Manşet Tematik

Gelecek tasarımında değerler ekonomisi

Mona Lisa, 1911 yılında çalınmasının büyük bir medya sansasyonu yaratmasından önce bugünkü şöhretine sahip değildi derler. Olay ana akım kültürde o kadar yer bulmuştur ki binlerce insan, yapıtın asıldığı boş duvarı görmek için Louvre’a akın etmiştir. Birkaç sene sonra, 1917’de de Marcel Duchamp, gündelik kullanım nesnelerinin anonimliğinden tek bir imzayla sıyrılan ve sanat adını alan meşhur Pisuvar’ını üretmiştir. 1800’lerin ikinci yarısı, 20’nci yüzyıl başı, sonrasında iki savaş arası dönem ve geç 1960’lardan itibaren giderek kavramsal bir nitelik kazanan estetik üretim, sanatın ya da sanat yapıtının ne olduğu sorusunu hep güncel tuttu. Kültür çalışmaları, psikanaliz, felsefe ve sanat tarihi bu soruya verilmiş yanıtlarla ve bu yanıtların yapısökümleriyle dolu. Mona Lisa çalındıktan sonraysa, Louvre trafiğinin artışı bambaşka bir tartışmayı doğurmuştu. Yapıtın yokluğunu ziyaret etmek için müzeye gidenlerin başlattığı “trend”, sonrasında camekanlar ardında sergilenen yapıtlara yönelik reaksiyonları da beraberinde getirmişti. Hatta bu camekanlardan birinin önünde, cama yansıyan görüntüsüne bakarak tıraş olan bir adamın protestosuna kadar varmıştı olaylar zinciri. Sergilenen ya da yaratılan yapıt ne olursa olsun; aslında bencilce, dönüştürmeden ya da eleştirmeden hep aynı insanı yaratıyoruz diyordu bu çatlak sesler. Bu camekanlar bize sanatla değişen bir dünyayı değil, yeniden ve yeniden üretilen aynılığı simgeliyordu. Bugün belki sanat üzerinden değil ama bugünlerde olasılıklarla dolu bir mefhumdan ziyade, yoğun bir meta-fetişizminin ürünü haline gelen gelecek mefhumu üzerinden aynı soruyu sormalıyız kendimize. Gelecek, insanı, toplumu, ekonomiyi, geçmişten devralınan tüm kodlarla aynı şekilde mi tasarlanacak?

Şimdilik geleceği yalnızca teknoloji eksenli düşünme eğilimindeyiz. Hâlbuki geçmişten getirdiğimiz bir dizi geleneksel sorun olanca ağırlığıyla sürüyor ve ortada tasarlanacak bir gelecek kalmaması ihtimalini tetiklemeye devam ediyor. İklim krizi, toplumsal cinsiyet eşitliği ya da toplumsal adaletsizlikler ilk akla gelenler arasında. Yüzlerce yıllık bir döneme yayılmış, dolayısıyla kök salmış ve çözümü için ortak ve kararlı bir eylem zemini gerektiren bu sorunlar için teknoloji yalnızca günü birlik bir yanıt. Geçtiğimiz yıl Tayland’da bir mağarada mahsur kalan 12 genç futbolcuyu kurtarmak için tercih edilen yöntemin Elon Musk’ın teknolojik önerilerindense geleneksel bilgelik ve işbirliği olması tekno-ütopist yaklaşımlara ironik ancak yerinde bir yanıt olmuştu. Yani, gelecek aslında değişmeyen birtakım değerlerin -buna ister gelenek diyelim ister teknoloji şüpheciliği- sürdürülmesine de aynı oranda bağlı.

Uçmaktan utanmak

Birleşmiş Milletler’in her yıl 193 üye ülkenin katılımıyla düzenlediği New York buluşmasının iklim ayağının bu yılki özel konuklarından biri, 2018 yılında öncülüğünü yaptığı Future for Fridays eylemleriyle tanınan Greta Thunberg oldu. Greta, ağustos ayında 15 günlük bir deniz yolculuğunun ardından New York’a vardı. Uçakla gitmeyi reddetmiş, güneş enerjisiyle çalışan bir deniz taşıtını tercih etmişti.

Greta yalnız değil; yüksek karbon salınımı nedeniyle uçmamayı reddeden genç bir kuşağın öncüleri arasında. Dünya Ekonomik Forumu’nun yan etkinliklerinden Sürdürülebilir Kalkınma Etki Zirvesi öncesinde yayınlanan bir Ipsos raporu, ankete katılanların yüzde 29’unun aynı ücret ve rahatlıkta olması durumunda, havayollarına alternatif ulaşım araçlarını tercih edeceğini ortaya koyuyor. Statista verileriyse İsveç’te 2019 yılının ilk sekiz ayı itibarıyla havayolu yolcu oranlarının yüzde 8 oranında gerilediğini gösteriyor. Bu oranların radikalliğini, İsveçlilerin uzun kış dönemlerinden kaçmak için uzun seyahatlere çıkan ve Avrupa ülkeleri arasında havayolu ulaşımını yüksek oranlarda tercih eden bir ulus olduğu gerçeğini dikkate alarak düşünelim. Hatta uçmaktan utanç duyanlar için üretilen bir sözcük bile var: “flygskam.” Bu utanç, hiçbir önlem alınmadan geleceğin kendi haline bırakıldığında uçacağını ve parlayacağını düşünenlere de bir yanıt belki de.

Toplumdaki artan hassasiyetleri fark eden İsveç hükümeti, çocuklarının farklı Avrupa ülkelerini ziyaret etmesini isteyen aileler için yıllar önce kullanımdan kaldırılan yataklı trenleri yeniden devreye sokmaya; demiryollarının ikinci altın çağını yaratmaya hazırlanıyor. Havayolu şirketleri de geri kalmıyor elbette. Sektör, yeni nesil uçaklarla 2050 yılı itibarıyla emisyonların tamamen sorun olmaktan çıkacağını iddia ediyor.

Hassasiyetler arttıkça, sürdürülebilirlik değer kazanıyor ve birçok sektör için dönüşüm zorunluluk arz ediyor.

Değerlere bağlanmak

Deloitte’in Aralık 2018 ve Ocak 2019 tarihleri arasında gerçekleştirdiği ve 42 ülkeden yaklaşık 16 bin 500 milenyum kuşağı ve Z kuşağı üyesiyle yapılan anketler sonucu oluşturduğu The Deloitte Global Millennial Survey 2019 araştırması geleceğe yönelik iyimserlik ve güven gibi kavramların düşüşte olduğunu gösteriyor. Her iki jenerasyonun iş dünyasına tepkili olduğu da bir başka veri. İş dünyasının topluma olumlu bir etkisi olduğunu düşünenlerin oranı azalıyor, her iki gençten biri gelecek iki sene içinde fırsat bulursa işini bırakacağını belirtiyor, kendi değerleriyle örtüşen şirketleri -iş pratikleri ve politik eğilimleri kapsamında destekliyor, örtüşmeyenleri eleştiriyor. Ev sahibi olmaktansa -ki son yılların finansal ve ekonomik gelişmeleri geleneksel mülkiyet ihtimallerini onlar için ortadan kaldırıyor- dünyaya ve topluma pozitif bir katkıda bulunmak istiyorlar.

Teknolojiyle de sevgi ve nefret ilişkisi içinde yeni kuşaklar. Teknolojiyi kucaklıyor ve faydalarını anlıyorlar. Ancak neredeyse yarısı sosyal medyanın yarardan fazla zarar getirdiği fikrinde. Yüzde 64’ü sosyal medyada geçirdikleri zamanı azaltmaları durumunda fiziksel olarak daha sağlıklı olacağına inanıyor. 10 kişiden 6’sı da çok daha mutlu olacağını düşünüyor. Yalnızca yüzde 14’ü teknolojinin faydalarının risklerinin önüne geçeceğini ifade ediyor. Yüzde 79’u online dolandırıcılığın kurbanı olma ihtimallerinin yüksek olduğunu belirtiyor. Yani, gençler için gelecek ne yalnızca teknolojiyle ne de değerlerden bağımsız kodlanabilecek bir zamansallık.

Üçüncü yolları yaratmak

İklim değişikliği ile mücadele politikasını yetersiz bulduğu ülkesinin seçim döneminde sesini duyurmak için okula gitmeyerek grev yapan 15 yaşındaki Greta Thunberg: ‘’Böyle bir dünyada eğitim almak istemiyorum.’’ (İsveç, Stockholm)

Albert Einstein  4’üncü Dünya Savaşı’nın taş ve sopalarla olacağını öngörmüştü. İlerlemeci tarih anlayışımızda bir askıya alma halini temsil ediyor bu sözler. Geleceğin, üretilen teknolojilerle ekonomik ve toplumsal olarak çok daha ileri bir durum getireceğini varsayma eğilimindeyiz ancak her geçen gün teknolojinin kendisinin sorunlara yol açtığını, dahası ayrımcılıktan eşitsizliklere kadar insanlığın medeniyet ve barbarlık arasında giden geçmişinin ürünü olan dertleri yeniden ve yeniden ürettiğine tanık oluyoruz. Yapay zekâ ve otomasyon şimdiye dek –söz verildiği gibi- bir refah ve zenginleşme durumu yaratmadı. Göç, yoksulluk, küresel ısınma, toplumsal cinsiyet eşitsizliği, ırkçılık… Her biri de aynı dünyadan, bu dünyanın mevcut düzeninden ortaya çıkan çelişkili durumlar… Dolayısıyla teknolojinin kendisinin tüm sorunlara deva olabileceğini düşünmeyi bırakmalı ve teknoloji üstü yaratıcı yollar aramaya başlamalıyız. Bu yollar belki geleneksel kurumlar ve liderler üzerinden ilerlemeyecek ancak değerler sistemimizde bazı güçlendirmeler gerektirecek. Teknoloji de bu değerler sistemine entegre olursa, sorunlar elbette çok daha kolay çözülecek. Değerli bir gelecek, teknolojik bir gelecekten çok daha verimli olsa gerek…

Benzer Yazılar

Oyun endüstrisi ve hegemonik işlevi

Ad Hoc

‘Evinde gibi’ hissettiren ofisler

Ad Hoc

İstanbul’un geridönüşüm işçileri: Çöpün sahibi kim?

Ad Hoc