fotoğraf alanını denetlenen, kanıt aranan, kontrol edilen, tekrar ve tekrar bakılan, parçalara tek tek ve bütün içinde yeniden odaklanılan, bakışın içinde geçmiş benzer deneyimleri saklayan, bazen tekrarlayan bir suç mahalline dönüştürüyor.

Susan Sontag, çoğalan fotoğraf görüntülerinin “deneyimden bağımsız bilgi”yi hayatımıza gittikçe daha fazla soktuğuna işaret etmişti. Sontag’a göre fotoğrafladığımız her şey fotoğraflanmakla bilgi sistemimizin bir parçası haline gelir. Niteliği ne olursa olsun, aile fotoğraflarından meteoroloji kayıtlarına kadar her türlü fotoğraf için bu böyledir. Fotoğraf sadece gördüğümüz her şeyi yeniden tanımlamamızı sağlamakla kalmaz, fotoğraf çekerken görmediğimiz, görüntüye giren pek çok şeyi de fotoğraf aracılığıyla bize getirir. Her fotoğraf bu anlamda, “dikkatlice incelenecek bir kayıt, gözaltında tutulacak” bir hedef olur. Sontag dünyanın fotoğrafla keşfedilip çoğaltıldığı, kesintisiz olanı parçalayıp sonsuz bir arşive koyan bu kayıt sisteminin bir başka kayıt sistemi olan yazı ile hayal edilemeyecek kontrol olanakları sunduğuna işaret ediyor.

Fotoğraf makinesinin silah ve otomobil gibi hedefe “nişan alan” bir araca dönüştüğüne ilişkin yaklaşımların da beslediği bu fikir, fotoğrafın çekilebilir olduğu her yeri bir suç mahalline dönüştürüyor. Fotoğraf aracılığıyla hem başkalarının hayatlarını ihlal ederek “inceliyoruz” hem de kendi hayatımıza dair sınırsız bir inceleme arşivi oluşturuyoruz.

İçeriye bakmak

Fotoğraf başından beri teknoloji ile bağlantılı. Fotoğraf hakkında yazılan öncü metinlerin çoğu teknik üzerine odaklanır. Bugünse teknolojinin başka bir zamanından konuşuyoruz ve fotoğrafın kullanım alanları da fotoğraf çekmenin çok kolaylaştırılmış olmasıyla çeşitlendi. Yine Walter Benjamin’in 1931 tarihli Fotoğrafın Tarihçesi metninden öğrendiğimiz, Fizikçi Arago’nun 1839 yılında Temsilciler Meclisi’nde Daguerre’nin icadını savunmak için yaptığı, astrofizikten filolojiye kadar çok geniş bir alanı kapsayan konuşmasında işaret ettiği yıldızların fotoğraflarının çekilebileceği umudunun, bütün Mısır hiyerogliflerinin fotoğraflarının çekilebileceği fikrinin çok ötesindeyiz. O zamandan beri fotoğraf, profesyoneller ve profesyonel olmayan fotoğrafçılar tarafından birçok farklı amaçla kullanıldı ve kullanılıyor.

Fotoğraflarımızın uzaydan çekilebildiği bu zamanda fotoğrafın bize bakan “profesyonellere” dair kısmıyla ilgili de söylenecek çok söz var. Ama bizim de, haberli ya da fütursuzca habersiz, hem fotoğraf çeken hem de fotoğrafı çekilen “sıradan insanlar” olarak dahil olduğumuz, fotoğraflara baktığımız ya da fotoğraflarımıza bakılan sosyal medya mecraları içinde bir süreklilik kazandığı için hayatlarımızı hiç tanımadığımız, uzak coğrafyalarda yaşayan insanların hayatlarına ilikleyen, onların hayatları hatta kendileriyle teklifsiz bir tanışıklık duygusu oluşturan, bundan kendimizi sakın(a)madığımız, sürekli içeriye baktığımız ve sürekli içimize bakılan bir alandan söz ediyorum.
Benjamin’in daha o zamanlarda kuramcı ve fotoğrafçı László Moholy-Nagy’ye atıfla, “geleceğin cahillerinin fotoğrafı okuyamayan insanlar olacağı” iddiasına karşı, hepimizin sosyal medya ve başka kanallardan üzerimize boca edilen ve bizim de boca ettiğimiz fotoğraflar aracılığıyla müthiş bir hız ve doğallıkla aldığımız “eğitimle” kendimize çoktan “cahil olmayanlar” arasında yer edindik. Bir fotoğrafa bakarken içeriye bakıyoruz. Bir fotoğraf insanın ve her şeyin doğru ya da yanlış içini de gösterir, varoluşunu denetim altına alır. Bu ister bir “selfie” isterse bir manzara, bir çiçek, boş bir gökyüzü, sürekli tekrarlanan görüntüler olsun, baktığımızın bilinçten daha fazla bilinçdışının kıvrımlarından bize ulaşan, fotoğrafına ya da fotoğrafladığına baktığımızın bütün dehlizlerini bize duyuran bir imaja baktığımızı biliyoruz. Artık insanın, genişledikçe kıyıları aşınıp dökülen mahrem kavramı ile bir bağı kaldıysa, bunu ancak fotoğraflamaktan ve fotoğraflanmaktan kaçınarak yapabilir. Fotoğraf, sadece bugünümüzü değil, geleceğimiz için de mahremiyetimizin güvencesini sabitliyor. New Yorker’ın Kasım 2019 sayısında yer alan Hua Hsu imzalı makalede, fotoğrafın hayatımıza soktuğu çocuklarının fotoğraflarını sosyal medyada paylaşan ebeveynlerle ilgili “sharenting” ve tehlikelerine dikkat çeken makalesinde dikkat çekildiği gibi, gelecekte açılacak davaların önemli bir bölümünün, bugün en mahrem ve kişisel hallerinin fotoğrafları bilgileri ve onayları dışında ebeveynleri tarafından sosyal medyada dolaşıma sokulan çocukların ebeveynlerine karşı açacakları davalar olması bekleniyor.

Fotoğrafın dışına çıkmak

İnsanın kendi gerçekliğine sırtını dönmesinin tarihi yeni değil. Platon’un mağara metaforundan bu yana insanlık sırtını “kapıya”, yüzünü gerçeğin yansımalarına dönmekten muzdarip. Şimdi biz de gerçeğe ilişkin görüntülerin gerçeğin kendisinden daha canlı, hakikatin bu canlılığın içinde soluklaşmaya başladığı bir zamanda yaşıyoruz. Belki yakın gelecekte dünyanın fotoğraflarını kendisinden daha fazla severiz.

Fotoğraf aracılığıyla baktığımızın kültürü henüz sıcak. Onun tarihi de insanın gerçeğe sırtını dönmesinin tarihine bizim hikâyemizin bir parçası olarak eklenecek. Bize görünenin görüntüsüyle yaşamayı tercih ediyor olabiliriz. Bu hayat bize bunu dayatıyor da olabilir. Her durumda, bakışın onlara yönelmesini istemeyen çocuklar gibi, fotoğrafın dışında kalmak isteyenler olacak. Belki onlar bu sabitlemenin dışında kalarak akışkan yaşam deneyiminin özüyle ilişkilerinin dolaysızlığını koruyabiliyorlar. Gelecekte muhtemelen en çok onları merak edeceğiz. Çünkü insan ancak o zaman, ona yönelmiş, inceleyen ya da denetim altına almak isteyen bakış yoksa şarkı söyleyebilir ve hayal kurmaya devam edebilir.  

Funda Tugrul
Arastırmacı

Benzer Yazılar

Normal İnsanlar’ın “normal”i

Ad Hoc

Video oyunlarda siyasetin izini sürmek

Ad Hoc

“Encore! Encore!”

Ad Hoc