İnsan Manşet

Gemi batıyor, seyrediyorlar

Gemi batıyor, seyrediyorlar-02

“Burasının kaderime en ufak bir saldırı olmadan, gerçekten de ömrümün son saatine kadar yaşayabileceğim bir yer olduğuna inanmıştım.” 

— Casanova

Hans Blumenberg’in 1985 tarihli “Gemi Batıyor, Seyrediyorlar” kitabı çok sıradan görünebilecek bir imgeden yola çıkıyor aslında; gemi batışı imgesinden ve bunun metafor olarak kullanılmasından. Tarih boyunca gemi batışının ve izleyenlerin dönüşümünü, ayrımlarını, benzerliklerini ve geriye dönüşlerini anlatıyor. Hatta kitabı için seçtiği Pascal’in şu epigrafı, düşündürücü: “Hepiniz bindiniz.” Seyredenler olduğuna göre, hepimiz aynı gemide değiliz. Peki, gemi ile neyi kast ederiz? Yaşamı mı? Tarihi mi? Peki ya gemi batışı ölüm müdür? Yahut büyük tarihsel kırılmaların anlarını mı cisimleştirir? Onu seyretmek ne anlama gelir?

Dünya tarihini denizler ile karaların mücadelesi olarak okuyan Carl Schmitt’in dile getirdiklerine benzer bir şekilde Blumenberg de denizler ile karalar arasındaki karşıtlığı esas alarak başlar kitabına. İnsanın esas zemininin kara olduğunu söyler. “İnsan yaşamını karada sürdürür ve tüm kurumlarıyla karaya yerleşmiştir.” Deniz her zaman bir sınır olarak vardır. Deniz yolculukları da birer sınır ihlalidir. Gemiler bu nedenle her zaman kullanışlı metaforlardır; kimi zaman ulus, kimi zaman devlet, kimi zaman tarih, kimi zaman yolculuk, kimi zaman da yaşamın ikamesi olarak karşılanır. Varoluşun hareketi sabit bir zeminden, kaygan ne idüğü belirsiz bir zemine doğru geçiş olarak sıklıkla gemicilik terimlerinden türetilir. Hatırlanırsa kimi mitolojik öyküler, destanlar, bir nehir ile ayrılan öteki dünyaya kayıkla geçildiğinden bahsederler. Tufan gibi bir cezalandırmadan sonra yaşamı kuracak olan mekân yine bir gemi olur, mesela Nuh’un gemisi. Geriye gidilirse bu anlatının Gılgamış Destanı’ndan kaynaklandığı da görülebilir. Varoluş yolculuğu, tehlikeli yollar, hareketler veya değişimler ürkütücü deniz yolculuğu eğretilemelerini çağırır bu yüzden: “İnsan, karada yaşayan bir canlı olduğu halde, hayatı deniz yolculuğu imgeleriyle anlatmayı yeğler, bu da kendine özgü bir karşıtlık anlayışıdır.” Deniz her zaman tekinsizdir, kontrol edilemeyen, ele avuca gelemeyen, kendi yasalarını dayatan gizemli bir varlık gibidir. Öyle ki Herodotus’un aktardığına göre, Pers kralı Serhas, Antik Yunan’ı istila etmek için topladığı ordusunu Hellespontos’tan (Çanakkale Boğazı) geçirmek ister ve bunun için bir köprü inşa ettirir. Fakat büyük bir fırtına yapıp ettiği ne varsa parçalayınca çok öfkelenir ve denizi kırbaçlatmayı emreder. Hatta kızgın demirle dağlatır. Başına buyruk olan denize kendi yasasını dayatmaya çalışır adeta.

Tarihte gemi yolculukları: Doğa kanunlarının ihlali

Blumenberg, gemi batışı imgesine, izleyiciyi, seyredeni de ekler. Romalı Lucretius’un bu imgeyi ilk biçimlendiren olduğunu aktarır. Blumenberg’in aktardığına göre, Lucretius’un “Doğa Üzerine” adlı şiirinin ikinci kitabı, fırtınadan kabarmış deniz üzerindeki insanların, başlarına gelen felaketi karadan izleme hayaliyle başlar. Burada kurulan ilişkinin acı çeken ile acıyı izlemekten duyulan keyif değil, söz konusu insanın kazadan etkilenmeyişinin tadına varmasıdır. Lucretius, deniz yolculuğunun doğaya aykırı olduğunu söyler. Güvenli karanın sınırı geçmek, denize açılmak, insanın doğal ihtiyaçlarını aşmak demektir. Savaşların artışı bu sebeptendir Lucretius’a göre. Böylece gemi kazaları tanrıların gazabı gibi anlaşılır. Lucretius’a göre izleyicinin konumu tutkunun konumudur. Voltaire ise bu görüşü eleştirir, izlemenin yalnızca meraktan kaynakladığını söyler.

Aydınlanma düşüncesi ise bunun tam karşısında olacaktır, gemi kazaları yolculuğun bir bedelidir. “19’uncu yüzyıl niceliksel açıdan batan gemiler çağıdır” der Blumenberg. Kazalar kontrol edilebilir, ama başarı kesindir. Fakat denizin yasası tuhaftır, bir gemi seyrettiği denizin üzerinde izlerini yalnızca bir süreliğine bırakır. Yarıp ardında bıraktığı sular hemen kapanır, hiçbir şey olmamış gibi, sular sakince örter olmuş olanları, başına gelenlere son derece kayıtsızdır.

20’nci yüzyıl başlarında batan yolcu gemisi Titanik, 1997’de çekilen sinema filmi sayesinde en meşhur gemi batışı imgelerinden biri olmuştur. Gemi bir varlık olarak sınır ihlalidir burada. Modern bir Nuh’un Gemisi’dir. Yaşamı yeniden başlatabilecek her tür hayvan olmasa da, her sınıf bulunur. Kompartımanlara bölünmüştür. Batan gemide olanlar, kaçabilenler ve sinema perdesinde seyreden izleyiciler. Aciz insanlığın geçmişte yapamadıklarını yapabilen bu gemide sık sık tekrarlanan “Tanrı bile bu gemiyi batıramaz” sözleri, bilincinde olunsun olunmasın bir kopuşa işaret eder. Deniz yolculukları sınır ihlali olmaktan çıkmaya başlamıştır. Gemi batması bir doğa durumu iken, artık kontrol edilebilir, hesap edilebilir bir duruma geçiş yapar. Oysa Titanik’in kaderinin tam tersi olması, yani bir şekilde sınıra (batış sebebi olarak buz kütlesine, doğal olana çarpması) insanın hâlâ sandığı kadar güçlü olmadığını hatırlatır, bu yüzden de popülerdir.

Titanik, 1997

Tarihin seyrini değiştirenler

Bazen gemilerin tarihin akışını bile değiştirdiği söylenir. Goeben ve Breslau bunun en çarpıcı örnekleri olarak gösterilebilir. Bilindiği gibi, iki Alman gemisi Goeben ve Breslau (daha sonraki isimleriyle Yavuz ve Midilli) Akdeniz’de İngiliz gemilerinin takibinden kaçarak İstanbul’a sığınmış ve Osmanlı’nın 1. Dünya Savaşı’na girmesine vesile olmuştur. Kimi zaman, erzak taşıyan, ikmal yapan gemiler, doğrudan hayatta kalmayla eş anlamlara gelebilirler. Örneğin 2. Dünya Savaşı’nda Almanya, İngiltere’ye diz çöktürmek için, denizaltılarını kullanarak mücadeleye girişmiş, Atlantik Okyanusu’nda düşman gördüğü gemileri batırmaya uğraşmıştır. Fakat bu savaşı kaybetmiştir. Denizaltı, her zaman deniz yüzeyinde seyreden bir gemi olmasa da bir açıdan gemi sayılabilir, hatta bazen bir ülkenin kaderinin ikamesi olur. Çoğunlukla doğası gereği “demirden tabut” ifadesiyle birlikte anılır. Örneğin, Das Boot (1981) filmi bir denizaltı üzerinden 2. Dünya Savaşı’nı kaybeden Almanya’nın kaderini anlatır. Denizaltı mürettebatının çoğunluğu, gemiye yeni katılanlar gibi fanatik birer kör değil, başından beri savaşı kaybettiklerinin bilincindedirler ama hayatta kalmak için de ellerinden geleni yaparlar. Nihayetinde denizaltılarının batışı, ülkelerinin batışını imler.

Das Boot, 1981

Gemi tekniğin ve bilimin konusu oldukça, devlet idaresinin de konusu olur. Ama gemi metaforunun devlet manasına gelmesi tarihin ilerlemesiyle ortaya çıkmış değildir, Horatius’ta da rastlanır. Gemi batışı, tarihin kendisine şahit olmak anlamına da gelir. Blumenberg burada “izleyicinin konumu düşünce ile belirlenir,” der, “ilerlemiş imparatorlukların çöküşünü, insanların önünde oynanan bir tiyatro gibi gösterir.” Gemi tarih olur burada. Kendisine hükmeden güçleri doğadan akla doğru yol alır. Tarihlerini kendi yapan, felaketlerini de kendileri getiren insanlardır.

Estetik haz ve seyircilik

ABD’li komedyen George Carlin.

İzlemenin güvende olmakla da ilgisi vardır. Bir tiyatro izleyicisi kendisi ne kadar güvendeyse, sahnede gerçekleşen felaketlerden o kadar keyif alır. Eski konakların yanışını seyredenler, atom bombasının yarattığı mantar şeklindeki buluta dalanlar ya da felaketlere uzaktan bakan, ekrandan izleyen izleyiciler için de geçerlidir bu. İzlemek estetiğin konusu olmaya doğru yol alır. ABD’li komedyen George Carlin, haberleri yalnızca eğlence için izlediğini söyler. Şiddet, yağma ve felaketlerden alınan haz, izleyicinin (Carlin için bu Amerikalı vatandaştır) güvenli konumu ile ilgilidir ona göre. Ama kendisini de bu güvenli alana yerleştirir. “En azından ben itiraf ediyorum” der. Carlin’in kendisi “gemi batışı” metaforunu kullanmıyor olsa da, batan gemileri, felaketleri, aşırılıkları yorumlarken “doğanın intikamı”nı çağırır. Kasırgalardan, sellerden, büyük felaketlerden hoşlanır, çünkü ona göre bu bir çeşit adalettir.

Yeni gemiler yapmak

Gemi metaforunun bugünlerde dünyanın kendisi anlamına geldiğine şüphe yok. Her açıdan limitlerine ulaşmış, sınırlılıklarının farkına varmış bir dünya anlayışı başlangıç imkânı sağlayabilir belki. Ama seyredenleri ne yapacağız? Güvenli limanlarına çekilip alev almış gemilerin imgesine bakanlar ne olacak? Yoksa birbirimize Decameron tarzı öyküler anlatarak eğlenerek mi geçireceğiz zamanımızı? Kuşkusuz bunu yapabilenler ayrıcalıklı olanlar olacaktır.

Blumenberg, “Modern çağın Robinson özlemi, memleketini ve mirasını terk edip geminin güvertesinde bir hiç olarak, her şeye yeniden, yeni baştan başlamaya doğru yönelmek demektir” diyordu. Dünyamızın, sistemimizin, tüketim biçimimizin, büyümemizin sınırlarını, tutmayan dikiş izlerini görmek açısından gemi batışı imgesi kullanışlı olabilir. Şu durumda batan gemiden gemiler yapmaktan başka şansımız yok. Aksi halde gemi batacak, seyredecekler.

Yazı: Doktora Öğrencisi Koray Kırmızısakal

Benzer Yazılar

Tebdil-i yaşamlar, hedonik adaptasyonlar

Ad Hoc

İstanbul’da sokakta yaşayan çocuklar

Ad Hoc

İlişkilerin ‘genç’ hali: Ya tutmazsa?

Ad Hoc