Genel

Ev imgesi üzerine bir deneme: Ev mitolojileri

Ev imgesi üzerine bir deneme: Ev mitolojileri

Çocukluğunu bir evden çok bir bahçeyle hatırlayanları metroya üç, köprüye beş dakika mesafede yeşillikler içinde bir cennet fikrine inandırabileceğini düşünmek cesaret değil, cüret gerektirir. Gecekondular, eğri büğrü “mimarileriyle” kentte bir cennetin rüzgârın ağaçlarının arasında dolanabildiği serin gölgesini son defa sezdiren sivil ve itaatsiz bir meydan okumaydı, onlar da geçti gitti.

İhtiyaç ve imkân temeline dikilen gecekondular Türkiye’de halkın yapı olarak eve ilişkin aklını yansıtan belki de son ve sivil mimari örnekleriydi. Gecekonduları yapanlar evlerini üzerine diktikleri toprağı hak olarak gördüler. Yaptıkları evler, yoksulların hanesine yazılacak imece ve dayanışmanın örnekleriydi. Evlerin değil belki ama bu inşadaki iddianın ve gecekonduların yıkılıp durmasına karşı kararlılığın büyüklüğünden olacak, bu evlere üç kuşak insan kolları ve bacakları camlardan ve kapılardan taşmadan, kapı önlerine konmadan sığabildiler.

Gecekondular çirkindi ve de özellikle bu iki göz odaya tamah edenler için haset, havaalanı yolunda arsızca gülümseyen görüntüleriyle önlerinden gazı kökleyip geçip gidenler için de utanç kaynağı oldu. Bu fikri iyice bellemek için şehirlerin göbeğindeki katların üzerine yeni katlar çıkılması ve gözlerin nihayetinde gelip bu gece konanların üzerine iyice dikilmesi gerekti. Sonra bu gecekondulardakilerin büyük bir bölümü, arsız gülümsedikleri yerde dikilen kat kat binaların küçük odalarına süpürüldüler.

Bir kez daha ama bu defa gecekondulardan toplananlar bir düzen altlı üstlü yerleştirilmiş ve yamukluğa rızası olmayan apartman dairelerinde altı salon salonlara, üstü yatak odası yatak odalarına, altı üstü mutfak olan mutfaklara yüklerini boşalttılar. Bu bir nizam, altlı üstlü yerlere yükleri devrilince onlar da ister istemez bir karıncalanmışlardır. Köyden misafirliğe gelenler bu boğucu evleri ve hayatları görünce onların şehirde yaşadıklarına artık inandı.

Ev imgesi

Ev bizi koruyan, saklayan yerdir. Ev tenimizden önceki son kabuğumuzdur. Eve girdiğimizde dünya dışarıda, biz içeride kalırız. Orada kendimizi güvende hissederiz. Evin her kültürde zengin çağrışımları var. Türkçede ev-evlenme-aile kavramları bir anlam bütünlüğü oluşturuyor. Bu yönüyle ev belli bir zamana kadar aileyle ilgili faaliyetlerin sürdürüldüğü, sembolik değeri geleneğe ve aileyle birlikte geleneğin devamına işaret eden bir yerdi ve böyle oluşuyla da temelde fiziksel olarak inşa edilmiş, evde yaşayanların temel fiziksel gereksinimlerini karşılayan bir yerdi.

Daha açık bir ifadeyle ev henüz tüketim kültürünün soyut anlamlar ve değerlerle ilişkilendirilmiş bir mekânı değildi. Evin sembolik çağrışımlarla eklemlenerek tüketim kültürünün kurgu alanı haline gelmesi 19’uncu yüzyılın sonlarıyla 20’nci yüzyılın başlarına denk düşüyor. O zamana kadar, ev kurgusal anlamlarla tüketim kültürünün iştahla yeniden inşa etmediği bir yerdi. 50’li yaşlarda olanlar için, çocukluktan başlayarak farklı rollerle içinde yaşanmış ve yaşanmakta olan türlü çeşitli evlerle birlikte bir ev daha akla gelecektir: Küçük Ev. Küçük Ev dizisi muhtemelen Türkiye’de başkasının evine baktığımız, evin kendisinin ve evdeki hayatın mütevazı olduğu, içeriye kışkırtıcı bir ilgiyle davet etmeyen, mimari olarak olmasa da evi içindeki aileyle kuran, kuvvetle muhtemel diziyi izlemiş olanların pek çoğunun o evde yaşadığını hayal ettiği bir yerdi.

Bunlar Türkiye’de 1970’li yıllarda oldu. Sonra 1980’li yıllarda başka bir mitolojiyle kışkırtıldık.

Evlerin birörnek olması

Evin anlamındaki kayma, bir orta sınıf kimliğinin nesnelere sembolik anlamlar yükleyen tüketim kültürüyle bütünleşmesiyle gerçekleşti. Kıta Avrupası’nda bu bütünleşme var olan aristokratik kültür geleneğinden esinlenen burjuva ve küçük burjuvalar aracılığıyla gerçekleşti. Amerika’da ise taklit edilecek ya da esinlenilecek bir aristokrat gelenek olmadığı için evin sembolik anlamlarla yeniden inşası reklam sektörü eliyle “ev kadını” sembolü etrafında gerçekleştirildi.

2. Dünya Savaşı sonrasında da ideal ev, ideal ev kadını ve ideal aile kavramsallaştırması televizyon dizileri aracılığıyla tekrar tekrar üretildi. Türkiye’de de Cumhuriyet döneminde orta sınıfın ev kültürü modern aileyi apartman dairesiyle eşleyerek biçimlendi. İzleyen dönemde evin tanımı haline gelen “üç oda bir salon” bu apartman daireleri aynı zamanda modern aileyi ve evini, yoksul ailelerden ve evlerinden de ayırdı.

Tarihselliği olan bu ev hikâyesinin devamında bizim için yeni olan bu tarihsellikten koparılmış bir tür evrensel ama hiçbir yere de ait olmayan ev imgesinin “idealinizdeki ev” kışkırtması televizyon ve reklam sektörü eliyle üzerimize boca edildi. Türkiye’de 1980’li yıllarda palazlanan “hayalinizdeki ev”, 1990’lı yıllara gelindiğinde konumlandırıldığı yer, içindeki türlü çeşitli eşya ve vaat ettiği hayatla birlikte sağlam bir mitolojik alan haline geldi. Bu sürecin en ayırt edici özelliklerinden biri, ev maharetiyle bize “hayallerimizi” medya aracılığıyla başkalarının anlatmaya başlamış olmasıdır.

Bu ev vaadini kuran ve koruyan soyut kavramlar, anlamlar ve görüntülerle resmedilen bir hayat tarzıydı. Bu hayat tarzının içinde bizim gittikçe daha az sahip olduğumuz, kentleşme aracılığıyla şehirden yavaş yavaş tasfiye edilen her şey vardı. Başka türlü kimse o bir örnek evlerin “hayalimizdeki ev” olduğuna bizi inandıramazdı.

Başkalarının evleri

Evin yeniden “inşası” sürecinde tek tip odalar üst üste konuldu, evler eşyayla dolduruldu, eşyayla dolu tek tip odaların üst üste yığıldığı evler sitelerde bir oyun alanının, bir yüzme havuzunun ya da boş bir avlunun etrafındaki gözetleme kuleleri gibi dizildi ve bu alan eski ve bilinçli bir alışkanlıkla kadınlara “emanet” edildi.
Bu yeni evlerde ev-aile-ev kadını eşyaya göre kendine düzen verdi. Hepsi bir örnek, hangi amaçla kullanılacağı önceden belirlenmiş evlere nasıl bu kadar gönüllü bir itaatle yerleştiğimiz, salon denilen yere salonumuzu, yatak odası denilen yere yatak odamızı, çocuk odası denilen yere çocuk odasını ve ardına eklenen odalara talep edilenleri yerleştirdiğimiz sorusu yakıcı bir sorudur. Bu kat kat ve bir örnek yerleştirilmeye en cesur muhalefet balkonların kapatılması veya kapatılıp odaya eklenmesi ya da başka odaların birleştirilmesi veya mutfağın salona eklenmesi şeklinde gerçekleşti. Böylelikle evler genişletilip kişiselleştirildi. Kapatılan balkonlar belki de eski evlerdeki kömürlüklerin kalan evleri hatırlayan, öteki yeni eşyaların alınışıyla bir vaatle sembolik olarak yeniden kurulan eve teslim olmuş, artık bizden çok başkalarına ait olan evlerdeki bahisleri yükseltmeye yaradı. Artık evde her alan, her oda, her köşe bir yerine iliştirilmiş sembolik bir objeyle, varlığının gerekliliğine mazeret de iliştirilmiş olarak ev mitolojisinde yerini aldı. Bu konfor üretim merkezleri gittikçe içinde insana daha az alan bıraktı. Biz yeni ev vaadini satın alarak evlere teslim olduk.

Vaade sıkıca tutunulan bu evlerde mimarinin biçimlendirdiği görevler dışında her şey uçucu artık. Bu uçuculuk eskinin ahşap evleri gibi yeryüzünde kalıcı olmama halinin ilanı değil. Aksine bütün bu süreçte ortaya çıkan kaygan ve akışkan kimlikler gibi yeryüzünde, eşya etrafında yeniden ve başka biçimlerde doğmanın, bir başkası olmanın olanaklarına ve bu olanaklara sahip olmak için rıza gösterilen, yaşam tarzlarına ilişkin denetimi de içeren bir dizi sözleşmeye işaret ediyor.

Boş evlere sahip olmak

Boş evlerin kime ait olabileceği sorusunu bir makalesinde Ettore Sottsass soruyor. Boş ev şimdiki zamanda ancak eşyalarla doldurulabilecek, daha boşken bile o eşyaların ve onlara eklemlenmiş yaşam tarzlarının hayaletleriyle dolu bir ev olabilir. Sottrass da sanılabileceğinin aksine, boş evlerin onları daha fazla şeye sahip olmaya zorlayan bir paranoya ve daha aza sahip olma korkusuna dayalı dürtülerle evlerini eşyalarla tıka basa dolduran ve evi soluk alınamaz hale getiren yoksullara ait olamayacağını söylüyor.

Boş ev, Sottrass’a göre seçebilme özgürlüğü olan kişilerin özgür iradeleriyle boşaltabilecekleri ya da boş tutabilecekleri bir ev olabilir ancak. Bu nedenle boş evler ayrıcalıklı kişilerin evleri olabilir. Sottrass boş evleri kendi iradesiyle yoksul olabilecek kişilerin veya devrimcilerin, hayalperestlerin, haksızlığa uğramış olanların veya sanatçıların evleri olabileceği ihtimalleri üzerine düşünür. Sottrass’a göre bunların hepsi ayrıcalıklı kişiler olabilir.

Ancak nihai olarak, anılan kişilerin de boş evlerde yaşayabilecekleri bir “özgürlüğe” kendiliklerinden sahip olamayacaklarını söyler. Bu kişilerin yaşadıkları durum da kendileri dışındakiler tarafından belirlenmiş bir yoksul bırakılma ya da ödüllendirmedir. Üstelik bu ayrıcalıklı olabilecek olanların evleri de eşya değilse türlü çeşitli şeyle doludur. Sottrass, nihayetinde bir tür müstakil ve kendiliğinden bir özgürlüğü sezdiren, böyle oluşuyla bir ayrıcalık gerektiren boş evlerin kime ait olabileceği sorusunu cevapsız bırakır. Boş ev öznesi kendisinin sağlayıp sahip olduğu bir ayrıcalıkla var olabilir ancak. Belki de günümüzde böyle bir özgürlük yoktur. Özgürlük sandığımız “ayrıcalıklar” da bize verilmiştir. Öyleyse boş evlerin kime ait olduğu ya da olabileceği sorusu bâkidir.

Evin insanları

Ev evde yaşayan kişiler için eşyayla doldurulmuş olur. Evde her eşyanın sahibi bulunur ve her insana da bir eşya sahiptir. Eşyalar etiketlenmiş imgelerle doludur ve öyle olduğunda eşyayı kullanmak bir görevi, evin vaadi ve eşyadan alınabileceklere ilişkin bir yükümlüğü yerine getirmek olur. Eşyaları yaşanabilecek bir âna hazır tutmak gerekir. Koltuklardan yemek takımlarına, yataklardan perdelere ve banyo takımlarına kadar biz evlerde eşyaya bize vaat ettiklerini vakti geldiğinde gerçekleştirebilmeleri için hizmet ederiz.

Evdeki insan ilişkileri de eşyanın etrafında örgütlenir. Evde herkese ait kişisel ve o kişinin karakterini temsil eden bir eşya parçasının bulunması tesadüfi değildir. Özel bir temsil özelliği olmayan, fazladan kişiselleştirilmemiş, yine de belli bir zamanı işaretlemek üzere sahiplerinin odalarına yığılmış ya da tıkıştırılmış eşyalar, sahip olanların yaşamlarını bir anlamla işaretlemek için kullanım sıralarını bekler. Çocuklar için alınan müzik aletleri, spor araçları, kadınların giymedikleri ayakkabılar, erkeklerin bazı hobi araçları öyledir. İhtimali olan bir boşluğun doldurulabileceğini vaat ederler ve varlıklarıyla yaşanmamış olsa da duygusu hikâye edilebilecek bir deneyim potansiyelini yaşamak adıyla bize sunarlar. Bu eşyalar evde ve ironik olarak eşyalar arasında kaybolduğumuzda bize kendimizi hatırlatacak can simitleridir. En sık rastlananları seramik kahve fincanları ile kullanılmayı bekleyen okuma koltukları veya yazı masaları olabilir. Bu eşyalar evde yaşayanlara tahayyül ettikleri kendilerini olduğu kadar, tahayyül ettikleri birbirlerini de hatırlatırlar.

Uykusuzların evleri

Geceleri pencereden dışarıya bakanlar pek çok pencerede ışıkların sabahın erken saatlerine kadar yanmakta olduğunu görür. Gece ev de eşyalar da çoğunlukla gündüzden beklenmiş bir uykudadır. Gece ev ve eşyayla ilişkimizi küçültebiliriz. Gece evin yeni bir görünümüdür ve aynı zamanda bize evdeki yaşamı ve kendi oluşumuzu farklılaştırmak için zamanla paranteze alınmış bir bakış ve oluş imkânı sunar.

Evlerde uyanık olanlar, uykusu kaçanlar veya hayattan zaman almak için uykuya direnenler birbirlerinin pencerelerine de bakar. Eğer bakıyorsak, evlerin pencerelerinden dışarıya taşan ışık ya da perdeleri açık evlerin pencerelerinden görünen odalar aracılığıyla başka hayatları olan insanlara bakarız ve onların uykusuzluklarının evlerini de tahayyül ederiz.

Uykusuzluk ve gece evlerde yanan ışıklar, bu uzak ışıkları bize yaklaştırır ve gündüzün dünyasında mümkün olamayacak, uykusuz kalmaktan başka bir emek verilmemiş ortaklıkları mümkün kılar. Evler perdeler kapatılıp gecenin ışığı yakıldığında hem evlerde yaşayanlara hem de o evlere dışarıdan bakanlara başka türlü görünür. Evlerdeki tamlık vaadine rağmen dışarıya bakmak da biraz tuhaftır.

Evlerde geceleri uyumadığımızda ev mitolojisinin dışına çıkabilir, kendimizi yorgun, yaşlı, çirkin, beceriksiz, kötü, üzülmüş, üzmüş, umutsuz hissetme hakkını kendimizde bulabiliriz. Gece eşyanın ışığı söndüğünde bu olabilir. Az ışıkta eşya da ev de solar.

Evlere bakarken

Evler sadece bizi değil hikâyelerimizi de dışarıdan saklar. Her durumda ev bir kapanmadır. Perdeleri kapalı evlerde neler yaşandığını bilemeyiz. Evlerin içinde evlerin mimarisinden farklı, evin mimarisinin bir yere kadar şekil verebildiği bir başka mimari vardır ve o da içinde yaşayan insanların mimarisidir. İnsanın mimarisi her zaman evlerin mimarisi ile uyumlu olmayabilir ve evin de eşyanın da vaadini soldurabilir. Evlere bakarken pencerelere ya da balkonlara dizili çiçekler hiç yoksa, biz sadece taşın mimarisine bakarız. Taşın mimarisi aracılığıyla insanların hayatlarını göremeyiz.

Evlere baktığımızda insanların hayatları evin muhiti, büyüklüğü, kalitesi, depreme dayanıklı olup olmadığı fikri ile verili gelir. Evler sadece eşyaları ve eşyayla ayartılmış insanları değil o insanların son evleri olan tenlerinin dışında ve içindeki hikâyelerini de saklar. Sevinç ve mutsuzluklar, şiddet ve cinayetler, umut ve vaz geçilmiş olanlar da evlerin odalarında, eşyaların arasında dolanır ve o evlerden hayata ve zamana çıkarlar. Her türlü şiddeti de en kolay evler saklar. Evler iyi sır saklar.

Evsizlerin evleri

Evsizlerin evleri, herhangi bir yer olabilir. Arkalarını dayayabilecekleri bir duvar, araya sokulabilecekleri bir girinti, mekruh binalar, kenarına ilişebilecekleri bir mukavva, gece boyu aydınlık olacak bir alan evsizler için ev olabilir. Uyumak, oturmak, karnını doyurmak veya dinlenmek için yere ya da bir yükseltiye serilmiş bir mukavva, olabiliyorsa fazladan bir bank veya köprü altı yeterlidir.

Evsizlerin eşyaları varsa, çoğu durumda yanlarında gezdirdikleri bir torbaya sığabilir. Evsizler gerçekten ihtiyaç duymayacakları hiçbir şeyi taşımazlar. Taşıdıkları ile ilişkileri de sürekli değildir. İnsan sokağa da yerleşebileceği için evsizlerin de yatıp kalktıkları yerler çoğunlukla bellidir. Sokakta yaşayanların bütün hayatları açık alanda sergilenir. Onlara bakmak yasak ya da engellenmiş değildir. Evsizler için ev olarak sokak eşyanın biriktirilebileceği bir yer değildir. Eşya ancak evlerde birikebilir.

Yazı: Funda Tuğrul, Araştırmacı
Bu yazı ilk kez Ad Hoc Mayıs 2020 sayısında yayımlanmıştır.

Benzer Yazılar

Adventure oyunları ve LucasArts efsanesi

Ad Hoc

Herkes influencer olacak mı?

Sencer Uçar

Algoritmik radikallikler

Ad Hoc