Ekonomi

Evsizliğin mutlak bir tanımı yapılabilir mi?

Evsizliğin mutlak bir tanımı yapılabilir mi?

Birleşmiş Milletler’in açıkladığı rakamlara göre 150 milyon insan, yani dünya popülasyonunun yaklaşık yüzde 2’si, evsiz. Buna ek olarak yaklaşık 1,6 milyon insanın, yani dünya popülasyonunun yüzde 20’sinin de yeterli konutlandırmadan yoksun olduğu düşünülüyor.

“Düşünülüyor” diyorum çünkü evsizlik konusunda global ölçekte yeterli ve güvenilir bir araştırma yok. Evsizliğin en yüksek olduğu ülkelerin Haiti, Irak, Nijerya, Somali, Güney Sudan ve Suriye gibi az gelişmiş ülkeler, savaş bölgeleri ve doğal afetlerden etkilenmiş ülkelerde olduğunu biliyoruz. Buna karşı açıklanan rakamlarda gelişmiş ülkelerdeki evsizlik oranlarının yüzde 1’in altında olduğu ortaya çıkıyor. Bu oran düşük görünüyor fakat yine de milyonları temsil ettiğini vurgulayalım.

Peki, milyonlarca insanı etkileyen bu problem hakkında nasıl bu kadar az global veri bulunuyor?
En büyük problemlerden biri evsizliğin uluslararası ölçekte kabul görmüş bir tanımının bulunmaması. Evsizlik, farklı ülkelerde kültürel olarak farklı şekilde yorumlandığı için her devlet kendi tanımı ile ilerliyor. Mesela, bazı devletler evsizliği sadece “barınacak yeri olmama” olarak tanımlarken bazıları “yeterli fiziksel ve duygusal güvenliği sağlayabilecek koşullara hakim daimi ikametgâh” olarak tanımlayabiliyor. Tanımlardaki bu fark, ülkelerin evsizlik oranlarını güvenilir bir şekilde kıyaslamayı imkânsızlaştırıyor.

Global ölçekte evsizliği kıyaslayamamamızın bir başka nedeni ise pek çok devletin evsizliği ölçmek için kaynak ayırmaması ya da ayıramaması. Aynı zamanda, evsizlik pek çok kültürde bir tabu ve hükümetler için bir utanç kaynağı olduğu için devletler bu dinamik fenomeni yeterli ölçekte takip edebilecek kadar kaynak ayırmayabiliyor.

Son olarak, evsiz şahıslar, özellikle çocuklar ve gençler, sonuçlarından korktukları için otoritelerden sakınabiliyorlar. Evsiz anne babalar ise çocuklarının velayetini kaybetmekten korktukları için kendilerini “evsiz” olarak kayıt ettirmeyebiliyorlar.

Evsizlik; farklı kültürel bağlamlarda farklı şekilde tanımlanıyor ama evsizliği genel olarak birkaç kategoriye ayırabiliriz. İlk ve en dar tanım olarak evsizlik; sabit, düzenli ve gece uyuyacak yeri olmayan kişilerin içinde bulundukları durum olarak tanımlanabilir. Sokakta, köprü altlarında ya da başka umumi alanlarda yatanlar bu gruba giriyor. “Kaldırım barınakları” yani belirli bir umumi mekâna karton ya da plastik “barınak” kuranlar bir başka grubu oluşturuyor. Aynı terk edilmiş binada düzenli olarak kalanlar bir başka grup olarak sayılıyor. Son derece kötü, çoğu zaman tehlikeli koşullarda olan ve yeterince güvenli olmayan konutlarda yaşayanlar da kimi devletler tarafından evsiz olarak tanımlanıyor. Son olarak, görünebilir gelecekte evlerine dönme imkânı olmayan ve mülteci kamplarında yaşayanlar da evsizler kategorisine giriyor. Çoğu devlet yeterince güvenli barınaklara sahip olmayanların evsizlikle bir ilişkisinin olduğunu kabul etse de konu sayım ve müdahaleye geldiğinde daha dar bir tanım kabul ediyor.

Evsizliğin yapısal nedenleri
Özellikle Batı’da halk arasında, evsizliğin şahısların kendi sorumluluklarını yerine getirmemesinden kaynaklandığı gibi bir inanış var. Yapılan pek çok akademik çalışmalardan bunun doğru olmadığını biliyoruz. Çoğu insan, evsizlere yardım etmekten tam da bu nedenden dolayı kaçınıyor. Fakat evsizliğe yol açan en büyük etkenlerin maalesef genellikle şahıslardan tamamen bağımsız, yapısal nedenlerden kaynaklandığını görüyoruz.

Gelişmiş ülkelerde evsizliğe yol açan en büyük etkenler arasında işsizlik, bozulmuş aile düzenleri ve sosyal yardım sistemlerinin yetersizliği bulunuyor. Gelişmekte olan ülkelerde ise evsizlik, yoksulluk, kırsal bölgelerde yeterli fırsat yaratılmaması ve hızlı kentleşme gibi nedenler sonucu ortaya çıkıyor.

1950’lerde dünya popülasyonunun yüzde 70’i kırsal alanlarda yaşıyordu. Bugün ise dünya popülasyonunun yüzde 55’i kentlerde yaşıyor. Kentlerde yoğunlaşma evsizliği beraberinde getiriyor. Özellikle gelişmekte olan ülkelerde kırsal alanlarda ekonomik fırsat yaratılmaması ya da doğal afetler ve iklim değişikliği sonucu kırsal alanlardaki evlerin ve tarım alanlarının yok olması gibi nedenler bu alanlardan kentlere göçü tetikliyor. Ailelerini desteklemek için kırsal alanlardan kentlere göç edenler, hem kırsal alandaki ailelerine para gönderecek hem de şehirlerdeki kiraları karşılayacak kadar gelir kazanamadıkları için barınaklarından vazgeçiyorlar.

Bazı ülkelerde evsizlik; doğal afetler, iklim değişikliği ve uzun savaşların sonucu olarak ortaya çıkıyor. Mesela, 2004 yılında Endonezya’da yaşanan tsunami sonucu 1,5 milyon kişinin evini kaybettiğini biliyoruz. Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği’nin (UNHCR) açıkladığı verilere göre, yaklaşık 60 milyon Kolombiyalı; Kolombiya Devrimci Silah Güçleri ve devlet arasında yaklaşık 50 yıldır süren ve daha yeni çözüme kavuşturulmuş çatışmaların sonucu olarak evsizliğe sürüklenirken Kolombiya nüfusunun yüzde 30’unun yetersiz konutlarda yaşadığını gösteriyor.

Boşanma, ayrılık ve terk edilmeler sonucu pek çok kadın da evsizliğe sürükleniyor. Orta Doğu ve Asya kültürlerinde kadınlara karşı geleneksel tutumların hâlâ devam etmesi; yine bu bölgelerde kadınların bağımsız olarak geçinebilmesini imkânsızlaştırıyor.

Devlet politikaları ve evsizlik
Barınağa ihtiyacı olan pek çok kişi gecekondu mahallelerinde sığınak bulabiliyor fakat kentleşme ve ekonomik gelişim sonucu yine pek çok kişi bu alandan zorla çıkarılıyor. Çıkarılmanın bir koşulu olarak buralarda yapılacak yeni yerleşim alanlarına erişim sözü veriliyor fakat çoğunlukla bu kişiler yeni yapılan binalardaki kiraları karşılayamadıkları için evsiz kalıyorlar.

Devletlerin; kentleşmenin hızına paralel olarak düşük ve orta sınıflar için uygun fiyatlı konut ve yaşam alanları yaratamamaları bu problemi daha da ciddileştiriyor. İronik olarak, devletler uygun fiyatlı konutları genelde şehir merkezinden uzakta, yanlış tasarımlar ve yanlış fiyatlara inşa ediyorlar. Evsizlikle mücadele edenler için şehirlerden uzaktaki konutlar hem ulaşım masraflarının artması hem de iş fırsatlarından uzaklaşma anlamına geldiği için buraları tercih etmiyorlar.

Belki de “ekonomik gelişme” derken neyi kastettiğimizi hem toplum olarak hem de devlet seviyesinde tekrar değerlendirmemiz gerekiyor. Devletlerin bir yandan şehirlere yatırım yaparken diğer yandan kentsel alanlardaki yerel ekonomileri desteklemeleri gerekiyor. Ve yine devletlerin acil olarak evsizlik problemini derinden anlamak ve çözüm üretebilmek için kaynak ayırmaları gerekiyor.

Benzer Yazılar

İyilik ekonomisi: Korkunun ecele faydası var mı?

Ad Hoc

Çeşitliliğe kucak aç ya da…

Ad Hoc

Milenyum kuşağı ve üstün kalite zırvalıklar

Ad Hoc