Manşet Teknoloji

Dünyanın sonunu dijital mi getirecek?

Dünyanın sonunu dijital mi getirecek?

Teknoloji hayatımızın önemli bir bölümünü kapsar durumda olsa da, ya da teknolojiyle olan ilişkimiz onu uzaktan takip etmekten öteye geçemese de, dünyanın neresinde olursak olalım, gelecek tasvirimiz üç aşağı beş yukarı aynı. Öğrenebilen, adapte olabilen ve birbirleriyle haberleşebilen robotların, botların, yapay zekânın olduğu, dördüncü endüstri devriminin eşiğindeki dünyada bu gelecek tasviri, ulaşımın, bilgiye erişimin ve üretimin çok daha kolay ve hızlı olacağı ön kabulüyle kuruluyor. Bu tasvire doğru yol alırken gerçekleşen gelişmelerin en önemli itici gücü olan insan aklı, önayak olduğu değişimlere kendi bile yetişemiyor. Dolayısıyla, muazzam bir hızla değişen dünyada siyasi ve ticari kaygılar, insanlığı sonu pek de düşünülmemiş olan pek çok şeyi kabullenmeye zorluyor.

İnsanlık, kısa vadede avantajlı, orta vadede ne olacağını az buçuk kestirebildiği, uzun vadede olacakları ise “nasıl olsa bir çözüm buluruz” diyerek geçiştirdiği seçimlerinin bedelini ödüyor olsa da tarihinde ilk defa küresel çapta bir felaketle karşı karşıya. Zira küresel ısınma, ne Pripyat’ı yaşanmaz hale getiren Çernobil’e ne yüzbinlerce insan hayatını kaybetmesine, onbinlerce yapının yıkılmasına yol açan Hiroşima ve Nagazaki’ye atılan atom bombalarına ne nükleer silah kullanımı tehditlerinin havada uçuştuğu soğuk savaşa ne de binlerce hayvanın ölümüne ve yüzlerce hayvan türünün yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kalmasına yol açan Deepwater Horizon ve Exxon Valdez petrol sızıntılarına benziyor.

Suçsuz muyuz?

İnsan eliyle yaratılan felaketlere irili ufaklı daha fazla örnek verilebilir. Bizler de bu felaketlerin, karar mekanizmalarında yer almadığımız, “devletlerin ve şirketlerin işi” olduğunu söyleyerek işin içinden sıyrılabiliriz. Peki ya bizi bekleyen, günden güne oluşumuna bilinçsizce katkıda bulunduğumuz ve sadece bir bölgeyi değil, tüm gezegeni etkileyecek olan küresel ısınma konusunda suçsuz olduğumuzu iddia edebilir miyiz?

Küresel ısınmanın dünyanın tek bir bölgesini etkilemeyeceğini biliyoruz. Etkilerini görece az olsa da hissetmeye başladığımız bu küresel felaket karşısında alınacak önlemler konusunda en azından devletler bazında hemfikiriz.

1992 yılında Rio de Janeiro’da imzaya açılan Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi (UNFCCC), iklim sisteminin işleyişine tehlikeli insan müdahalesini engellemek üzere atmosferdeki sera gazlarının miktarını belirli bir seviyede tutulması konusunda yapılması planlanan gelecek anlaşmalar için bir çerçeve olma özelliği taşıyor. Küresel çapta atılan bu ilk adımı 1997 yılında imzaya açılan ve devletleri sera gazlarının salımı konusunda yasal denetim ve yaptırım gücüne tâbi tutmayı amaçlayan Kyoto Protokolü izlemiş. Fakat zamanla Kyoto Protokolü’nün yerine başka bir anlaşma yapma gereği hissedilmiş ve 2015 yılında, yine UNFCCC şemsiyesi altında yasal yaptırım gücü yerine gönüllü katılım esası temel alınan Paris Anlaşması imzalanmış. Bugüne kadar 197 ülke Paris Anlaşması’ndan taraf olduklarını belirten imzayı atmış olsa da kararları onaylayarak yürürlüğe koyan ülke sayısı 187’de kalmış. Bu sayı dünyanın geleceği için atılacak adımlar konusunda bizi umutlandırsa da geriye kalan ülkelerin hangileri olduğuna da bir bakmak gerekiyor.

Önce Amerika, sonra belki iklim adaleti

Paris Anlaşması pek çok ülke tarafından yürürlüğe konulmuş olsa da uluslararası camiada anlaşma ile ilgili olarak iki ülke konuşuluyor. Biri, yaklaşık yüzde 14’lük karbon emisyon payı ile Çin’in ardından ikinci sırada yer alan ABD, diğeri ise ne yazık ki Türkiye. ABD, Obama döneminde imzaladığı anlaşmadan Trump’ın America First (Önce Amerika) kampanyası dahilinde çıkış prosedürüne başladı. Dışişleri Bakanı Pompeo, ABD’nin üzerine düşeni yaptığı ve böyle bir anlaşmaya gerek olmadığı imasında bulunup dayanak olarak 2015-2017 yılları arasında ekonominin yüzde 19 büyürken karbon salımının yüzde 13 azaldığı bilgisini verdi. Öte yandan, merkezi yönetimin bu kararına karşılık, ABD’yi oluşturan 50 federe devletin 25’inin valileri, Birleşik Devletler İklim İttifakı’nı (U.S. Climate Alliance) oluşturarak Obama dönemindeki hedefi (2025’e kadar karbon salımında %26-28 azalma) tutturmak için çalışacaklarını açıkladılar.

Türkiye ise anlaşmadan taraf olmasına rağmen gelişmekte olan ülkeler kategorisinde değerlendirilmeyi ve böylece bu kategorideki ülkeler için oluşturulması planlanan 100 milyar dolarlık fondan faydalanmayı istediği için anlaşmayı henüz yürürlüğe koymuş değil.

Teknoloji, daha fazla enerji daha fazla karbon demek

200’e yakın ülkenin bu anlaşmadan taraf olması ve yaklaşık 190 ülkenin hedefler doğrultusunda çalışmaya başlamış olması elbette dünyanın geleceği açısından sevindirici. Fakat iş sadece devletlerin anlaşmaları ve çalışmaları ile çözülebilecek gibi değil, zira sera gazı üreten aktivitelerin ve cihazların kullanımı ile ilgili bireysel adımlar atılması da gerekiyor.

1700’lü yılların ortasında başlayan ilk endüstri devriminden bu yana üretilen her ürünün, üretim, dağıtım, kullanım ve elden çıkarma olarak dört aşamaya ayrılabilecek olan yaşam döngüsü boyunca kaynak kullanımı ve ortaya çıkan atıklar sebebiyle ekosisteme bir yük getirdiğini ve böylece bizi küresel ısınmaya bir adım daha yaklaştırdığını söyleyebiliriz.

Geride kalan yarım asırda dijitalleşen dünyanın eseri olan ve özellikle yeni neslin hayatından çıkaramadığı kompakt, akıllı, internet bağlantılı cihazların çalışma prensibine baktığımızda, özellikle kullanım aşamasında geçmişte üretilen cihazlara nazaran daha fazla enerji tüketimi gerektirdiklerini görüyoruz. Bunun sebebi ise dijital cihazların, sıklıkla “bulut” tabiriyle özdeşleşen veri depolama ve aktarım sistemleri ile veri alışverişi yapması, bu süreçleri işletirken de hem kendilerinin hem de söz konusu sistemlerin enerji harcayarak karbondioksit salımına yol açması.

Arama, paylaşma ve depolamanın maliyeti

İnternete bağlanabilen dijital cihazlar günümüzde vazgeçilmez konumdalar. Dahası, bu cihazların sağladığı konfor bizi günbegün daha fazla kullanıma sevk ediyor. Küresel çapta internet kullanımının ortaya çıkardığı sera gazı salımını tam olarak hesaplamak kullanıcı ve cihaz sayısının çokluğu, değişken bağlantı kalitesi ve bireysel kullanım alışkanlıklarından dolayı imkânsız. Zira ucu bucağı belli olmayan bir evren olan internette, We Are Social’ın 2019 yılı istatistiklerine göre 4 milyar 400 milyona yakın kullanıcı var ve bu rakam her gün 1 milyon kadar artıyor. Öte yandan, eldeki bazı verilere göre bir çıkarımda bulunmaya çalışan çalışmalar da mevcut.

Örneğin, Google, arama motorunda yapılan her bir aramanın yaklaşık olarak 0,0003 kWh elektrik harcadığını açıklarken, sürdürülebilir dijital enerji çalışmaları yapan Berlin merkezli bir kuruluş olan Reset’e göre her 200 aramanın gerektirdiği enerji miktarı bir gömleği ütülemek için gerekenle aynı. Reset ayrıca, 2015 yılındaki verilere göre Google’ın 5,7 terawatt enerji tükettiğini ve bunun da San Francisco’nun enerji tüketimiyle neredeyse denk olduğunu söylemekte. Excelacoma 2015 yılında bir dakikada Google’da 2,4 milyon arama yapıldığı verisini paylaşırken, Statista’ya göre bu rakam 2019 yılında 3,8 milyona ulaşmış.

Google, 2007 yılından beri tüm platformlarının kullanımından dolayı salımına sebep olduğu karbonu enerji ihtiyacını düşürerek, yenilenebilir enerji kaynaklarının kullanımını artırarak ve kalan miktarı da çeşitli çevresel yöntemler ile temizleyen kuruluşlar ile çalışarak nötrlediği iddiasında. Bu iddianın gerçekliği tartışılabilir, fakat asıl odaklanılması gereken yukarıdaki rakamların üzerinde durmak; zira basit bir metin aramasının bile küresel çapta ekosisteme etkisini bu rakamlarda görmek mümkün.

Öte yandan, daha fazla veri akışı gerektiren müzik ve video uygulamalarının ekosisteme zararı arama motorlarının verdiği zarardan daha fazla. Glasgow ve Oslo Üniversitelerinin yaptığı bir araştırma, Spotify ve Apple Music gibi müzik uygulamalarının 2015 ve 2016 yıllarında 200 ve 350 milyon kilogram sera gazı salımına neden olduğunu ve bunun kaset ve CD üretimi ve geri dönüşümünden daha zararlı olduğunu ortaya koyarken; Deutsche Welle’nin haberine göre internetle ilintili sera gazı salımının yüzde 80’i video servisleri kaynaklı iken, bunun yüzde 60’ını da Netflix, YouTube vb. gibi streaming servislerinin kullanımı oluşturmakta.

Küresel ısınmaya bu ve benzeri bilgiler ışığında bakıldığında, bireylerin suçu devletlere ve şirketlere atamayacağını, zira farkında olmadan da olsa bu felaketin büyümesine gündelik hayatımızda pek çok kez katkıda bulunduğumuzu ve katkımızın günbegün arttığını görüyoruz. Dolayısıyla, eğer bu felaketi üzerimize çekmek istemiyorsak dijital teknolojileri daha az ve temkinli kullanmamız gerekiyor.

Yazı: İletişimci Erdem Akın Temel

Benzer Yazılar

İletişim, dil ve mizah üçgeninde ‘kadın’

Ad Hoc

Sadece ‘kadın’

Ad Hoc

Online sergiler ve sanatın dijital hali

Ad Hoc