Ekonomi Manşet

Duvarları yıkmak mı gerekli inşa etmek mi?

Donald Trump’ın başkanlık kampanyasının en rağbet gören maddelerinden biriydi ABD-Meksika sınırında inşa edilecek bir duvar fikri. Başkanlık yarışını kazanan Trump’ın tasarısını hayata geçirebilmek için ihtiyaç duyduğu milyarlarca dolarlık bütçe, takip eden dönemlerde ABD kongresi tarafından engellenmişti. Sonrasında başkana farklı bütçe kalemlerinden kaynak kullanma yetkisi veren ulusal acil durum ilanında bulunmuştu Trump. Geçtiğimiz günlerde de Kaliforniya’dan bir federal hâkim, Trump’ın Savunma Bakanlığı bütçesini kullanamayacağına hükmederek, planlarını biraz daha ertelemesine yol açtı.

İçinde bulunduğumuz dönemlerde ara sıra yüzeye çıkan bir gerilim unsuru duvarlar. Günümüz dünyası duvarların inşasına mı ihtiyaç duyuyor yoksa yıkımına mı? Bu soruya verilen yanıt, doğrudan doğruya göçmenliğe yönelik yaklaşımları da içeriyor. Pew Research Center’ın Mart ayında yayınladığı bir ankete göre, aralarında ABD, Almanya, Birleşik Krallık, Fransa, Kanada, İspanya, İsveç ve Avustralya’nın bulunduğu pek çok ülke göçmenleri ülkeleri için bir fırsat ve güç kaynağı olarak görürken; Rusya, Macaristan, Yunanistan ve İsrail’in başı çektiği daha az sayıda ülke göçmenleri ekonomileri için bir tehdit olarak algılıyor. Amerikan ara seçimlerine yaklaşırken konu yeniden gündemin en önemli maddelerinden biri haline getirildiğinde bile, Gallup araştırmaları ABD nüfusunun yüzde 60 oranındaki çoğunluğunun fikre karşı olduğunu bulgulamıştı. Ancak konu gündem belirleyici olmaya devam ediyor. Peki ya, duvarlara karşı olmak ya da onları savunmak sanıldığı gibi kapsamları ve sonuçları itibarıyla fazlasıyla net taraflardan ibaret bir konu değilse?

Duvarsız dünyanın çözülüşü

28 yıllık tarihinde Berlin Duvarı’nı aşmaya çalışan 140 insan hayatını kaybetmişti. 2017 yılında ABD-Meksika sınırını geçmeye çalışan 412 insan hayatını kaybetmişti. 2017 ve 2018 yıllarındaysa yaklaşık 5 bin 300 insan Akdeniz’i geçmeye çalışırken hayatını kaybetmişti.

Ronald Reagan, Berlin Duvarı’nın yıkılışından iki yıl önce yaptığı bir konuşmada duvar yarasının geride kalmasını ve o tarihe kadar hareket serbestliğine vurduğu darbenin aslında tüm insanlık için bir özgürlük sorunu olarak algılanmasını talep etmişti. “Özgür toplumlara katılmayı reddedenler tarihten silinip gidecekler” demişti. 1989 yılında duvar yıkıldı, takip eden yıllarda tarihin sonu ilan edilirken Roger Waters’tan Leonard Bernstein’e birçok müzisyen duvara karşı performanslarını sergiledi. Sonrasındaki hikâye ise basitçe ABD egemenliğindeki küreselleşmenin hız kazanmasından, bu küreselleşmenin Batılı orta sınıflar için beklentileri karşılayacak sonuçlar üretememesinden ve duvarlar inşa etme fikrinin kısa sürede gelişmiş ekonomiler için seçim kazandıran bir formüle dönüşmesinden ibaret.

Küreselleşmenin hoşnutsuzlukları Soğuk Savaş sonrası dönemlerde Dünya Sosyal Forumu’yla başlayan ve Occupy Wall Street’le sona eren bir dizi başarısız girişim tarafından dile getirilmişti ve küreselleşme karşıtlığı çoğunlukla ilericilerin üstlendiği bir tutum olagelmişti. Bugünse küreselleşmenin açtığı yaralara karşı en güçlü ve somut tepki, göçmen karşıtlığıyla ve duvar sevdasıyla formunu kazanan popülistlerden geliyor. Siyasal bilimci Angela Nagle’nin 2018 yılında American Affairs Journal’da yayınlanan The Left Case against Open Borders makalesi de geleneksel konumlanmaları alt üst eden bu güncel durumu irdeliyor. Göçmenleri buyur edip, duvarları reddetmenin -ilericilerin düşündüğü kadar- adil bir dünya yaratmayacağını ifade eden Nagle, katı sınır politikalarını savunmanın muhafazakâr bir tutum almak anlamına gelmeyeceğini de özellikle belirtiyor.

Geleneksel tutumları savunanlar birbirleriyle saf değiştiriyor

Bugünlerde göçmenliğe karşı olmanın sağ kanat, göçmenlik taraftarı olmanınsa sol kanat tarafından sahiplenildiğini belirten Angela Nagle, bunun tarihsel açıdan yeni bir ayrım olduğunun altını çiziyor. Soğuk Savaş’ı takip eden günlerde -Ronald Reagan, Margaret Thatcher ve sonrasında George W. Bush başta olmak üzere- sınır ve göç politikalarını esneten ve gümrük vergilerini düşüren siyasetçiler için sermayenin özgür hareketi aynı zamanda insanların özgür hareketiyle desteklenmesi gereken bir konumdu. Siyaset bilimciye göre şimdi açık sınırlar fikrini savunan sol kanat, aslında kendi örgütlü tarihiyle çelişmiş oluyor zira göçmenlik ve sınırlar konusundaki tutumları yalnızca kültürel ve ahlaki perspektifler üzerinden şekillendiriyor; ekonomik kısmınıysa ıskalamış oluyor. Günün sonunda -tıpkı protestolarda belirtildiği gibi- “hiçbir insan illegal değil”se göçmenlik ve sınırlar konusundaki tutumun ahlaki ve insani gerekçelerin önüne geçmesi ve evrensel sağlık bakımı, eğitim, iş garantisi ve ulus devletlerin egemenliği gibi ekonomik başlıklarda da somut politikalar üretmesi gerekiyor.

Angela Nagle 2016 yılından bir örnek veriyor. Açık sınırlar konusundaki fikrini soran bir Vox muhabirine, başkanlık yarışındaki Bernie Sanders “kesinlikle karşıyım” yanıtını vermişti. Alışılmış ayrımlara meydan okuyan bir tutumdu bu zira Trump karşıtı bir siyasetçiden sınırların özgür kalmasını savunması bekleniyordu. Sanders ise bunun on yıllar boyunca siyasal ve ekonomik gücüyle pek çok devlet politikasına yön vermiş Koch ailesinin önerisi olduğunu belirtiyor ve kitlesel göçlerin savunulduğu sınırsız bir dünya fikrinin, bir ülke sınırları içinde çalışan nitelikli ve niteliksiz iş gücünün ücretler konusundaki toplu pazarlık hakkını azaltmanın yanında, çocuk istihdamı gibi konularda ağır yasal sınırlandırmaları da esnetebileceğinden endişe ediyordu.

1994 yılında yürürlüğe giren ve Kuzey Amerikalı üç ülkenin (Kanada, Meksika ve ABD) birbirleriyle olan ticaretini daha az maliyetli hale getiren NAFTA’yı (Kuzey Amerika Serbest Ticaret Anlaşması) hatırlamak faydalı olabilir. Kısa bir süre içinde Meksikalı çiftçiler tarım alanındaki tüm rekabeti ABD’nin büyük şirketlerine kaptırmıştı. Kahve ücretleri, üretim maliyetlerinin altına düşmüştü ve 2002 yılına varıldığında üretkenlik yüzde 45 oranında artarken, Meksikalı çalışanlar için ücretler yüzde 22 oranında azalmıştı.

Benzer gelişmeler, gelişmekte olan ülkelerin nitelikli çalışanları için de gerçekleşmişti. Donald Trump her ne kadar göçmen ihraç eden ülkelerin en niteliksiz bireylerini gelişmiş ülkelere gönderdiğini iddia etse de Census Bureau’nun 2017 yılında yayınladığı istatistiklere göre 2010 yılından itibaren ABD sınırlarına giriş yapan göçmenlerin yüzde 45’i üniversite mezunu. Foreign Policy dergisinin paylaştığı rakamlar bir başka vahim tablonun göstergesi. Bugün 80 milyonluk nüfusa sahip Etiyopya’da çalışan doktor sayısı, Chicago’da çalışan Etiyopyalı doktor sayısının gerisinde. Yani, açık sınırlar yalnızca ev sahibi ülkede çalışanlar için değil, vatandaşlarını diğer ülkelere gönderen ülkelerin ekonomileri için de aydınlık bir senaryo üretemiyor.

Ahlakî konumların ötesine geçmek

Washington Post ve ABC News’ün 2017 yılında yayınladıkları bir anket, (işverenlerin illegal işçi istihdamını engelleyen) federal istihdam doğrulama sistemine (E-Verify) yönelik desteğin yüzde 80’lere ulaşırken, Meksika sınırında bir duvar inşa edilmesine dair olumlu tutumların bu oranın yarısının bile altında kaldığını ortaya koymuştu. Bu istatistikler Angela Nagle’nin şu soruyu ortaya atmasına neden oluyor: “Bu rakamlara rağmen neden başkanlık kampanyaları ve göçmenlik tartışmaları bir duvar inşa etme önerisi etrafında şekilleniyor? Dahası, işverenlerin daha en başında legal statüye sahip göçmenleri işe almasını zorunlu kılacak düzenlemeleri yapmak hem en pratik hem en insani hem de en etkili yöntemken, neden ICE (Immigration and Customs Enforcement) tüm yükü işverenlerden ziyade göçmenlere devretmeye devam ediyor?”

Büyük şirketlerin E-Verify sistemine karşı uzun yıllardır lobi faaliyetleri yürüttüğünü hatırlatan Nagle, yalnızca ahlaki ve hümanist nedenlerle açık sınırlar fikrini savunmanın ister istemez ekonomik sömürünün devamına destek olacağını: “Bugüne dek sınırları destekleyen İngiliz ve Amerikan ilericilerin düşüncesizliği beni hep hayrete düşürdü. Doğu Avrupa’dan ya da Orta Amerika’dan gelen doktora sahibi insanların ülkelerinde taksi şoförlüğü yapmalarına ya da yemeklerini servis etmelerine izin vererek aydınlanmış bir hayırseverlik örneği sergilediklerini düşünüyorlar. Açık sınırları savunmak, özellikle kentli, medya, bilgi ve teknoloji endüstrilerinde çalışan yaratıcılar için akışkan esnek yaşam tarzlarını uygun maliyetli hale getiriyor. Ancak gerçek şu ki, toplu göçler bir trajedi ve üst orta sınıfların bu konuda takındıkları ahlaki ahkamlar birer komedi. Belki refah sınıfı için sınırların olmadığı bir dünyada yaşamak mümkün ancak çoğu insanın ihtiyaç duyduğu ana vatanlarında ya da göç ettikleri ülkelerde onların vatandaşlık haklarını koruyacak istikrarlı yasalar.”

Donald Trump, daha çok Norveç gibi ülkelerden göçmenleri kabul etmeyi tercih edeceğini belirtmişti geçmişte. Oysaki Migration Policy Institute’ün paylaştığı rakamlar ABD’ye göç veren Avrupa ülkeleri arasında en düşük oranlara Norveç’in sahip olduğunu gösteriyor. 2016 yılında yeşil kart sahibi 753 bin 60 kişi Amerikan vatandaşı olmuştu ancak bu insanların yalnızca 93’ü Norveçliydi. Krishnadev Calamur’un The Atlantic’te yayınladığı Why Norwegians Aren’t Moving to the U.S. makalesine göreyse durum her zaman böyle değildi. 1825-1925 yılları arasında artan yoksulluk ve işsizlik gibi nedenlerle 800 bin Norveçli ABD’ye göç etmişti. Norveç’in bir sosyal refah devleti olarak gelişmesi, 1960’larda petrolün keşfiyle zenginleşmesi ve doğal kaynakların sürdürülebilir kullanımı bugün dünyanın en mutlu insanları arasında bulunan Norveçliler için mutluluğu başka diyarlarda aramayı gereksiz hale getirmişti.

Bir başka deyişle, mesele açık sınırlara sahip bir dünyanın ya da duvarların ne pahasına savunulduğunda. Aşırı sağa destek verenlerin, her an iş gücü pazarına eklenebilecek ve ucuz ücretlerle çalışmayı kabul eden göçmenler yüzünden, daha adil çalışma koşulları için yaptıkları pazarlıkların etki gücünün daraldığı bir gerçek. Sol kanatta yer alanların bu tutumları dikkate almadan açık sınırları savunmaları ise gerçekçi değil. Ancak yanıt, duvarlar inşa etmekte de değil. Yanıt, tüm dünya ülkeleri ve çalışanlar için adil ekonomik koşulları öne çıkaran alternatif küreselleşme imkânları yaratabilmekte.

Benzer Yazılar

İyi insanlar ve muhtaçlar ekonomisi

Ad Hoc

Dijital reklamcılığın altın çağında ürkütücü hikâyeler

Ad Hoc

Sebze meyve fiyatlarının artışından etkilenmeyen var mı?

Ad Hoc