İnsan Manşet

Felsefenin çekici

Felsefenin çekici

Gözümüzü bu dünyaya açtığımız andan itibaren çoktan örülü bir ağın içine fırlatılırız. Bir zihniyet dünyası, tutumlar biçimi, alışkanlıklar, içinde bulunacağımız kültür denilen koordinatı oluşturmuştur. Varoluşumuz tümüyle bunlarla koşullanacaktır. Neyi nasıl görmemiz ya da neye nasıl tepki vermemiz gerektiği çok geçmeden kulaklarımıza fısıldanır. Bir dilimiz, bir dinimiz olur. Oturma kalkma biçimimiz, gündelik hayat alışkanlıklarımız, hatta damak tadımız bile bu sayede elde edilir. Bir topluluğa ya da bir topluma gitgide mensubiyet duygusu geliştiririz. Zira nihayetinde insan, Aristoteles’in dediği gibi, toplumsal bir hayvandır.

Toplumsallığın insan açısından bir imkânı var ettiği yadsınamaz. Yetilerini geliştirebilmesinin ana koşulunun bu zemin olduğunu çoktandır biliyoruz. Mesela toplumsal temastan yoksun bırakılan çocuklarda dilin gelişmediği, hatta belli bir eşik aşıldıktan sonra da bir daha gelişemediği bilinen bir gerçek. Ne var ki, sahip olduğumuz potansiyeller toplumsal etkileşim sayesinde aktüel hale gelirken, bir yandan da toplumun kodladığı genellemeler üzerinden önkabuller geliştirdiğimiz de bir başka gerçek. Nitekim evrene, doğaya, başka bir toplum ya da insana bu edinilmiş yargılar üzerinden değer atfında buluyoruz. Bir süre sonra da koşullanmamış, sahici bir temâsı sağlamakta zorlanıyor, onu çoğunlukla çocukluğun eşsiz dünyasına özgü kabul ediyoruz.

‘Atina’daki adalet değil, adalet nedir?’

Kültür, Janus’un iki yüzü gibi, bir olanağı temsil ettiği kadar her bireyi bir açıdan mutlaka köşeye sıkıştıran kodları da temsil eder. Kimisi cinsel kimliğinden ötürü, kimisi ekonomik, kimisi de estetik anlayışı bakımından köşeye sıkıştırılır. Çünkü istisnasız her kültür, doğası itibarıyla muhafazakârdır; muhafaza etme refleksiyle donanmıştır. “Nerde o eski bayramlar?..” diye yakınıldığında da, “Biz Osmanlı’nın torunlarıyız” diye övünüldüğünde de aynı refleks iş başındadır aslında. İnsanlar, o eski bayramlar zamanındaki, örneğin çalışma şartlarını düşünmediğinden insanların tatile gitmesine içerler. Osmanlı kadar, bu coğrafya için elbette, Hititlerin de torunları olduğumuz hatırlanmaz. Bu yönüyle ezber edilmiş kabullerin tekrarıdır kültür. Ve sizden de aynının tekrarını ister her zaman. Kültürel kabullerle uyumlu bir tavır sergilediğinizde ise rahatlık ve huzur vaat eder.

Tam da bu yüzden, kimilerinin ileri sürdüğü gibi, kültürel genellemeler felsefi genellemelerle bir tutulamaz. Kültürel genellemeler her şeyden önce yerel genellemelerdir. Ege kültürü, Batı kültürü, Mısır kültürü dediğimizde, ölçekleri farklı yerelliklere işaret ederiz. Oysa felsefenin genellemeleri evrensel olmaya gayret eder. Bu yüzden, her kültürün bir felsefesi olduğu iddiası yerele mahkûmiyeti getirir. Sokrates, “Atina’da adalet nedir diye sormuyorum, adalet nedir diye soruyorum,” diyordu diyalog halinde olduğu kişiye.

İlk vaat: Mutsuzluk

Dolayısıyla, felsefe esasen bu kültürel kodları söküme uğratma işidir. Uyumsuzluktur. Kodların yarattığı bunaltı felsefenin ortaya çıkışına imkân tanır. Başka bir ifadeyle, kişinin kültürle yaşadığı gerilim felsefeyi var eder. Felsefe tarihi, kültürlerin herhangi bir konudaki anlayışı ile filozoflar arasındaki gerilimin tarihidir. Zaman zaman yerleşik bilgi anlayışı, zaman zaman ahlak anlayışı zaman zaman da siyaset anlayışı söküme uğratılmıştır filozoflar tarafından.

Bir filozofu toplumun herhangi bir üyesinden farklı kılansa, yaşadığı sıkışmışlığı görmezden gelmemesi, bunu sistematik bir araştırmanın konusu kılmasıdır. Filozof, yetişimi esnasında, toplumun bir bireyi olarak dilden, gelenekten, önyargılardan kendine düşen payı almış olsa da yerel olanı aşmaya, evrensel olana açılmaya çalışır. Örneğin, bir toplumda kadınlar, sırf cinsel kimlikleri yüzünden ayrımcılığa uğrayabilirler. Eğer bu durumu bir kadın kendisine mesele edinip üstüne giderse filozof olur.

Bu bakış açısıyla düşünüldüğünde aslında herkesin filozof olabilme olanak ve yatkınlığına sahip olduğu ortadadır. Ne var ki, herkes kültürle ters düşmeyi göze alamaz. Çoğunluk kulağının üstüne yatma eğilimindedir. Zira kültürler filozoflara bedel ödetirler; en azından ödetmek isterler. Sokrates’in ölüme mahkûm edilmesi ya da Sartre’ın evinin önünde bomba patlaması bu yüzdendir.

O halde felsefenin vaat ettiği ilk şey, mutsuzluktur – yola bunu bilerek çıkmak gerekir.

Yazı: Öğretim Üyesi Kaan Özkan

Benzer Yazılar

Yeni sevdamız: Komplo teorileri

Ad Hoc

Dönüşen bedenler: Olumlama, değişme ve sabit durma özgürlüğü

Ad Hoc

Evrensel temel gelir meselesi

Ad Hoc