Tematik

Evler, kentler ve kuşaklar

Evler, kentler ve kuşaklar

Coğrafyacı David Harvey, Kapitalizmin Krizi ve Kentsel Mücadele makalesinde, Büyük Buhran sonrasında dolaşıma giren “Ev sahipliği toplumsal istikrar getirir”, “Ev sahipliği insanları sisteme dahil eder” gibi sloganları hatırlatıyor. 1945 yılında, yani 2. Dünya Savaşı sonrasında çıkarılan “Askerî Personel Hakları Yasası” ile cepheden dönen askerlerin konut sahibi olmalarının kolaylaştırdığını belirtiyor. Aynı hamle, Pearl Harbor’ı takip eden dönemde, 11 Eylül’de kendi topraklarında ilk kez bir saldırıya uğrayarak ülkelerinin kırılganlığına tanık olan Amerikalıların sisteme olan güvenlerinin tesis edilmesi için George W. Bush tarafından da kullanılmıştı. Bush, Amerikan rüyasını ev sahipliğiyle özdeşleştirerek 2001 yılı sonrasında genellikle etnik kökenlere mensup alt sosyo-ekonomik grupların kolaylıkla ev kredisine erişebilmelerinin önünü açmıştı. Hatta 2003 yılında imzaladığı tasarıya American Dream Downpayment Initiative adı verilmişti. Bugün, ev sahipliğini herhangi bir rüyayla özdeşleştirme geleneği sürmeyecek gibi duruyor zira bunu duygusal ya da ekonomik olarak sahiplenmeye niyetli ya da yetkin bir kuşak ufukta görünmüyor.

Amerikan rüyası ev sahipliğini tasarrufla, dolayısıyla gelecek umuduyla; dışa dönüklükle dolayısıyla, huzurlu, sosyal ve politik katılımcılığı yüksek bir toplumla ve elbette başarıyla özdeşleştiriyordu. Ev sahiplerinin çocuklarının matematikte, lise mezuniyetinde ve üniversite kabullerinde kiracıların çocuklarından çok daha iyi skorlar elde ettiğini ortaya koyan birçok çalışma mevcuttu.
Ancak ev sahipliğinin zorlaştığı ve kiracılığın arttığı günümüzde; kent merkezlerindeki soylulaştırma çalışmaları neticesinde evlerini terk edip kent dışındaki gettolara (ya da toplu konutlara) göç edenlerin ardından oluşan yeni mahalleler yeni rüyalar oluşturabilecek kadar vaatkar mı peki?

Gençler hangi rüyaları görüyorlar?

Geçtiğimiz yaz Evening Standard’ta yayınlanan bir araştırma Londralı milenyum kuşağının ev depozitosu için para biriktirmesi “gerekirken” kazancını temizlik görevlilerine yatırdığını söylüyordu. Görünüşe göre Londralı 35 yaş altı kuşağın yüzde 60’ı temizlik hizmeti alıyordu ancak medya ve finansal kurumlar onları tasarruf etmeye, konut başta olmak üzere daha “anlamlı” yatırımlar yapmaya çağırıyordu. Ancak milenyum kuşağının bu rüyaya yaklaşımı reddi miras şeklindeydi.

Bu durum yalnızca milenyum kuşağına atfedilen seyahat sevdası ya da düzenli iş alerjisi gibi yaşam tarzı tercihleriyle ilgili değil. “Younger Adults and Homeownership in Europe Through the Global Financial Crisis” başlıklı makalelerinde Christian Lennartz, Rowan Arundel ve Richard Ronald, 2008 finansal krizi sonrasında gençler için aile ocağından ayrılıp bağımsız yaşamlar kurabilmenin giderek daha maliyetli hale geldiğini belirtiyorlar. Avrupa Birliği istatistiklerini ve Gelir ve Yaşam Koşulları verilerini inceleyerek yaptıkları analizde, 15 Avrupa ülkesinden 18-34 yaş arası grubun yaşam düzeninde ülkelere göre değişen farklılıklar olsa da ortak trend ev sahipliğinin giderek azaldığını ortaya koyuyor. Araştırmacılar, bir kiracı jenerasyonundan bahsetmenin henüz erken olduğunu zira bu grubun finansal vaziyetlerinden dolayı henüz aileleriyle yaşamaya devam ettiğini ifade ediyorlar. Avrupa Komisyonu verilerine göre Avrupa sınırları içerisinde ev fiyatlarının 2008-2018 yılları arasında yaklaşık 1,5 katına çıktığını ve genç işsizliğinin de 2019 yılı itibarıyla yüzde 15 oranında (kimi ülkelerde bu oran yüzde 30) seyrettiğini, hatta düzenli iş garantisi kavramının Avrupa’daki genç kuşaklar için giderek eridiğini hatırlatmış olalım. Bir başka deyişle, milenyum kuşağının ekonomik koşulları henüz kalıcı bir rüyadansa kısa süreli seraplarla yer değiştirmiş durumda.

Kent sevdası kimilerini evlerinden ediyor

Ev sahipliği giderek zorlaşsa da ev rüyasını görmeye devam edebilen şanslılar da var. Kent merkezleri, yükselen ev fiyatlarını karşılayabilenler için soylulaştırılıyor. 1980’lerden itibaren dünya üzerinde pek çok kent daimi bir yaratımın sahası oldu. Geçmişte düşük gelir gruplarının evi olan kent merkezleri son 30 yıldır orta ve üst orta gelir grubu için dinamik, kültürel, sanatsal ve finansal merkezler olarak yeniden inşa ediliyor. American University, Washington DC kamu yönetimi profesörlerinden Derek Hyra, bu dönüşümü Amerikan Sivil Savaşı’nın ardından yaşanan ve Mark Twain’in aynı isimli kitabıyla adlandırılan yaldızlı çağa ithafen “gettodan yaldızlı gettoya” şeklinde tarif ediyor.

Amerikan rüyasının kentsoylu versiyonu ev kavramını, barınma ve güvenli bir gelecek fikrinden ziyade, evin içinde bulunduğu muhitle, sosyal ve kültürel sermayeye yakınlığıyla, üçüncü dalga kahve dükkânlarına ve köpek parklarına erişim imkânıyla anlamlandırıyor. Bu anlamlandırmanın kent merkezini ne kadar herkes için paylaşılabilir hale getirdiği ise şüpheli zira Hyra’nın 1968 yılı başkentinin popüler muhitlerinden biri olan U Street’in 1990’lar sonrasında yaşadığı dönüşüme dair yaptığı etnografik çalışmalarını derlediği ancak belki de dünyanın pek çok kent merkezinde yaşanan bir gerçeğin özeti olarak algılanabilecek kitabı Race, Class, and Politics in the Cappuccino City, ortada bir mahallenin kalmadığını ortaya koyuyor. U Street’in 2000’li hipster sürümü, ucuz soul food (ruh yemeği) sunan bir dükkânın yerini kaz ciğerli burger yapan bir restorana, ucuz şifa ilaçlarının satıldığı açık pazarınsa organik yeşilliklerle beslenmiş büyük baş hayvan etinin ve ev yapımı ravioli’nin satıldığı bir “çiftçi pazarı”na bıraktığı dramatik bir dönüşüm sunuyor. Ebeveynleri yaşamak için kenti terk ederek Amerikan rüyasının banliyö çıkışlı hikâyesini başlatan bu ekonomik refaha sahip, beyaz yakalı genç kuşaksa kent merkezlerine geri dönüyor dönmesine ancak mahallenin eski sakinlerini yerlerinden ederek… Mahallenin yeni halinde kültürel etkileşimin azaldığını ve bir çeşit mikro-segmentasyonun başladığını belirten Hyra, finansal benzerliğinse arttığını ifade ediyor.

Batı’da birbiri ardına türeyen kent merkezlerindeki bu yeni merkezlere “Cappuccino Kentleri” adını veriyor Derek Hyra. Bu kentlerin cappuccino sözcüğüyle tasvir edilmelerinin nedeni, aslı basit bir sütlü kahve olsa da yazdızlanarak lüks algısını yaratan cappuccino gibi, konuttan gıdaya birçok şeyi oldukça yüksek fiyatlarla sunmaları. Bu fiyatlar on yıllardır kent merkezinde ikamet eden binlerce insan için cazip değil. Onlar için yeni seçenekse kent dışındaki toplu konutlara göç etmek… Montreal, Silikon Vadisi, Bath, Lizbon, Amsterdam, New Castle, Chicago, Buenos Aires, Berlin, Somerville, Mexico City, Londra, Paris, Callao, Portland ve İstanbul… Hepsi de aynı yazgıyı paylaşıyor.

Benzer Yazılar

21’inci yüzyılda ‘flâneur’ olmak ya da olamamak…

Ad Hoc

Dansın dayanılmaz hafifliğinde katı bir özgürlük hali

Ad Hoc

Sokaklarda kaç çocuk var?

Ad Hoc