Tematik

Endüstri 4.0 vs. doğanın ekonomi politiği

Endüstri 4.0 vs. doğanın ekonomi politiği

Daha az radyoaktif atık üretip daha güvenli kontrol mekanizmalarına sahip yeni nesil nükleer reaktörlerden gelecekte de kullanmak üzere enerji depolayabilen daha güçlü ve uzun ömürlü bataryalara, Güneş ya da rüzgâr enerjisini benimseyen üretim modellerinden daha fazla nitrojen emecek tohum türleri geliştirmek ya da hayvanları metan emilimlerini azaltacak yemlerle beslemek gibi genetik müdahalelere kadar onlarca teknoloji geliştiriliyor doğa üzerindeki tahribatımızı azaltmak için… “Önce kirlet, sonra temizleyecek teknolojileri geliştir” modeli, ekonomik maliyetler düşünüldüğünde, iklim krizinden en çok etkilenen az gelişmiş coğrafyalar için erişimi kolaylıkla uygulanabilir stratejiler olmaktan uzak.

Bu çözümleri radikal birer alternatif olmaktan çıkaran tek neden finansal getirileri değil, çevresel sorunları üreten sistemsel sınırlar içinde kalmaları. İklim aktivisti George Monbiot, Brezilya, Somali, Madagaskar, yaşanan yoğun kuraklık ve sel döngülerini hatırlatarak, bu yaklaşımları krizin bugünkü aciliyetini unutturan geleceğe yönelik temsili vizyonlar olarak adlandırıyor. Tıpkı, sera gazı emisyonlarını belirli aralıklarda tutmaya çalışan ya da belirli bir döneme kadar aşama aşama belirli oranlarda sınırlamalar getirmeyi vaat eden “hedef temelli” siyasal teknolojiler gibi. Monbiot, ekonomist Charles Goodhart’ın sözlerini hatırlatıyor: “Bir ölçü bir hedef haline geldiğinde, iyi bir ölçü olmaktan çıkar.” Monbiot bir adım öteye taşıyor argümanını: “Hepimiz ‘hedef kültürü’nün saçmalıklarına aşinayız. İş dünyasında hedefin yasal bir göreve indirgendiğini biliyoruz. Hedeflerin sistem içinde oynanan oyunlara dönüştüğünü ve çalışanları çok daha düşük bir performans göstermeye itebileceğini. Oysaki asıl hedef maksimizasyon olmalı.” Yani, belirli hedefleri tutturabilmektense, mümkün olabilecek en radikal ve üstün amacı eylemlerin merkezinde konumlandırmak…

Birmingham Hapishanesi’nde kaleme aldığı bir mektubunda, Martin Luther King, Jr, radikal olduğu ve taleplerinde aşırıya kaçtığı iddialarına şöyle yanıt veriyordu: “Soru, ne kadar aşırıya kaçtığımız ya da radikal olduğumuz değil; hangi konularda radikalleştiğimiz. Nefret için mi, sevgi için mi radikalleşeceğiz? Adaletsizliğin sürdürülmesi için mi radikalleşeceğiz, adaletin tüm topluma yayılması için mi?”
Akıllı teknolojilerin, sürdürülebilirliği hedefleyen dairesel bir ekonominin yerleşik hale getirilmesinde ve çevresel sorunların azaltılmasında sağlayacağı katkıları tartışmaya açmak büyük bir hata olur ancak ekolojik krizin boyutları dikkate alındığında çevresel adaleti sağlayacak asıl radikal eylem, doğanın kendisine dönmek olabilir.

Yerli halkların bilgeliğine güvenmek
Paris Anlaşması’ndan çekilen ve ülkesindeki kömür endüstrisini kurtarma vaatlerinden tanıdığımız ABD’nin 45’inci başkanı Donald Trump, katıldığı Dünya Ekonomik Forumu’nda dünyayı iyimserliğe davet etti: “Geleceğin imkânlarını kucaklamak istiyorsak, sürekli felaket tellallığı yapanların kıyamet senaryolarına kulak tıkamalıyız.” İş dünyasını ve siyaseti her yıl çok daha sorumlu eylemlere davet eden Dünya Ekonomik Forumunun kurucu lideri Klaus Schwaub tarafından yanlış anlamaların ve önyargıların kurbanı ilan edilmesini şirin bir kurumsal ironi olarak kabul edelim ve şimdilik forumun felaket tellalı davetlilerine kulak verelim. Örneğin coğrafyacı Hindou Oumarou Ibrahim’e… Indigenous Peoples of Africa Co-ordinating Committee üyesi olan Çadlı iklim adaleti aktivisti, teknolojinin doğal ustaları olan yerlileri dinlemeye çağırıyordu dünyayı: “Teknoloji mi istiyorsunuz? Öyleyse anneme kulak verin, büyükanneme kulak verin. Havanın sesini duyan, doğanın dilini konuşan onlar…”

Dünya Bankası’nın “The Role of Indigenous Peoples in Biodiversity Conservation: The Natural but Often Forgotten Partners” raporuna göre, yerli topluluklar dünya nüfusunun yüzde 20’sini oluştursa da gezegenin biyo-çeşitliliğinin yüzde 80’ini destekliyorlar. Bununla birlikte, karar masalarında yer almıyorlar. Eylül ayında Birleşmiş Milletler’in New York’ta düzenlediği iklim zirvesine ilk kez bir yerli topluluk temsilcisi de katıldı; Ekvadorlu Amazon’un yerli halklarını temsil eden Tuntiak Katan. Katan da Ibrahim’le aynı fikri savunuyordu: “Bugün iklim kriziyle mücadele etmek ve doğayı korumak için geliştirilen önlemlere yüksek oranlarda paralar harcanıyor. Ancak bu önlemler tabiatı bizim kadar yakından tanımayan teknik uzmanlara bırakılmış durumda.”

Aralık ayında Proceedings of the National Academy of Sciences (PNAS)’ın yayınladığı bir başka araştırma Amazon’un yerli halkların yaşadığı bölgelerinde sera gazlarının çok daha düşük olduğunu ortaya koyuyor. Woods Hole Research Center da, 2003-2016 yılları arasında yerli halkların koruduğu coğrafyadaki ormansızlaşmanın çok az olduğunu ifade ediyor.

Kültürel yangınlardan önlenemez yangınlara
Firesticks Initiative kurucusu Oliver Costello, yakın zamanda The Guardian’da yayınlanan manifestosunda Avustralya yerlileri için milenyumlar boyunca gerçekleşmiş yangınların, üreten kültürün bir parçası olduğunu belirtiyor. Bu kültür, insanlara yalnızca hava, su, gıda ve barınak sağlamaz; ihtiyaç duydukları enerjiyi de verir; onların kimliği ve yaşam ruhudur aynı zamanda. Ve bu kültürden alınandan daha fazlası, ona geri verilmelidir. Mübadele ekonomisini aşan bir armağan ekonomisi gibidir bu. Yangınlar çıkmalıdır ki, kültür yeni tohumlar üretebilsin, doğada yeni ağaçlar yeşerebilsin ve koalalar ihtiyaç duydukları gıdayı elde edebilsin. Bu kültürle olan bağlar yitince ve Aborijinlerin yangını yönetme becerisi dikkate alınmaz olunca, iklim krizinin yıkıcı sonuçları kaçınılmaz oluyor.

Benzer hikâyeler Pakistan’dan Şili’ye ve And Dağları’na kadar dünyanın her yerinde anlatılıyor. Neyse ki, Birleşmiş Milletler 2019 yılını “yerli diller yılı” ilan etmekle kalmadı, geçtiğimiz ay açıkladığı Paris İklim Anlaşmasını andıran bir başka yasa tasarısıyla, yerli toplulukların haklarını tanımaya ve iklim kriziyle mücadelede bilgeliklerini dikkate almaya hazırlanıyor.

Doğanın dilini konuşmak
Sydney Üniversitesi Aboriginal and Torres Strait Islander Research Direktörü Jakelin Troy; yerli halkların felsefelerine göre taşlardan ırmaklara, dağlardan bitki ve hayvanlara doğal dünyadaki her elementin canlı olduğunun; her birinin bireysel bir kimliğe ve belirli bir amaca göre hareket ettiğinin inanıldığının altını çiziyor: “Ağaçlar ihtiyaçlarımız için ‘tek kullanımlık’ durak noktası ve bizi cömertlikleriyle hayatta tutarlar. Sert kabuklarla evlerimizi inşa ederiz, yumuşak kağıtlarla bebeklerimizi sararız, yapraklar ve meyveler bizi doyurur, hasta olduğumuzda ilaca dönüşür.”

Bu felsefeyi yeniden hayata döndürmek için doğanın tüm bileşenlerini yerli toplulukların dillerdeki karşılığıyla adlandırmaya geri dönmeyi savunuyor Troy. Örneğin, Pakistan’ın 2008-2009 yılları arasındaki Taliban politikaları yüzünden yok olma riski taşıyan coğrafyalarından birinde yetişen, özel bir sedir türü olan “lo see thaam.” Bu ağacın olgunlaşması 200 seneyi buluyor, ömürleri ise 1000 seneyi aşıyor. Geçim kaynağı tarım olan yerli topluluklar için hava raporu işlevi gören bu ağaç üzerinde Güneş yükseliyorsa, karakış gelmiş demektir. Şilili Mapucheliler ise ağaçları bir aile ferdi olarak görürler. Beslenme rejimlerini oluşturan “piñon” (pinolo), bu ağaçların hediyesidir. Sidney ise “damun”un (incir ağacı) vatanıdır, Gadigalliler nazarında afacan ve oyuncu bir ruhun en sevdiği habitat.

Bilim dünyasında üretilmiş en etkili doğal iklim çözümü ise PNAS’ın önerisi olan doğal ormanların korunması ve canlandırılması. Yerel ağaçlar, kimi zaman, karbonu tropik ormanlardan 40 kat daha hızlı saklıyorlar. Bezelye toprakları da doğa için hayati bir karbon depolayıcısı. The Royal Society ise doğanın yeniden yabanileştirilmesini ve bazı hayvan türlerinin popülasyonunun artırılmasını savunuyor. Afrika ve Asya’da filler ve gergedanlar, Brezilya’da tapirler, doğal orman üreticileri gibi yaşıyorlar. Ağaçların tohumlarıyla beslenerek ve bu tohumları kimi zaman yüzlerce kilometreyi bulan alanlara saçarak yeni ormanların oluşmasını sağlıyorlar. Ecological Society of America, Kuzey Amerika’da kurt popülasyonunun doğal seviyesine ulaşmasına izin verilmesi durumunda, bazı otçul popülasyonların sayısının azalabileceği ve böylelikle 30 ile 70 milyon aracın her yıl neden olduğu sera gazlarına eşdeğer bir oranın üretilmesinin durdurulacağını öngörüyor. Kısaca, doğanın önerileri, kendisi kadar zengin. Bu zenginliğin çalışma prensiplerini benimsemek ve farklı zenginlikler üretme kanallarına engel olmamak bile anlamlı sonuçlara yol açabilir gibi görünüyor.
Doğanın sonsuz bir döngüsü var. Bu döngü, insan olsa da olmasa da, akışına devam edecek. Beraber yaşamaksa, King, Jr’ın söylediği gibi, aşırıya kaçarak mümkün olacak.

Benzer Yazılar

Nakitsiz toplumda sokak çalgıcıları

Ad Hoc

21’inci yüzyılda ‘flâneur’ olmak ya da olamamak…

Ad Hoc

Gelecek, teknoloji ve fetişizm

Ad Hoc