Tematik

‘Evinde gibi’ hissettiren ofisler

Dünyanın neresinde olursanız olun, bugün herhangi bir üniversite öğrencisine veya beyaz yakalıya nerede çalışmak isterdin diye sorsanız, muhtemelen en çok verilen cevaplar arasında Facebook, Google ve Apple gibi şirketler olacaktır. Yapılan uluslararası araştırmalar da bu trendi doğrular nitelikte: Glassdoor’un her yıl yaptığı “Best Places to Work” (Çalışılacak En İyi Şirketler) anketine göre, Facebook ve Google 2016 yılından beri listede ilk 10’da yer alıyor.

Bu firmaların işgücüne katılmış veya yeni katılacak olan hemen herkesin hayallerini süslemesinin fazlasıyla cömert maaşlar, izin politikaları ve sigorta gibi hakların yanında çok önemli bir nedeni daha var: Ev, hatta otel konforunda ofisler.

Teknoloji ve inovasyon vahası haline gelen ve dünyanın en güçlü şirketlerine ev sahipliği yapan Silikon Vadisi, 20’nci yüzyılın alışılagelmiş ticari güç simgeleri olan gökdelenler, takım elbiseli, döpiyesli, evrak çantalı çalışanlar imgelemesine taban tabana zıt bir resim çiziyor. Kısa ve geniş alana yayılan binaları, işe parmak arası terlikle, bisikletle giden çalışanları, köşe başındaki dondurma dükkânı, kuaförü, terzisi, köpeğinizle yürüyüş yapabileceğiniz yeşil alanlarıyla Silikon Vadisi, kendinizi iş yerinde değil de mahallenizde hissettirmek için kurgulanmış yeni bir yaşam alanı adeta.

Çalışma alanlarındaki bu kültürel dönüşümün mimarları, çalışanların rahat giyindikleri, iş dışında kalan zamanlarındaki ihtiyaçlarının da giderildiği, insanların “evinde gibi” rahat hissettiği bu yeni konseptin çalışan verimliliğini ve mutluğunu artırdığını, yaratıcılığı tetiklediğini büyük bir gururla anlatıyorlar. Böyle bir ortamın zaten çalışmak zorunda olan bir kitle için ne kadar cazip olduğunu inkâr edecek değiliz elbette. Ancak konuyu daha makro bir açıdan ele aldığımızda, iş ve yaşam arasındaki çizginin bu denli belirsizleşmesi gerçekten çalışanlara fayda mı sağlıyor, yoksa işte geçirilen süreleri uzatarak günün sonunda insanların sadece daha fazla çalışmasına mı neden oluyor?

Orta ölçekli şirketler için insan kaynakları hizmetleri veren bir platform olan Namely’nin 2017 yılında yaptığı bir araştırmaya göre çalışanlarına sınırsız izin imkânı sağlayan şirketlerde çalışan kişiler, sınırlı yıllık izin politikası olan şirketlerde çalışanlara oranla daha az izin kullanıyorlar. Harvard Business School profesörlerinden Ethan Berstein’in yaptığı başka bir araştırma ise açık ofis konseptine sahip şirketlerde çalışanların iş arkadaşlarıyla çok daha az yüz yüze iletişim kurduklarını ortaya koyuyor.

‘Sıkı çalış ve evine git’

Bulut tabanlı bir ekip işbirliği uygulaması olarak 2009 yılında kurulan Slack’in ofis duvarlarını, “hızlı hareket et”, “yaratıcı ol”, “yeni büyük şeyi yarat” gibi teknoloji devlerinin andı haline gelmiş mesajlardan çok daha farklı bir motto süslüyor: “Work hard and go home” (Sıkı çalış ve evine git).

Şirketin San Francisco’daki merkez ofisinde spor salonu yok, açık büfe yemekler yok, oyun konsolları, masa tenisi, masaj koltukları gibi şeylerin hiçbiri yok. Saat 18.30’dan sonra ofis sessizliğe bürünüyor. Slack’in sıradan, hatta diğer start-up’larla karşılaştırıldığında oldukça sıkıcı bulunabilecek ofisinin tek amacı insanların işlerini yapması ve işten çıkıp hayatlarına devam edebilmesi. Buna rağmen Slack’in 2015 yılında Inc. dergisi tarafından yılın şirketi seçildiğini, yayınlanan raporlara göre Ekim 2018 itibarıyla 900 milyon dolar nakdinin olduğunu ve bu yıl halka arza hazırlandığını da ekleyelim.

Esnek ‘çalışma’ saatleri

Virginia Tech araştırmacılarından Willian Becker’a göre, şirketlerin bir ayrıcalık olarak sunduğu, iş ve iş dışının sınırlarının olmadığı bir organizasyon kültürü, aslında bu sınırlar üzerinde şirketler tarafından daha derin bir kontrol mekanizmasının kurulmasına öncülük ediyor. Esnek saatler kısa sürede “sınırsız iş” saatlerine dönüşüyor ve çalışanların sağlığını, ev ve aile yaşantılarını ciddi biçimde etkiliyor.

İş-ev sınırlarının kalktığı bu çalışma kültürünün negatif etkilerini ortaya koyan araştırmalar hızla
artmaya devam ediyor. Öyle ki bazı ülkeler, konuya yasama seviyesinde el atmaya başladılar bile. Örneğin 2017 yılında “çalışanlar için internetten kopma hakkı” (Disconnect Law) olarak da adlandırılan yeni yasayla Fransa’da çalışanlar artık mesai saatleri dışında ve tatil günlerinde mesajlarını ve e-postalarını yanıtlamak ve yanıtlamadıkları mesaj ve e-postalar için yöneticilerine hesap vermek zorunda değiller. Yasaya göre ellinin üzerinde çalışanı olan şirketlerin, çalışanların e-posta almamaları ve göndermemeleri gereken saatleri belirlemesi ve bunu kamuoyuna açıklaması gerekiyor.

Almanya da son birkaç yıldır yasama seviyesinde bu sorularla ilgilenen bir başka ülke. Eski çalışma
bakanı Andrea Nahles 2014 yılında bu konuyu gündeme getirmiş ve mesai saati sonrası işyeri e-postalarını ve işle ilgili gelen telefonları yasaklayacak bir yasa teklifi hazırlığı yaptıklarını dile getirmişti. Her ne kadar böyle bir yasa henüz yürürlüğe girmemiş olsa da ülkedeki bazı şirketler bu konuda önemli adımlar atıyorlar. Örneğin otomotiv şirketi Daimler’de başlatılan uygulamayla çalışanlar tatildeyken aldıkları e-postaların otomatik olarak silinmesi seçeneğini tercih edebiliyorlar.

İnsanların kendilerini rahat hissettikleri bir çalışma ortamı sunmak kötü bir şey değil elbette. Ancak çalıştığınız ofis aynı zamanda spor salonunuz, favori restoranınız, hatta kuaförünüz olmalı mı
gerçekten? Yoksa işyeriniz tüm bunları dışarıda, aileniz ve sevdiklerinizle yapmanız için yeterli parayı kazanacağınız ve günün sonunda eve gideceğiniz bir yer olarak mı kalmalı? Ya da belki de sormamız gereken doğru soru şu olmalı: Evde gibi hissetmek gerçekten evde olmanın yerini tutar mı?

Yazı: İletişimci Naz Uyulur

Benzer Yazılar

Kültürel çoğulculuğu nasıl bilirsiniz?

Ad Hoc

Evin bilinçdışı ve bilinçdışındaki ‘ev’

Burcu Şahin

Ya sev ya da terk et: Bedensiz varoluşlar

Ad Hoc