Manşet Tematik

Eşitsizliğin dönüşümünde ‘sanal’ çözümler

Toplumsal yaşamın her alanında, sosyal ilişkilerimizde ve başta kültürel olmak üzere diğer tüm alışkanlıklarımızda irili ufaklı dönüşümler yaşıyoruz. Üstelik bugüne kadar hiç görmediğimiz şekilde. Peter Drucker’in de dediği gibi, bilgi sınır tanımıyor. Sınırsız öğrenme ve sosyalleşme imkânı bulan bizlerse modern hayatın tüm yönlerini etkilemeye devam ederken aslında yeni bir yaşamı inşa ediyoruz. Dönüşümü şekillendirenler de yine bizleriz.

Sanal dünyanın açıkça görülen olumlu ve olumsuz yanlarından ya da gözetim, manipülasyon, güvensizlik hislerinden de bugüne kadar sıkça bahsettik. Ancak bugün sanal dünyanın çağdaş kültüre kattığı karmaşıklıkları bir kenara bırakmak istiyoruz. Buradaki ilhamımız ise David Beer ve geçtiğimiz yıl yayınlanan “Dijital Kültürün Tuhaflıkları” adlı kitabı. Beer, dijital kültürün monolitik bir fenomen olmadığını söylüyor. Yani kültürel ya da davranışsal alışkanlıklarımız birbirinden farklı olabilir. Dolayısıyla tıpkı bu fenomeni olduğu gibi aşırılıklarımızı da “kötü nesne” olarak görebilir, kişisel tercihlerimizi belirleyebiliriz. Sanallığın sağladığı imkânları değerlendirip kendi müziğini yapabilenler, sosyal medya hesaplarında kanaat önderine bürünenler, herhangi bir başka mesleği karakterize edenler ve kazanılan bireysel yeni imkânlar gibi…

Küçük bir de metafor sunuyor bize Beer. Güç duygusu aşınmış olsa bile farklı kıyafet tarzları ortaya çıkıyor ve rakamlar, her birinin yeterince kabul gördüğünü resmediyor. Kısacası sanal dünyanın belirlediği tek tip bir fenomenden ya da alışkanlıktan söz etmek mümkün değil. Bu noktada yapılması gereken de sanıyoruz ki; herkesin tıpkı medya okuryazarlığı açısından kendini geliştirebileceği gibi dijital okuryazarlığını da geliştirip güçlendirmesi gerekliliği… Zira dijital dünyanın dönüşümü çoğumuzun geçmiş deneyimlerini sarssa da olanaklar ve tuhaflıklar açısından herhangi bir karşılaştırma yapamayacak olan bir nesil büyüyor.

Avantajı değerlendir, dezavantajı sınırla…

UNICEF’in 2017 yılında hazırladığı Dünya Çocuklarının Durumu raporunda, sanal dünyanın dezavantajlı çocuklara sunduğu/sunacağı imkânlar ele almıştı. Her teknoloji başta dezavantajlı gruplarda kullanılacağı gibi çocuklar üzerinde de eşit fırsat sağlama amacıyla kullanılırsa, esas değişim ya da “dönüşüm” yaratılabilir.

Çocukların potansiyellerini geliştirmeye odaklanan bu raporda; yoksulluk, dışlanma, göç, fiziksel engeller gibi sebeplerle yaşıtlarından geri kalan çocukların döngülerini kırabilecek gelişmelere adım atmamız gerektiği söyleniyor. 2030 yılının Sürdürülebilir Kalkınma Hedeflerinin de bu şekilde gerçekleştirebileceğimizin altı çiziliyor. Dezavantajlı gruplardan biri de, internet ve teknoloji bir yana henüz eğitim olanaklarına dahi sahip olamayan çocuklar hiç şüphesiz.

Danamadja’da şebeke hizmetinin yetersiz olduğu bir bölgede kurulan mülteci kampındaki çocuklara dikkat çekiyor UNICEF. Düzenledikleri bir projeyle kampta yaşayan ilkokul öğrencileri için geçici eğitim sistemi hazırlanıyor. Ürdün’deki Za’atari mülteci kampında ise 12 yaşındaki Mansur’u görüyoruz, sanal gerçeklik teknolojisini kullanırken…

UNICEF Brezilya da yine benzer bir amaçla ”Projeta Brasil” (Brezilya’yı Koru) adlı bir proje başlatmıştı. Konu burada biraz daha farklı ancak sanal dünyanın olumsuzluklarından korunmak için yine sanal deneyimlere odaklanıyoruz. Çevrimiçi şiddet ve cinsel istismarları önlemek için geliştiriliyor, Projeta Brasil. Ve ihbar etmenin zorluklarını kolaylaştırmak ve suç oranlarını hızla azaltabilmek için teknolojinin avantajlı yanını kullanarak dezavantajları sınırlamayı amaçlıyor.

Hashtag’lerin gücü adına

Toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin yarattığı sorunların çözümünde etkili bir mobilizasyon örneği sergiliyor sanal alanlar. 2010’lu yılların sokak mücadelesini dijital aktivizmle birlikte daha geniş kitlelere yayan feminist hareketten nicesine pek çok deneyim hızla güçleniyor. Herhangi bir fikrin, sesin milyonlara ulaştığını görebiliyoruz. Hâli hazırda bir mücadelesi olanların, sınırları ortadan kaldırmak isteyenlerin sesi onlarla birlikte ayrımcılığa karşı meydan okuyan milyonlarla birleşiyor. Dolayısıyla her geçen gün yeni bir platformla, araçla ya da teknikle hiç tanımadığımız insanların hayatlarına konuk olup deneyimlerini dinleme şansı elde ediyoruz.

Twitter başta olmak üzere herhangi bir düşüncenin ortak savunucuları hashtag’ler aracılığıyla bir araya geliyor yıllardır. Kadınların da tepkisi, sözü ve mücadelesi bu şekilde büyüyor. #MeToo ise bunun en güzel örneği. Zira toplumsal cinsiyet eşitsizliği sebebiyle saldırıya uğramış kadınlar dünyada en çok duyulan hashtag’lerden biriyle konuya dikkat çekti. Hatta hâlen çekiyor. ABD’de yaşayan Tarana Burke’nin kadına yönelik saldırıların artması üzerine başlattığı kampanya kısa zamanda cesaret bulan diğer kadınların da deneyimlerini paylaşmasına zemin hazırladı. Dünyanın neredeyse her yerinde yaşandığını bildiğimiz bu vakaların küresel gündeme taşınmasını sağladı. Böylece faillerin hukuki süreçleri bile tüm dünyanın takip edebileceği bir hâl aldı. Hiçbir bilginin yerel kalmadığı sanallığın yeni doğalında bir avantaj da hashtag’ler sayesinde anlam kazandı.

Arjantin’de hayatını kaybeden 14 yaşındaki Chira Paz için başlatılan #NiUnaMenos, yani “bir kişi daha eksilmeyeceğiz” kampanyası ise ortalama 30 saatte bir işlenen kadın cinayetlerine dur demek içindi. Ve yine global bir etki yarattı.

Son zamanlarda dijitalleşmeyle birlikte yeniden anlam kazanan ve mücadele gücünü hissettiren bir diğer örnekse eşit ücret talepleri üzerine. İspanya’da başlayan ve İsviçre’de başta olmak üzere dünyanın her yerine yayılan feminist grev hareketi 8 Mart’ta yeniden anlam kazanarak milyonların sesi oldu. #8M hashtag’ini kullanan kadınlar şehirlerindeki eylemleri canlı yayın, fotoğraf ve video desteğiyle paylaşarak aynı noktada buluştu.

Örnekler uzayıp gidiyor… Ve sanallığın var ettiği dijital kültürde toplumsal cinsiyet eşitliği aramanın yolları da onu takip ediyor.

Toplumsal cinsiyet kalıplarını kırmak için ses teknolojilerinde kullanılacak cinsiyetsiz ses geliştirildi.

Önyargılı algoritmaları ortadan kaldıran ses: Q

Teknolojiye yansıyan önyargılı verilerin gelecekte yine aynı şekilde önyargılı algoritmalar yaratacağını ve bunun da dönüşmeyen bir kültür yaratacağını biliyoruz. Eşitliğin sağlanması adına cinsiyetçi kalıplarla mücadele etmek için pazarlamadan eğlence sektörüne, bireysel çabalardan kolektif kuruluşlara kadar örneklerini gördüğümüz pek çok çaba da bunu destekler nitelikte.

Virtue Nordic adlı reklam ajansının Kopenhag Pride ile işbirliği sonrasında cinsiyetsiz bir dijital ses geliştirildi. Google Asistant, Siri, Alexa gibi sesli asistanlarda kullanılan kadın sesiyle ilgili yapılan araştırmalar, Kaliforniya Eyalet Politeknik Üniversitesi araştırmacısı Julie Carpenter desteğiyle güçlendi. Zira kullanıcılar kullanım amaçlarına göre ses tercihlerini değiştirebiliyordu. Destek ve yardım beklenilen durumlarda önyargıları kıramayan kullanıcılar kadın sesini tercih ederken; güvenilir bir görüş aradıklarında erkek sesini tercih ettiklerini belirtti. Zihnin önyargıları kırılmadığı sürece gelecekte de aynı kalıpların kalması ve asiste etme görevinin yalnızca kadına ait görülmesi büyük bir sorunu işaret ediyordu ve konuya eleştirel bakıldığında bunun durdurulması gerekiyordu.

22 kişilik bir grup kuruldu ilk etapta, kadın ve erkek sınıflamasına dahil olmayan. Q’nun geliştiricileri ses yazılımları kullanarak cinsiyetsiz bir ses elde etti. Yaklaşık 4 bin 500 katılımcıya algılar tamamen ortadan kaldırılana dek deneme yapıldı. Ve sonuç oldukça başarılı.

Benzer Yazılar

Yeni sevdamız: Komplo teorileri

Ad Hoc

Eşitsizliğin doğal mekanizmaları

Ad Hoc

Bir dünya masalı: Sınırlı kaynaklar ve sonsuz tüketim

Ad Hoc