Tematik

Evin bilinçdışı ve bilinçdışındaki ‘ev’

Evin bilinçdışı ve bilinçdışındaki ‘ev’

Ev satın almak veya kiralık bir eve taşınmak ilk bakışta; nesnel kriterlere bağlı, finansal bir değerlendirme aşamasından süzülmüş, tamamen mantığa dayalı bir karar gibi görünebilir. Oysaki içinde yaşanacak evin seçilmesinin, piyasa dinamiklerini gözetmeyen bir de duygusal boyutu vardır. İnsan taşındığı her yeni eve, içi eşyalarla dolu kolilerin yanı sıra çocukluğundan beri yanında taşıdığı ev imgesinin valizini de götürür. Bellekte yer etmiş anılar gibi kolay çağrılabilen deneyimlerle birlikte, bilinçdışından sızamamış, gün yüzü görmemiş duygu ve yaşantılar da yer alır o valizde. Hatta önceki evlerin yasını bile sürüklersiniz peşinizde. Bu nedenle “ev” dört duvar ve bir çatıdan ibaret değildir, doğumdan itibaren bilinçdışında, kapısını çalmadığınız, ama içinizde taşıdığınız bir ev örülmeye başlar.

İnsanın ilk “evreni”

İnsan yavrusu, doğumundan itibaren kendi bedeninin ve içinde bulunduğu yerin koordinatlarını keşfederek uzamsal yeteneklerini ve bilişsel seviyesini geliştirir. Bebeklik evresinden çocukluğa geçen birey; beden imajıyla içinde yaşanılan ev arasında benzerlikler kurmaya, evi bedeninin bir uzantısı gibi görmeye başlar. Bu nedenle çocukların, çizdikleri resimlerdeki evlerin kapılarını “ağız”, pencerelerini “göz” olarak betimlediğine sıkça şahit oluruz. Hırsızlık gibi maddi zarara sebep olan bir eylemin Türkçe dahil birçok dilde “haneye tecavüz” olarak adlandırılması da, beden ile ev arasında kurulan benzerliğin güzel bir örneğidir.

“Ev” yalnızca beden imajının yansımasından ibaret değildir elbette; Gaston Bachelard’ın deyimiyle “insanın ilk evrenidir”, düşünceleri ve duyguları birleştirir. Bebek ilk travması olan doğumun, yani ana rahminden koparılıp alınışının ardından, hayvan yavrularından çok daha aciz bir yaratık olarak en büyük mücadelesini yine bu ilk evrende verir. Nörolojik olarak gelişimi tamamlanmadığı için kendi başına hiçbir şey yapamamanın çaresizliği içinde, meme ile arasındaki aşk ve nefret ilişkisinin gerilimini yaşar. Yeni doğan büyüdükçe, bu ilişki daha da karmaşıklaşır, araya üçüncü kişiler girer, iktidar kavgaları başlar, korkular büyür, hayal kırıklıkları ve öfke kaçınılmaz olur. Ayıplar, günahlar, fanteziler, arzular… Tüm bunların hem şahidi hem suç ortağı hem koruyup kollayanı hem de örtüp saklayanıdır ev. “Ah o duvarların dili olsa da konuşsa!” Belki dili yoktur, ama hafızası vardır.

Biz farkında olmasak da, çocukluğun geçtiği ev içimize kazınır. Her ev, içinde yaşayanların bilinçdışını biriktirir ve herbirimizin bilinçdışında bir ev vardır. Çocukken beraber uyuduğumuz ayıcığı -evimizden bir parça olduğu için- her yere götürdüğümüz gibi, bilinçdışımızdaki evi de nereye gidersek gidelim içimizde taşırız. Mekânı insan ile ilişkisi üzerinden fenomenolojik bir yaklaşımla ele alan ve şiirsel imgelerle anlamlandıran Gaston Bachelard bu durumu, “Mekânın Poetikası” adlı kitabında şöyle açıklar: “Yalnız anılarımız değil, unuttuklarımız da bir yere yerleşmiştir, bilinçdışımız yerleşmiştir. Ruhumuz bir konuttur. Ve evleri, odaları hatırlayarak kendi içimizde konaklamayı öğreniriz.”

“İkinci deri” olarak ev

Fransız psikanalist Didier Anzieu, deriyi kişinin ruhsallığını kapsayan bir zarfa benzetir. Ev de bir bakıma, aynı ruhsal dünyanın ikinci bir derisi gibidir. Gözeneklerinden yani kapısından ve pencerelerinden dış dünyaya açılır, ama içeride olanları da bir arada tutmayı ve korumayı garanti eder. İçeride ilk sosyalleşme aile ile yaşanır; ebeveynler ve diğer aile üyeleriyle iletişimle başlayan, aile geleneklerinin ve beraber yaşama kurallarının öğrenilmesiyle devam eden sosyalleşme, dışarıdan gelenlerin de belirli kurallar çerçevesinde içeri kabul edilmesiyle daha da gelişir.

Kendini dış dünyadan izole etmenin, kabuğuna çekilmenin, korunup saklanmanın ilk öğrenildiği yer olan evde; toplumsal yaşamdaki maskeler çıkartılır, en “sahici” halimizin en “rahat” ettiği ortam yaratılır. Evin en önemli bölümü olan “oda” çıplaklığın, cinselliğin, düşün ve derin düşünmenin mekânı olarak ön plana çıkar. Ergen için odasının, onu tüm dünyadan uzaklaştıran kutsallığı bunun en güzel örneklerinden biridir. Ev ile ruhsallık arasındaki paralelliklere değinen Alberto Eiguer, “Evin Bilinçdışı” isimli kitabında bu iç-dış ilişkisinin dengesini şu sözlerle anlatır: “Kendimizi rahat hissetmemizi sağlayan bir alan bize güven verebilmek için sert, yalıtkan ve dışarıya kapalı olmalıdır. Ama dış dünyadan koparmadan, uygun bir şekilde etkinliklerimizi geliştirmemize olanak tanımak için aynı zamanda esnek ve açık olmalıdır.”

Ev, sosyalleşme veya kabuğuna çekilmenin yanı sıra, bireye; kişiliğini yaşadığı mekâna yansıtma olanağı da verir. Metaforlarla oluşan psişik temsil, “ben”in uzama yansımasını sağlar. Bachelard’a göre, “İnsanlar mekânları şekillendirmekte ve yine aynı mekânlar insanların hatıralarını, duygularını ve düşüncelerini biçimlendirmektedir.” Ev, kişinin kendi varlığının bilincine vardığı, kendini bulduğu yer olarak, sonrasında daha sağlıklı biçimde dışa açılmayı mümkün kılar. Kişinin kendisine ait, hür iradesiyle şekillendirdiği bir evinin olması kendini ifade etme yollarından biridir. Evin sahibi zamanla narsisizmini mekâna yayar; ev onu ayna gibi yansıtır, evin bölümlerine verilen önem bilinçdışına ilişkin ipuçları verir.

Sahip olunan ve ait olunandır ev. Artık erişkin olan bireyin kişisel tarihin devamlılığını temsil eder. Anılarla getirilen geçmişin, hayallerle kurulan gelecekle kesişim yeri olarak ev; kişiliği yansıtmada o denli maharetlidir ki, onu inceleyerek sahibi hakkında kolayca fikir edinilebilir. Aile ve çocuk terapilerinde danışanlardan evin resmini veya planını çizmesi istenir bazen. Örneğin, aşırı derecede güvenlik önlemleri alınmış bir ev güvensizlik hissini, tamamen bakımsızlığa terk edilmiş bir ev çekilen acıyı anlatır veyahut içinde yaşayanların izlerinin belli belirsiz olması, aslında o eve ait olunmadığını, “evimdeyim” hissinin söz konusu mekânda yaşanmadığını gösterir. Kapalı ve korunmalı, sağlam ve derinlere kök salmış, bacası tüten bir ev çizen çocuğun ise mutlu olduğu anlaşılır.

Rüyalardaki ev, ama hangisi?

Bilinçdışının dışavurumu olarak rüyalarda da karşımıza çıkar “ev”. Psikanalizin kurucusu Sigmund Freud’a göre, rüyada görülen ev, “ben”in doğrudan temsilidir. Evin vaziyeti, rüyayı gören kişinin durumunu anlatır. Harabe halinde, düzensiz bir ev bu kimsenin zorluklar yaşamakta olduğu şeklinde yorumlanabilir. Bilinçdışımızdaki “ev” de kimi zaman sızıverir rüyalara… Ama hangisi? Muhakkak ki, her ev anı biriktirir; mahzeninde korkular, tavan arasında unutulmuş nesneler vardır. Ancak sadece doğduğumuz/büyüdüğümüz ev anıların ötesindedir; bilinçdışındadır. Çünkü bilhassa çocukluğumuzun önemli kişilerinin -gözlemlediğimiz veya maruz kaldığımız- eylem ve davranışlarıyla yer eder bilindışımızda. Bachelard, “fiziksel olarak içimize kaydedilmiş” olan bu baba evini “bir organik alışkanlıklar öbeği” olarak tanımlar, çünkü “alışkanlık sözcüğü, o unutulmaz evi hiç unutmayan bedenimizin bu tutkulu bağını dile getiremeyecek kadar yıpranmış bir sözcüktür.” Her kuytusu düşlem barındıran doğduğumuz ev yitip gitse bile, geriye değerleri kalır. “Sıkıntı odakları, yalnızlık odakları, düşlemlerin odakları öbek öbek bir araya gelerek düşsel bir evi oluşturur; bu ev, doğduğumuz evin içine dağılan anılardan daha uzun ömürlüdür.” İlk eve dair anılardan kaçabilirsiniz, onları ıssız bir ormana götürüp terk edebilirsiniz ancak bilinçdışındaki düşsel evden başka yere taşınamazsınız.

Sebla Kutsal
Gazeteci

Benzer Yazılar

21’inci yüzyılda ‘flâneur’ olmak ya da olamamak…

Ad Hoc

Çocuklar, oyunlar ve sokaklar

Ad Hoc

Paraya yaklaşımda kültür belirleyici

Ad Hoc