Kültür

Ekmeği yiyeceksiniz, suyu da içeceksiniz

Boğazkale’deki kazılar 2006 yılından beri Andreas Schachner başkanlığında, Alman Arkeoloji Enstitüsü’nce sürdürülüyor. Etnik ve dilbilimsel açıdan bakıldığında homojen olmayan bir toplumun ortak bir kimlik altında yüzlerce yıl yaşadığı bu bölge, Mezopotamya ya da Mısır gibi verimli topraklara sahip değildi. Yazların kurak, kışların da sert geçtiği Orta Anadolu Platosu’nda Hititler, 450 yıl sürecek bir toplum düzeni yaratmayı başardı. Araziyi, tahılı ve suyu kontrol altında tutabilen bu toplum, dağların korunaklı konumuna sahip yan vadilerinde kurdukları yerleşim yerleriyle, küçük alanlardan maksimum fayda elde edebildi; tarım ve hayvancılıkla yaşamlarını sürdürebildi.

Çorum bölgesinde en eski yerleşim M.Ö. 6000’lere uzanır. Anadolu’ya nereden ve ne zaman geldikleri kesin olarak bilinemeyen ve Hint-Avrupa dilleri konuşan bu halk, M.Ö. 3000’lerde Anadolu’da yerleşikti. Hititler bu tarihlerde Anadolu’ya girmeye başladı ve Hatti kültürüyle karşılaştı. Bu iki kültür birbiriyle birleşecek ve zaman içinde Doğu Akdeniz’e hâkim olacak bir imparatorluğun başkenti Orta Anadolu’da yükselecekti. Hititler yayıldıkları topraklarda karşılaştıkları kültürlerden beslenmiş, yerel tanrıların kültlerini korumuş ve onları da içine alacak özgün bir Anadolu kültürü yaratmayı başarmıştı. Çok dilli, çok kültürlü ve çok tanrılı bu toplum, dinî hiyerarşiye dayalı bir şekilde yönetildi. Ülkeyi tanrılar adına yöneten Büyük Kral hiyerarşinin en tepesinde yer alırdı ve tüm ihtiyaçları karşılamakla yükümlüydü.

Surlarla çevrili başkent

M.Ö. 3000 yılında kurulmuş olan Hattuşa, Yakındoğu’nun en gelişmiş metropollerinden biri olacaktı. M.Ö. 1600’lerde I. Hattuşili’nin Hitit Devleti’nin başkenti ilan ettiği Hattuşa, surlarla çevrili, düzenli ve planlı bir yaşama sahip dinamik bir şehirdi. Kentte bulunan tahıl ambarları ve su havuzları, Orta Anadolu’da birkaç yılda bir yaşanan kuraklığa karşı alınan önlemlerin ispatıdır. Hititler on binlerce kişinin bir yıllık besin ihtiyacını düşünerek tahılı silolarda saklamışlardı. Böylece besledikleri hayvanlar öngörülemez iklim şartlarından etkilenmedi ve insanlar proteinden mahrum kalmadı. Su havuzları ve barajlar dışında başkent sınırları içinde, yeraltı sularının beslediği çeşmeler de vardı. Hititlerin yarattığı alternatif su kaynakları, kuraklık dönemlerinde verimliliğin düşmesine engel oluyordu.

Kralın emriyle yapılan tahıl ambarları ve su barajları kamusal bina olarak nitelendiriliyor. Bunlar dışında halk kendi evindeki kilerlerde de “pithos” adı verilen büyük erzak küplerinde tarım ürünlerini saklıyordu. Hititler gıda ihtiyacını kesintisiz bir şekilde sağlamayı başardı ve bu da nüfusun artmasını sağladı. Nüfus artışı daha fazla ürün yetiştirilmesini gerektirdi. Nüfus arttıkça toplum da sosyal ve mesleki gruplara ayrıştı.

Bulunan pişirme kapları ve tohum fosilleri bize Hititlerin yeme içme kültürüyle ilgili bilgi verir. Arkeobotanik ve arkeozoolojik çalışmalar ilk tarıma alınan bitkilerin buğday, arpa, mercimek, bezelye, burçak, keten ve kenevir olduğunu gösterir.

Deneysel bir arkeolojik çalışma Asuman Albayrak, Ülkü M. Solak ve Ahmet Uhri’nin hazırladıkları Deneysel Bir Arkeoloji Çalışması Olarak Hitit Mutfağı kitabında Hitit tabletlerinden edinilen bilgilere göre yemekler yeniden canlandırılmış ve dikkate değer bir çalışma yapılmış. Bu çalışmaya göre Hititlerin et, sebze, meyve, baklagil tükettiğini ve tatlı olarak da bal kullandığını görüyoruz. Et ağırlıklı yemekler dışında Hititlerin özgün ekmekleri de bu proje kapsamında pişirilmiş.

Bakliyatlarla ilgili yaptığımız belgesel çalışmasında bize destek veren Ülkü M. Solak sayesinde Hititlerin kullandığı nohut ekmeğinden yeme fırsatı da yakaladık ve tadını hepimiz çok beğendik. Gerek pişirme yöntemleri gerek kullanılan malzemeler açısından baktığımızda Hititlerin mutfak kültürünün yansımalarını günümüzde de görmek mümkün. İnce ekmek (lavaş), hamurdan yapılan küçük toplar şeklinde çevirisi yapılmış purpura (lokma) ve benzer et yemekleri hâlâ tüketilir.

Hititler bu yemekler için kendi bahçelerinde yaptıkları tarım ürünlerini ve besledikleri hayvanları kullanırdı. Bu nedenle dinleri bereket kültüne dayanırdı ve hasadı etkileyecek tüm doğal olayların birer tanrısı vardı. Güç politikasına dayalı bir sistemin sınırları, imparatorluk olarak adlandırıldığı dönemde, güneydoğuda Suriye’yi de içine almış, batıda da dönemin büyük krallıklarından Ahhiyawa’ya kadar uzanmıştı.

Ne var ki impartorluğun yapısı kırılgandı. M.Ö. 12’nci yüzyıla girerken, doğal çevrenin artan nüfusun ihtiyaçlarını karşılayabilmek için aşırı derecede tahrip edilmesi toplumsal sistemde aksamalara neden oldu. İç siyasi çekişmeler ve ticari ilişkilerin yürütüldüğü devletlerin ortadan kalkması, Hititleri bir çıkmaza sürükledi. Bu kültürel kırılma öylesine keskin olacaktı ki, özellikle Orta Anadolu’daki yaşam kalkolitik çağın yaşam seviyesine gerileyecekti. Eski Dünya diye tanımlanabilen Afrika ve Asya’nın su havzaları dışında Avrupa’da neolitik dönem yaşanırken, Ön Asya’da Hititlerin insanlığa bıraktığı bu mirasın izleri tarımdan hayvancılığa bugün bile hayatta.

Müge Aral, Haberci
Coşkun Aral, Haberci

Benzer Yazılar

Sinematografik gerçeklikte yeni boyut: Deepfake

Ad Hoc

“Cahillik bir durum değil, bir tutumdur”

Ad Hoc

Safranbolu’da duran zaman

Ad Hoc