Kültür Manşet

“Encore! Encore!”

Birkaç hafta önce çok sevdiğim bir grubun konserine gittim. Animal House, kendilerini ciddiye almayan ve yaptıkları müzikle eğlenebilecekleri kadar eğlenmeye çalışan, üç Avustralyalı ve iki İngiliz’den oluşan bir garage rock grubu. 2014’ten beri single çıkarmalarına rağmen daha geçtiğimiz sene Blossoms, Girl in Red ve Wargirl gibi daha tanınan sanatçılarla da çalışan Radicalis Music plak şirketiyle çalışmaya başladılar ve kısa sürede çıkış albümleri Premium Mediocre’ı çıkardılar. Haliyle, albümü pazarlamak için bir turneye çıkacakları belliydi. Turnelerine ise Londra’da başladılar.

Animal House henüz büyük bir seyirci kitlesini yakalayabilmiş bir grup değil. Fakat, bunun yaptıkları müziğin kalitesiyle hiçbir alakası yok.

Notting Hill’de küçük bir konser mekânında 50 civarında seyircinin bulunduğu, inanılmaz eğlenceli, enerjik ve esprili bir konser verdiler. Doğallıklarıyla, kendilerine güvenleriyle ve olabilecek en iyi anlamda “umursamazlıklarıyla” öne çıktılar. Belki de bundan dolayı, son şarkılarını söyleyip sahneden inip, seyircinin alkışını beklemeden bis yapmaya kalktıklarında şaşırdım. Sanki bütün konserin doğallığı ve içtenliği o amatörce programlanmış bis’ten ötürü gölgede kaldı. Gittiğim yüzlerce konser arasında gözüme çarpan ilk bis bu oldu.

Peki, bu bis geleneği nereden geliyor? Neden rock konserlerinde seyircide bir bis beklentisi oluyor?

300 yıllık bir gelenek

Bis geleneği, ya da “encore”, aslında klasik müzikten geliyor. 18’inci yüzyılda bir arya seyirci tarafından çok beğenilir ve alkış alırsa birkaç kere tekrar edilebilirdi. Bis’ler performans boyunca herhangi bir zamanda gerçekleşebilir ve tamamen seyircinin reaksiyonuna bağlı olduğu için spontane olurdu. Bazı parçalar sadece iki kere değil dokuz kere bile tekrar edilebilirdi. Seyirci tekrar isteyip parçalar tekrar edilmediğinde seyirciler istenilen parça çalınana kadar operanın devamındaki şarkıları yuhalar, programın devam etmesine izin vermezlerdi.

Her ne kadar takdir edilmek güzel bir duygu olsa da bis geleneğinin, en azından o dönemde, bir operanın bütünlüğünü tehdit ettiği ve programın akışını engellediği inkâr edilemez. Bu nedenle, 19’uncu yüzyılda bazı opera evleri bis yapmayı yasaklamaya başladılar. 1921 yılında La Scala, İtalyan kondüktör Arturo Toscanini’nin isteği üzerine bislere yasak getirdi. Aynı zamanda Metropolitan Opera’da da bis yapmak bu dönemde yasaklandı.

Elvis binadan ayrıldı

20’nci yüzyıla gelindiğinde bis’ler artık sadece çok özel performanslar için saklanılan bir olaya dönüşmüştü. Bu, özellikle 1950 ve 1960’larda rock müziğin popülerleştiği dönem için geçerliydi. The Beatles gibi gruplar bis yapmamalarıyla ünlülerdi. Meşhur “Elvis has left the building” anonsu ise kralın menajeri Tom Parker’ın seyircilere bis yapılmayacağını duyurmasından geliyordu.

1970’lerde rock konserleri daha da gösterişli performanslar haline gelmeye başladı. Bruce Springsteen gibi rock ikonları uzun performansları ve bitmek bilmeyen bis’leriyle konser kültürünü değiştirmeye başladılar. Progresif rock akımının gelişmesiyle beraber canlı müziğin lojistik dinamikleri değişti. Genesis gibi gruplar, konser başlamadan bislerini bilgisayarların programlarına dahil etmeye başladılar. 1970’lerin sonuna gelindiğinde bisler artık banalleşmeye ve konserlerin beklendik bir parçası olmaya başlamıştı.

Canlı müzik: Bir endüstri

Canlı müzik pazarı giderek büyüyen bir pazar. PwC’nin verilerine göre, sadece Türkiye’de 2019 yılında bilet satışlarından gelen toplam gelir 55 milyon doları (yaklaşık 332,7 milyon TL) buldu. Yine PwC’nin verilerine göre, 2023 yılına kadar Türkiye’deki bilet satışlarının 63 milyon dolara (yaklaşık 381 milyon TL) ulaşması bekleniyor.

1970’lerden bu yana canlı müzik endüstrileşti. Artık pek çok konser mekânı gitgide artan regülasyonlara tâbi. Özellikle şehir içlerinde bulunan konser mekânları için gürültü ve güvenlik regülasyonları kısıtlayıcı. Bu mekânlar için müziğin belirli bir saatte sonlandırılmış olması gerekiyor. Aksi takdirde şikâyet aldıklarında yüksek cezalar ödemek zorunda kalıyorlar. Müziğin belirli bir saatte sonlandırılmak zorunda olması ise spontane bis’lerden ziyade her dakikası detaylıca programlanan konserleri zorunlu kılıyor.

Aklıma birkaç sene önce gittiğim BottleRock Müzik Festivali’nden bir örnek geliyor. Kaliforniya’da Napa Valley’de düzenlenen küçük bir festival BottleRock. O sene festivali Foo Fighters kapatıyordu. Festivalin son iki saati Foo Fighters’a ayrılmıştı ve efsanevi bir performans sergilediler. En popüler şarkılarından biri olan Everlong’u sona bırakmışlardı. Şarkıya başladılar ama şarkının yarısında festival organizatörleri Napa şehriyle olan anlaşmalarından dolayı sesi kesti. Bu, Foo Fighters’ı durdurmadı. Şarkıyı sonuna kadar söylediler. Ama sona bıraktıkları iki şarkıyı saat kısıtlamasına takıldıkları için söyleyemediler.

Müzikseverler bis istiyor, devletler regülasyon

Queen’in 1976 yılında Londra’da Hyde Park’ta verdiği meşhur konserde de regülasyonların etkisi hissedilmişti. 150 bin kişinin katıldığı düşünülen ve Richard Branson’ın yardımıyla organize edilen konser polisin bis yapıldığı takdirde Freddie Mercury’yi tutuklayacağını söylemesiyle sona erdi.

The Pixies, konserlerinden birinde söyledikleri son şarkıdan yirmi dakika sonra bis yapmaya karar vermişti. Sahneye çıktıklarında seyirciler çoktan mekânı terk etmişlerdi ama müziği duyanlar mekâna geri girmeye başladılar. Bu tarz bir olayın günümüzde gerçekleşmesi neredeyse imkânsız. Çoğu konser mekânı sıkı güvenlik protokolleri uygulamak zorunda ve tekrar girişe izin vermiyor. Bu tür regülasyonların canlı müziği konser mekânları için pahalı kıldığını ve regülasyonlardan ötürü pek çok bağımsız küçük konser mekânlarının kapılarını kapatmak zorunda kaldıklarını da ekleyelim.

Devletlerin empoze ettiği yasalar dışında, sanatçıların ya da bağlı oldukları plak şirketlerinin, konserleri düzenleyen prodüksiyon şirketleriyle aralarında olan anlaşmalarda belirtilmiş sürelere uyma yükümlülüğü de konserlerin detaylı planlanmış olmasına yol açıyor. Günümüzde konserlerde kullanılan teknolojik altyapı da düşünüldüğünde herhangi bir canlı performansta tamamen spontane gelişen bir bis yapılma olasılığı ister istemez azalıyor.

Spontanlık azalsa da duygusal bağ korunabilir

Bütün bunlara rağmen, bir bis’in planlanmış olup olmaması aslında çok önemli olmamalı. Sonuçta bis yapma kararını yine sanatçı ve gruplar veriyor. Asıl önemli olan grupların tutumu. Solistleri Julian Casablancas’in neredeyse saldırgan sayılabilecek üslubuyla ünlü olan The Strokes, zamanında gittiğim bir konserde ayak sürüyerek bis yapmıştı. Buna karşıt olarak, Red Hot Chili Peppers ise bis yaptıklarında bütün enerjilerini geri getirip kalplerini gitarlarına dökerek sahneden ayrılmışlardı.

Canlı müzik deneyimi bis geleneğinin başladığı dönemden bu yana pek çok değişim geçirdi. Bütün bu değişimleri takiben bis’in eski spontane doğasını kaybetmiş olması normal. Önemli olan seyirciyle olan dinamiği koruyabilmek. Pek çok konsersever için konser boyunca o grupla kurulan duygusal bağ önemli. En unutulmaz konserler sahnedeki grubun enerjisini kalbinizde hissedebildiğiniz konserler oluyor. Bu nedenle, sanatçılara büyük bir sorumluluk düşüyor. Freddie Mercury’nin zamanında dediği gibi: “Eğer planlandıysa, sıkıcıdır.” Planlamanın zorunlu olduğu bir dönemde sıkıcılığı önleyebilmek de sanatçının zanaatı.

Yazı: Selin Özkan, Gazeteci
Bu yazı ilk kez Ad Hoc Mart 2020 sayısında yayımlanmıştır.

Benzer Yazılar

Tiraja değil gençliğe takıl

Ad Hoc

Hipster: Sıradan mı yoksa yenilikçi mi?

Ad Hoc

Kent ve doğayı birbirinden ayıran ekomodernizm çare mi?

Ad Hoc