Kültür Manşet

Evrensel bir gelenek: Nezaket

Evrensel bir gelenek: Nezaket

Birleşmiş Milletler, Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri kapsamında şehirlere ve topluluklara da yer vererek şehir anatomilerini iyileştirmeyi, nazik ve kapsayıcı hale büründürmeyi amaç edinmişti. Yerleşim planlaması ve yönetimi için kültürel ve doğal mirasın koruma çabalarını güçlendirmeyi de ihmal etmedi. Zira 2030 yılına kadar kamusal alanlara evrensel erişimin sağlanması gerekiyor. Özellikle de kadınlar, çocuklar, yaşlılar ve engelliler için…

Biraz olsun düşünüp yeniden hatırlamaya çalışalım, dünyanın tüm şehirlerini… En son ne zaman bir çocuğun sokakta özgürce oynayabileceği güvenli bir alana sahip olduğunu hissettik? Ya da ne zaman güvenli alanımıza, evimize gitmeden şehrin sokaklarında uzunca zaman geçirebildik? Mesela Psikolog Francesco Tonucci, çocukların şehirden kaybolduğunu söylüyor. 1990’larda çocuk olanların hareketliliği ve özerkliği üzerine yapılan araştırmalarla desteklediği bu fikrin altında ise zaman içinde kademeli olarak azalan geri çekilmeler var. Tonucci, otomobil diktatörlüğünü hedef alarak kamusal alanlarda, sokaklarda hatta şehrin bütününde korumacılığın arttığını ve şehir hızının özgürlükleri kısıtladığını belirtiyor.

Meslektaşı Ana Paricio da benzer fikirde. Hatta fikri, çocukların hareketlerini nasıl kaybettiklerini gösteren çalışmalarla destekliyor. Okula giderken bir arabanın penceresinden izlenen sokak, bir çocuğun hangi alanda özgürce hareket edebilmesine fırsat sunabilir ki? Ya da gözetimi sağlamak amacıyla inşa edilmiş bir oyun alanının metrekaresi ne kadar büyük olabilir? Sorular uzayıp gider ancak asıl sorun, sokakların aslında herkese ait olamamasından kaynaklanıyor. Çünkü konunun tek mustaribi çocuklar da değil. Hareketin fiziksel bir meydan okuma haline geldiği yaşlarda da kamusal alan güvenliği ön plana çıkıyor. Hatta hareket sadece fiziksel bir kısıtlama olmanın ötesinde. Yaş, cinsiyet, sosyal statü hatta zaman… Her biri kentte bir topluluk olarak yaşamayı, komşularımızı tanımayı ve birbirimize nazik olabilmeyi engelleyen sorunlar haline geliyor. Yalnızlığın, eşitsizliğin, düşük yaşam kalitesinin ve suçların sebebi olarak görülen kent tasarımlarının yeniden gözden geçirilmesi gerekiyor. Kısacası dünyadaki her insan; kendine, doğaya ve diğer insanlara yeniden nazik davranmayı öğrenmeli.

Matia Vakfı ve Enstitüsü’nden Elena del Barrio, bugün yaşadığımız şehirlerin insanların içindeki düşmanca tavırları harekete geçirdiğini belirtiyor. Diğer sebeplerle birleşen telaşların yetersiz imkânlarla, trafik ışıklarıyla, dar kaldırımlarla dolup taşması sürdürülebilir yaşam standartlarını düşürürken bir topluluk içinde nazik yaşamamız da engelleyen faktörler haline geliyor. Hâl böyle olunca nezaket çok daha geniş perspektiflerden ele alınabiliyor.

Nezaket toplumsal bir mesele mi?

Kültürel ve toplumsal koşulların farklılığı yine benzer şekilde farklı davranış ve geleneklere zemin hazırlıyor olabilir. Ancak süreklilik arz eden ve değişmeyen şeyler, toplumun hissettiği ve dışarıya aksettirdiği durumların ötesine geçemez -ki Batı kültürü etkisi altında kalan çoğu toplum buna örnek oluşturabilir. Bir zorunluluğa maruz kalmadan, bilinçli ve bütüncül olarak geliştirilebilmiş nezaket, evrensel bir geleneğe de dönüştürülebilir. Zira nezaket yalnızca toplum sınırları içinde kaldığında değil, çeşitli kültürel özelliklerle küresel bir ahlaka dönüştüğünde süreklilik gösterecek.

Rönesans ve Reform süreçlerinde, bilinçli bir öğreti olarak yayılması amaçlanan nazik tutum ve davranışlar, Eski Yunan kültüründen bugüne uzanan pek çok çabayı içeriyordu örneğin. Nezaketin yalnızca göstermelik bir hâl almaması için toplumun, daha doğrusu her insanın içine işleyen bir his olması amaçlanıyordu. Bunu da sanata, edebiyata, felsefeye ve bilime verdikleri değerle birleştirerek sağladılar. Tüm bunların gelişimi bu bütüncül çabanın sonucu olarak otomatik davranış kalıplarına dönüşecekti, yalnızca batının değil doğunun da desteğini alarak… Kısacası Eski Yunan kültürünün misafirperverlik geleneğinden İran’ın nezaket duvarına, Güney Afrika’nın “ubuntu” felsefesinden Japonya’nın “omotenaşi” kavramına kadar uzanan ışığın; nezakete, cömertliğe ve iyiliğe yansıması tüm gezegenin aydınlanmasına sebepti.

Kucak açan gelenekler

Son günlerde dünyadaki pek çok insanın içinde, azalan ancak bitmeyen bir duygu yeniden harekete geçmeye başladı. COVID-19’un yarattığı pandemi sebebiyle pek çok ülke yardımlaşmaya ve nezakete kucak açtı. İtalya’da başlayan ve sonra dünyanın birçok yerine yayılan tıp profesyonellerini alkışlama furyası, uyum içinde şarkı söyleyen ve motivasyon amaçlı birbirlerine eşlik eden insanlarla sokaktan farklı sesler işittik. Üstelik öncesine hiç benzemeyen sesler… Benzer hikâyeler unutulmaya yüz tutmuşken bizler bir krizden yeterince büyük olduğumuzun ancak bunu bir araya gelerek başarabileceğimizin farkına vardık. Geçtiğimiz günlerde BBC Travel, dünya çapında uzunca zamandır bu geleneğe sahip olan ve yardımlaşmaya her daim kucak açan yerleri kutlama kararıyla bir seri başlattı. Ve bunu da az önce ismi geçen ülkelerin yıllardır yaşattığı geleneklerle süsledi.

Hiçbir dilde tam bir karşılığı olmayan ve kelimenin tam çevirisiyle “yabancıları ağırlamak” anlamına gelen Philoxenia, Yunan kültürünün kucakladığı zihniyeti işaret ediyor. İnsanları yerel alanlarında sınırlamak ve değerlendirmek yerine evrenselliği benimsediklerini tüm dünyaya aktarmak istiyor. Misafirperverliğin ve yabancı sevgisinin Zeus’a dayandığı düşünülüyor (Zeus’un aldığı sıfatlardan biri olan “Xenios”, onun misafirperverliğini işaret eder) ve tanrının emri olduğuna inanılan davranışlar nesilden nesle yayılan bir geleneğe dönüşüyor. Yorgun bir yabancı kapının önüne gelirse, ev sahibi herhangi bir soru sormadan ona yiyecek yardımı yapmalı, eğer barınabileceği bir yer yoksa evinde ağırlamalı. Buna karşılık misafir de gerektiği kadar kalmalı ve ihtiyacını karşılayacak kadar yiyip içmeli. Taraflardan biri bu yükümlülükleri yerine getirmezse Zeus Xenios’un ilahi gazabına uğrayacak. Elbette bu inanış bugüne kadar bu biçimde uzanmadı ancak nezaket geleneği bugün bir yabancıya samimi bir gülümseme sunmaktan tutun da kaybolan birine içten bir destekle yardım etmeye kadar ilerledi.

Japonya’da da “omotenaşi” kültürü, toplumun geçmişten gelen misafirperverliğini özetliyor. Ahlak sistemini başkalarına yük olmama, sıkıntı yaratmama üzerine kurmuş bir toplumun dinî inançları da bunu yönlendiriyor olabilir ancak her şekilde iyilik ya da kötülüğün bir şekilde karşılık bulacağına inanılıyor. Yaşayanlar da bunun bilincinde olduğu için kendine ya da diğerlerine kötü bir davranış sergilemekten kaçınırken, herkese fayda sağlayacak çalışmaların peşinden gidiyorlar. Japonya’nın özverili misafirperverlik geleneğini asırlık ritüellere dayanan çay törenlerinden biliyoruz. Yalnızca misafir olarak gelenlerin yabancılara karşı değil, restoran ve mağaza çalışanlarının müşterilere karşı sıcak davranışları da “irasshaimase” selamıyla kendini gösteriyor. Bu ilkelerin yıllar içinde güncellenmesi de elbette ahlaki yozlaşmanın önüne geçilmesine sebep.

Ben yerine “biz”

Güney Afrika’da görev alan bir antropolog, kabile çocuklarına oyun oynamayı öğretmek için bir meydanda toplandığında “ubuntu” felsefesiyle tanışmıştık. Bir grup çocuğun bulunduğu yarışta meyve ağacına ilk ulaşan kişi yarışı kazanacak ve ödül olarak meyveyi yiyecekti. Ancak sonuç hiç beklediğimiz gibi olmadı çünkü çocuklar el ele tutuşup ağaca birlikte ulaşmayı tercih ettiler ve her birlikte meyveleri yemeye başladı. Antropolog bunun nedenini sorduğunda çocuklar “ubuntu” yaptıklarını söylediler. Ben yalnızca biz olduğumuz zaman “ben”im. 19’uncu yüzyılın sonuna kadar kaynaklarda yer almayan bu kavramın kökeni ise Nguni atasözünden geliyormuş. “Umuntu ngumuntu ngabantu” yani bir kişi diğer kişilerle bir kişi olabilir gibi… Nelson Mandela da “ubuntu”ya atıfta bulunarak yalnızca başkalarının insanlığı aracılığıyla insan olduğumuzun derin duygusunu hissedebileceğimizi söylüyor. Eğer bu dünyada herhangi bir şeyi başaracaksak, bunun eşit ölçülerde başkalarının çalışmaları ve başarılarından kaynaklanacağını ifade ediyor. Ubuntu felsefesinde özellikle tecrit edilmiş olarak var olamayacağımızın altı çiziliyor ve cömertliğin, bağlılığın, birliğin önemi anlatılıyor.

Gelelim İran’a… Nezaket/iyilik duvarı olarak adlandırılan bir duvar viral hale geldi ve 2015 yılında dünyadaki çoğu toprak parçasında bir girişimin ilhamı oldu. İran’ın kuzeyinde yer alan Mashhad şehrinde biri, bir duvara şu şekilde bir mesaj bıraktı: “İhtiyacınız varsa alın, yoksa bırakın.”

Duvar zamanla ceket, palto gibi kıyafetlerle dolarken sosyal medya paylaşımlarıyla birlikte fikir hızla yayıldı. Bugün sokakta gördüğümüz askıda ekmek, askıda fatura girişimleri gibi… Çin, Endonezya, Hindistan da benzeri tekrarlandı, İtalyanlar kuzeyden güneye sıcak tutacak kıyafetleri duvarlara asmaya başladı. Bologna’da anaokulu öğrencileri için kıyafet, oyuncak ve kitaplar bağışlandı; sokak çocukları için ise bağış kampanyaları düzenlendi. Rumi gibi insan erdemlerini savunan eski şairlerin dilinde de hissedilen İran kültürünün nazik ruhunu “taarof” ile özetlemek mümkün. Taarof da nezakete ve saygıya atıfta bulunan, sosyal davranışları kapsayan kuralları içeriyor.

Bizler de ben yerine biz diyebileceğimiz yeni normallere kısa sürede ulaşmayı dileyerek, evrensel bir gelenek olan nezaketi hepimiz için yeniden çağırıyoruz.

Bu yazı ilk kez Ad Hoc Haziran 2020 sayısında yayımlandı.

Benzer Yazılar

Safranbolu’da duran zaman

Ad Hoc

Home office ve dijital teknoloji

Ad Hoc

Gemi batıyor, seyrediyorlar

Ad Hoc